İndeks
Milou | Bölüm 1
Rus | Bölüm 2
Tayyareci Fethi Bey | Bölüm 3
Kemancı | Bölüm 4
Kötünün Kötülüğü | Bölüm 5
Hep Beraber! | Bölüm 6
Singerci Osman | Bölüm 7
Nereden Nereye | Bölüm 8
Milu Kaldı Geriye | Bölüm 9
Dekor olarak çoğunlukla eski eşyaların kullanıldığı bu mekânı, iki ay kadar önce burada barista olarak çalışmaya başlayan Türkân sayesinde keşfetmişlerdi.
Birbirlerini Cihangir’de yaşadıkları yıllardan beri tanıyan Kemal ve Deniz yuvarlak bir masanın yanındaki deri kaplı, kolçaklı, rahat sandalyelere oturmuş kahvelerini yudumluyorlardı. Kemal’in köpeği Badem ayaklarının yanında yere uzanmış, öndeki patilerinin birinin altında kemirme çubuğu, gözleri kısık, tilki uykusunda.
Haftada bir burada buluşuyor, kimi zaman ayrı ayrı konuşuyor, çoğunlukla da birlikte susuyorlardı. Uyum içinde.
Alt tarafı yeşil üst tarafı açık bej duvarlar, onları süsleyen birbirleri ile alakası olmayan, stilleri, içerikleri farklı görsellerle kaplı. Bir resimde tabak içinde parlayan meyveler, diğerinde klasik bir Amerikan arabasının farlarının kesiti, siyah beyaz bir fotoğrafta sokakta gitar çalan müzisyen. Daha bir dizi resim ve çizimin ortasında yer alan meşhur illüstrasyonda önde bu kafeye de adını vermiş olan Milou,1 arkasında Tenten2 koşuyor. Ki Cumhuriyet Mahallesi’ndeki ana şube olan dükkân da o ismi taşıyor: Tenten.
Aralık, dışarıda yağmur yağıyor.
Kış ayları geldiğinde turistler azalıyor, bu güzel sahil kasabasındaki hayat yavaşlıyor, kapalı mekânlara sığmaya çalışıyor. Gerçi artık Fethiye’ye kasaba demek haksızlık olur. Birkaç on yıldır artan turizm ve yerleşik olarak burada yaşamayı tercih eden yabancılar sayesinde artık neredeyse orta ölçekli bir şehre dönüşmüş durumda. Adliye kavşağından Barış Manço Bulvarı’na kadar uzanan Yerguzlar Caddesi boyunca yeni restoranlar, kuaförler, petshoplar, kafeler açılmış. Milou da onlardan birisi.
Menüdeki San Sebastianların, Karpatkaların ve daha bilumum tatlının sergilendiği camekânlı soğutucu dolabın üzerinde, tavandan çeşit çeşit eski fotoğraf makinesi ve kamera sarkıyor. Karşılarındaki kitaplığı birçok eski objeyle birlikte biri küçük biri büyük iki eski televizyon, kitaplar, kasetler ve plaklar dolduruyor. Kitaplığın yanında yerde, bir dönem Almancı gençlerin omuzlarında taşıyarak gezdirdikleri kasetli, radyolu müzik setleri üst üste. Kafenin farklı yerlerini kaplayan iri yapraklı çiçekler biraz daha abartılsa mekanın botanik bahçesi sanılması kaçınılmaz olurmuş. Bu eski eşyalarla dekore edilmiş, aynı anda hem doğal hem retro hem de modern bir havaya sahip ortam içinde kendinizi kolayca İstanbul’da, Çukurcuma’da bir kafede zannedebilirsiniz.
Kemal dekor olarak kullanılan her bir nesneyi oturduğu yerden inceliyor; üretildikleri, heyecanla kullanıldıkları dönemleri düşünüyordu. Kafeyi işleten Burak bir sohbetlerinde bu makinelerin hemen hepsinin çalışır vaziyette olduğunu söylemişti. Teknik olarak ölmemişler ama dekor olarak kullanılmak dışında işlevsel hayatlarını tamamlamışlar. Ne yazık.
Çocukluğunun geçtiği 80’li yılları, hatta daha fazla hayran olduğu 60’ları, 70’leri hatırlatan, sanatla zanaatın her bir nesnede uyumla buluştuğu, hızla artan seri üretimin henüz yaratıcılığı alt etmediği o yıllarda üretilmiş bu kameralara eskiden beri hayrandı. Sadece kameralar da değil, saatler, lambalar, ev eşyaları, otomobiller.
Ah o otomobiller.
Sırf o yıllarda üretilmiş otomobiller için bile ansiklopediler yazılabilir. Aklından İstanbul’da Koç Müzesi’ni gezerken hayran hayran seyrettiği, müze görevlileri görmeden dokunup sevmek için can attığı Buickler, Lincolnler, Mini Cooperlar geçiyor. Ona göre her biri ayrı birer sanat eseri, benzersiz bir tasarım harikası. Şimdi ise piyasada hangi tasarım tutarsa, hangisinin maliyeti düşükse bütün markalar renklerine kadar onun benzeri bir üretim yapıyor. Neredeyse farklı markalara ait bütün sedanlar, hatchbackler, hatta pickuplar bile amblemini görmeden ayırt edilemez derecede birbirlerine benziyor.
Elbette yeni arabalar daha hızlı, daha güvenliler. Üretim sürecinde her biri kullanım amaçlarına göre onlarca testten geçiyor. Teknolojik olarak da gelişkinler, bu gerçekleri reddetmek imkânsız. Lâkin hemen hemen bütün araçların birbirine benzemesi normal mi? Hele son zamanların elektrikli aracı Tesla, sözde “doğa dostu” olmasının dışında onun için hiçbir kıymete sahip değil. Ki sırf elektrik enerjisi ile çalıştıkları için bu araçların doğa dostu sayılmaları da oldukça su götürür.
Kabul, fosil yakıtlar tükeniyor ve insanların alternatif enerji kaynaklarına yönelmeleri gerekiyor fakat o fosil kaynaklardan gelmeyen enerjinin nasıl üretildiğinin bir önemi yok mu? Sanırsın elektriği sadece güneşten, rüzgârdan üretiyoruz. Sırf ülkenin dört bir yanında kurulan hidroelektrik santralleri nedeniyle akarsulara ve besledikleri ekosisteme verilen zarar geri döndürülemez boyutta değil mi? Bu enerji sevdası mahvetmedi mi hem doğal zenginliklerimizi hem de tarım alanlarını? Neymiş, elektrikli araçlar doğa dostuymuş. Bırak Allah’ını seversen. Enerjiyi nasıl kullandığından önce nasıl ürettiğine bakacaksın. Doğa dostu mu değil mi, ona göre karar vereceksin.
Her neyse. Konu bu araçların doğa dostu olup olmaması değil, tasarımdan yoksun metal yığınlarına dönüşmüş olmaları. Metal yığını deyince de haliyle aklına en başta Tesla’nın kamyonet modeli geliyor. O aracın bırak gerçeğine, fotoğraflarına bile bakamıyor. Artık görünümüne biraz olsun sanat ve estetik katılmış araçlar sanki sadece bilim kurgu filmlerinde var sanki. Onlar da haliyle fütüristtik bir tasarımla. Sanırsın ileri bir gelecekte insanlık yeniden estetik nesneler üretip kullanacak.
Ne o eski arabalar kaldı şimdilere ne de ansiklopediler.
Bir eliyle eteğinin kıyısından üste attığı bacağının dizini kaşıyan, diğer eliyle de telefonunun ekranını yukarı kaydırmaktan sıkılan Deniz sessizliği bozarak başladı konuşmaya:
“Keyfin yerinde di mi senin burada?”
Eski nesnelerin dünyasında zihni oradan oraya giden Kemal beklemediği anda gelen soruyla şaşırdı, ne cevap vereceğini bilemedi. Deniz’in mekânı kastettiğini düşündü.
“Ne yalan söyleyeyim, huzur buluyorum burada. Şu eşyalara baksana. Kendi dönemlerinin teknolojik yeniliklerini taşıyan aletler bunlar ama her biri birer tasarım harikası. Ayrı birer sanat eseri. Şimdiki kullan-at mallar gibi değil. Aralarında bir zamanlar kullandığım modeller var. Bak şu soldan dördüncü sıradaki Zenit. Lisedeyken Bursa’da muhacir pazarından almıştım bir benzerini. O zaman bu makinelere takılan filmler 12’li, 24’lü, 36’lıydı. Pozları daha kısa sürede bitirip tab ettirmek istersen 12’li almak mantıklıydı. 24 ve 36’lık filmler daha ekonomik oluyordu tabii ama o zaman da tab ettirmek için bütün pozları kullanmayı beklemen gerekiyordu. Her bir kare ne kadar kıymetliydi…”
Kemal’in konuyu bir anda bu eski fotoğraf makinelerine getirmesine istemsiz güldü Deniz. Ses etmese saatlerce anlatırdı muhacir pazarlarını, Bursa’nın o yıllardaki değişimini, tarım arazilerinin sanayi tarafından işgal edilişini ve maalesef şimdi ovanın ortasında sanayileşme çılgınlığının zaferi gibi dikilen çirkin doğalgaz santralini. Makineleri falan bir yana bırak, kendisi antikaydı bu adamın.
“Yaa. Ne günlerdi di mi… Yaşlandın oğlum sen. Onu mu diyorum? Fethiye’de yani. Burada yaşıyor olmaktan mutlusun yani.”
Deniz’in iğnelemesi ile bir an için durakladı Kemal. Yaşlandın sataşmasının cevabını sonra vermek üzere kenara ayırdı. İlgisini etraftaki antika eşyalardan Deniz’e yöneltti, vites düşürerek mırıldanır gibi başladı konuşmaya:
“Yani evet, genel olarak. Mutlu olmaktan ne kastettiğine göre değişir tabii ama…”
“Ya bırak Allah aşkına her bir kelimenin sırtına küfe yüklemeyi. Filozofum benim ya… Ne kast edeceğim? Mutlu musun, değil misin, onu soruyorum, sen başlıyorsun bana fotoğraf makinesi anlatmaya. Bıraksalar sabaha kadar seyredersin bunları. Fethiye’de yaşamaktan sıkılmıyorsun yani, onu diyorum.”
Aklından hızla bir dizi şey geçti Kemal’in. “Yaşlandın” sataşmasından sonra bir de bu çıkış pek hayra alâmet değildi.
Ortada fol yok yumurta yokken Deniz’in gerilmesine anlam veremedi. Hem ne olmuştu ki şimdi? Bir an için eskiye gitmiş, düşündükleri de ağzından dışarı yuvarlanıvermişti peş peşe. Konuşmasamıydı yani?
Bozulduğunu belli etmemeye çalıştı. Bazen böyle oluyordu işte, kötü niyetli olmadığını biliyordu. Deniz’in dilinin hem kemiği yoktu hem de iğneleri çoktu. Kahvesinden bir yudum daha aldı, “Filozofum benim”i de cebine koydu, asıl sorunun cevabını düşünmeye çalıştı. Evet, bu makinelerin her birini “sabaha kadar” seyretmeyi bırak, mekân sahiplerine ayıp olmayacağını bilse her birini eline alıp tek tek sever, ne var yani? Ama konu o değil. Belki de o, kim bilir?
Hem gerçekten Fethiye’de mutlu olmayacak ne var ki? İnsan her yerde mutlu olur. Yani hemen hemen her yerde. Yeter ki mutlu olmasını sağlayacak koşullar oluşsun diye düşünürken mutfak tarafında paket servisine sipariş yetiştirmeye çalışan Türkân’a takıldı gözleri. Gülümsedi. Mutlulardı tabii.
Laf arasındaki sataşmalarına ters bir cevap gelmemesi ile içi rahatlayan Deniz bu bakışı kaçırmadı.
“Türkân, Badem, evde kediler, altınızda bisiklet, kapıda Campervan basbayağı mutlusunuz işte siz burada. Allah bozmasın. Bir de bana bak. Tek tabanca takılıp gidiyorum.”
Deniz’in yalnız yaşıyor olmaktan şikâyet ettiğini pek duymamıştı. Severdi o -son dönemin moda deyişiyle- kalabalıklar içindeki yalnızlığını. Yine de birileri girer çıkardı hayatına zaman zaman. Bir süredir kimse yoktu. Ayrıca, 25 yaşındaki “Campervan”ın dertlerini bir de kendisine sormak lazımdı ama onlar halledilmeyecek şeyler değildi. Hatta aracın dertleriyle uğraşmayı, çıkan sorunların çözümünü internette bulup becerebildiği kadarıyla kendi tamir etmeyi seviyordu. Arabası en sevdiği oyuncağıydı aslında.
“Hayatımın yarısı Twitter’da, Instagram’da, Youtube’da geçiyor. En yakın arkadaşım Nevşin Mengü3 oldu benim, haberin var mı senin?”
Kendisini tutamadı, son cümleye güldü Kemal. İtiraz edecek bir şey de bulamadı.
O da ülke gündemini takip etmek istediğinde Ruşen Çakır’ı, Levent Gültekin’i dinliyordu ara sıra. Ama olay başka yerdeydi. Sevgilisi ve birlikte yaşadıkları canlarla bir hayat kurmayı başarmışlardı. Birçok insanın ömür boyu ulaşmaya çalıştığı mutlu ve güvenli hayata 50 yaşında varmış olmak kabahat değildi herhalde. Ayrıca en yakın arkadaşının Nevşin Mengü olması da o kadar kötü bir şey değildi ona göre.
“Nevşin Mengü’yle ilişkinizin ilerlemiş olmasına sevindim. Kanalına abone ol da ona da bir faydası dokunsun bari bu arkadaşlığın. (Sadece kendisi güldü) Şaka bir yana ara ara ben de dinliyorum Nevşin’i. Çoğunlukla da pazar günleri Deliormanlı4 ile yaptıkları programları seviyorum. Gerçi bir yerden sonra ikisinin konuşma hızına dinlerken bile yetişemediğim oluyor.”
“Onu mu diyorum Kemal ya. Bugün sen hiç yoksun valla. Tamam ben de seviyorum, onun için dinliyorum herhalde. Mevzu o değil. Hayatımda insan kalmadı, üretemiyorum, edilgen birisi oldum çıktım. Netflix izle, Youtube izle, Instagram’a bak. Patlayacağım artık.”
“Ne diyeyim bilemedim ki. Bana sorarsan aradığım her şey burada var. Elbette bir dereceye kadar, farkındayım. Seni de anlamaya çalışıyorum ama ne yapabiliriz bilmiyorum ki.”
Deniz bir ton alttan, Kemal’in tepkisini merak ederek devam etti:
“Ya ben aslında artık İstanbul’a mı dönsem diye düşünüyorum. Kafam gidip gidip geliyor.”
Görece yavaş akan taşra hayatına uyum sağlamış görünen Kemal gibi değildi o. Son zamanlarda hemen hemen her konuda sohbetleri, tartışmaları bir şekilde dönüp dolaşıp bu düzleme geliyor, burada da fikir yolculukları ayrışıyordu. Fethiye’den ayrılmaya henüz kesin karar vermemiş, Kemal’in bunu nasıl karşılayacağını merak ediyordu. Gerçi büyük olasılıkla daha önce pek çok sefer olduğu gibi onun tavsiye ettiğinin tersini yapacaktı. Böyle durumlarda Kemal’in içten içe kızması da hoşuna gitmiyor değildi.
Kemal, Deniz’in bir süredir sıkıldığının farkındaydı elbette. Yine de bu girişin arkasından tam olarak ne geleceğinden emin olamayarak belirgin bir yorum içermeyen ses tonu ile “Hımm” dedi, Deniz’in devam etmesini bekledi.
“Yani tamam, Fethiye çok güzel. Doğası, denizi harika, sezonda da vakit çabuk geçiyor falan ama sıkıldım ben artık burada. Telefona bakmaktan bıktım.
Evet, Kemal’in de sıkıldığı oluyor fakat o genel olarak bu durumla Fethiye’de yaşıyor olmak arasında bir bağlantı kurmuyordu. Hatta onun zaman zaman sıkılmasının ilk sıralardaki sebeplerinden birisi kesinlikle burada yaşamak değildi, orası kesin.
Üstünkörü bir yorumda bulunmak yerine Deniz’in ne düşündüğünü anlamak ister gibi gözlerine bakan Kemal, sessizce devam etmesini bekledi.
“Şöyle bir şey var ki hayatın kalbi burada atmıyor. İstanbul’dan pompalanan kan buralara gelene kadar çok yavaşlıyor, sanki taşıdığı oksijen azalıyor gibi. Yeni bir şeyler yapmak istiyorum ama ne yapacağımı da bilemiyorum. İşin kötüsü onu da burada bulamıyorum.”
Kahvesinden bir yudum daha alan Kemal, Deniz’in İstanbul’a dönme fikrini kafasında tartarken kendi hayatını da hızlıca düşündü. O kadar sıkılıyor olmasa da kendisi burada gerçekten mutlu muydu? Lâkin konu kendisi değildi. Biraz da takılarak devam etti: “E o zaman, git biraz sen de. Bak bakalım duruyor mu İstiklâl yerinde?”
“Dalga geçme. Ciddiyim ben. Zaten heyheylerim üzerimde. Öyle ‘biraz’ gitmek istemiyorum. Sakin bir Ege kasabasında hayat sürdürmek bana göre değilmiş, onu anladım artık. Daha en baştan nesi cazip geldiyse bana? Kaliteli mekânlara gitmek istiyorum. Çevremde medeni insanlar istiyorum. Ne giyersem giyeyim gözlerini dikip fütursuzca izleyen ‘dayılar’ değil.”
Haksız sayılmazdı. Türkân’la akran, 40’larının başlarında güzel kadındı Deniz. Giyinmeyi de severdi. Elbiseler, çoraplar, şapkalar, ayakkabılar. Ona göre ayakkabı dediğin topuksuz, bacak dediğin çorapsız olmazdı.
Likya Yolu yürüyüşüne gittiklerinde giydiği botlar dışında bir tane bile düz ya da spor ayakkabısı yoktu. Hayatı boyunca spor yapmışlığı da yoktu ama her zaman fitti. Düşman çatlatırcasına.
Kemal’in de tam olarak adını koyamadığı bir şey vardı Fethiye’de, evet. Belki turizm çok hızlı geliştiği, para çok hızlı girdiği için böyle olmuştu. Paranın ve farklı kültürlerden insanların çok hızlı akması bir taraftan yeni bir kültür yaratırken bir taraftan da eskisini yok ediyordu. Gerçi ortaya çıkan yeni ilişkiler yumağına kültür demek doğru olur mu, Kemal de bilmiyordu.
Sokaklarda Reno 12’lerin, Şahinler’in yerini iri lastikli şehir cipleri almış ama içindeki taşralı hâlâ aynı. Karşılaştığın araç 48 plakaysa yol vermen lazım, yoksa o vermez. Zaten yol vermek diye bir kavram yok burada. Ne arabayla ne de yaya. Ezebilen üzerinden geçiyor işte.
Maalesef kültür, sanat, edebiyat gelişmeden teknolojinin gelişmesi medeniyeti artırmıyor. Ayrıca Deniz kadın olarak farklı hissetmekte de haklı. Gözü ara sıra da olsa salon beyefendisi adamlar arıyor onun. Normal değil mi yani? Estetik, şık bulunduğu için bakılmak başka, sokaktaki her abazanın gözleriyle yer gibi bakması başka.
Anlayışlı bir ses tonuyla sordu Kemal:
“Dalga geçmiyorum canım benim. Fikrine muhalefet de etmiyorum.”
“Bayılırsın oysa etmeye.”
Bu iğneli cevap yine gülümsetti Kemal’i. Basbayağı günündeydi Deniz.
“Bayılırım, o ayrı. Ben de bir süredir sıkıldığının farkındayım. Ama gerçekten ne istediğini anlamak için soruyorum. İstanbul’da ne bulacağını düşünüyorsun?”
“Bilmiyorum. Yani zaten henüz karar vermiş değilim. Açıkçası ilk başlarda burada yaşamak çok cazip gelmişti. Her sabah gitmek zorunda olduğum bir ofis yokken hele. Pandemi sağ olsun her şey online artık. Tasarım işlerine istediğim yerden devam edebiliyorum. Onun dışında kendime vakit ayırabiliyorum, kitap okuyorum, geziyorum, tamam ama nereye kadar. Bak, misal, hâlâ sinema seviyorum ben. Netflix falan iyi hoş ama sinemada, tanımadığım bir sürü insanla birlikte film izlemeyi özledim. İzlerken ses çıkartanlara ‘hışşş’ yapmak bile bir şeymiş ya. Yemin ediyorum. Erasta dışında bir tane sinema vardı merkezde, onu da yıkıp dükkân yaptılar. Zaten yıkmasalar da kendisi yıkılacaktı bakımsızlıktan artık. Film izlemek için AVM’ye gitmeye alışamadım bir türlü. Pek bir yapay geliyor bana. Fazla sıcak salonlar, aşırı yüksek ses, fuayede bütün AVM’nin gürültüsü, yemek katının birbirine karışmış yağ kokuları…
Bi’ de bakma, hâlâ köy burası, sinemada bile öpüşme sahnesi uzasa kesiveriyorlar. Ya, Grinin Elli Tonu’nu yarım saat keserek yayınlamışlardı sinemada hatırlamıyor musun? Ya tam yayınla ya da yayınlama kardeşim. O gün dönmeliydim ben İstanbul’a.”
Dinlerken bir yandan da düşünüyordu Kemal. Deniz haklı. İngiliz’i, Alman’ı, Rus’u bol olsa da bu açıdan taşraydı Fethiye. Ölüdeniz’de turistler üstsüz güneşlenirken sinemada hâlâ “Türkân Şoray kuralları”5 geçerliydi. Kemal “eskici” olsa da pek sinemacı değildi. O evde rahat rahat sigarasını, şarabını içerek film izlemeyi seviyordu. Zaten günde 2-3 tane sigara içiyordu. Onun için akşamları film, sigara, alkol harika üçlüydü. E o da evde rahat oluyordu ancak. Eksikliğini pek hissetmiyordu sinemanın. Onun dışında evet, AVM ortamına da bayılmıyordu ama varlıklarından da şikâyetçi değildi. Taşrada alışveriş merkezlerinin gençlere rahat bir ortam sunduğunu, eski kafalı gözlerden uzak, nefes alma imkânı sağladığını düşünüyordu. İçindeki eski sevdasıyla yeninin çatıştığı noktalardan birisiydi bu.
“Tamam anladım, gitmek istiyorsun. Peki İstanbul’u bıraktığın gibi bulacağını düşünüyor musun?”
“Elbette bıraktığım gibi bulacağımı düşünmüyorum. Ama İstanbul da 3-4 senede Bağdat olmadı ya. İstanbul hâlâ bir yanıyla Avrupa. Ok, buraya da Avrupalılar geliyor ama taşra ne yapsan taşra işte. Al senin olsun. Benim daha hayatta yapacaklarım bitmedi.”
“Anlıyorum canım. Yani anlamaya çalışıyorum. Fikrini değiştirmek için sormuyorum bak. Acaba bi’ on gün tatile mi gitsen İstanbul’a? Bir de orada düşünsen kararını kesinleştirmeden?”
“Ya olabilir, olmaz değil. Ama öyle bir tereddüt içinde değilim. Hem İstanbul’a tatile gidince aynı etki olmuyor. Sen de biliyorsun. Bir kere biz oradaki arkadaşlarımızın hatırasında ‘eski arkadaş’ klasöründe durmuyoruz. Çoğunluğu çocuk yapmış bütün bir kuşak kendilerini İstanbul’a esir etmişken her şeye boş verebilmiş ve bir Ege kasabasına göç edebilmiş arkadaşlar kategorisindeyiz. Onlara göre stratosferi çoktan geçtik. ‘E neler yapıyorsun oralarda, anlat bakalım’ diye sorduklarında aslında her birinin yaşama imkânına sahip olduğu fakat hayatlarını değiştirmeye cesaret edemedikleri için yaşayamadıkları şeyleri merak ediyor, onları duymak istiyorlar. Yılın 8-9 ayı sıcak olan, her yere bisikletle gidilebilen, meyvenin, sebzenin en tazesinin yendiği, trafiğin, stresin olmadığı, eğlencenin makaranın gırla gittiği hayatı dinlemek mutlu ediyor onları. Burada tutunamayıp, sıkıldığı için geri dönen şımarık Deniz’i değil.”
“Canım, sen şımarık değilsin, hissettiklerin de şımarıklık değil. Gayet basit işte, her çiçek her toprakta büyümüyor.”
“Ya bence de öyle ama gel de bunu insanlara anlat.”
“Sen de anlatma. Farklı bir tercihte bulunduğun dönemde başarılı sayılman için kalan ömrünü öyle mi yaşaman gerekiyor? 2 Sene Ege’de yaşadıktan sonra İstanbul’a dönünce başarısız mı oluyorsun yani? Yok artık. Onların hiç deneyimlemediği bir sürü şeyle dolu o iki yıl.
Kemal böyle diyor ama Deniz’i de anlıyordu.
Kendi arkadaşları da öyleydi. Sürekli üstsüz güneşlenen Rus kızları, genç erkek meraklısı orta yaşlı İngilizleri merak ediyorlar. Fethiye’de yaşıyor olmak zihinlerinde başka hiçbir şey uyandırmıyor. Yürüyüş yolları, antik şehirler ve kalıntılar, doğal güzellikler. Bunlar bir de okumuş tayfa, gerisini varın siz düşünün.
Kendince haklı tabiî Deniz. Buralara tatile geldiğinde sana gözleme satmaya çalışan o tatlı amcalar, teyzeler birlikte yaşamaya gelince hiç kolay insanlar değiller. Komşuları da olsan onlar için değerin müşteriden öteye geçmiyor. Kendi ürettikleri yoğurdu, peyniri, zeytinyağını bile sana pahalıya satmaya uğraşıyorlar. En güzelini sana veriyorum bahanesiyle.
Deniz’in gitmesi iyi olabilirdi. Belki de kendisini gerçekleştireceği şeyi İstanbul’da bulurdu. Kim bilir? Kemal eğildi, Badem’in başını, sırtını okşadı. Bu hamleyle gevşeyen çocuk sırtüstü döndü, göbeğinin sevilmesini bekleyerek patileri havaya dikti.
Devamı için tıklayınız.
Açıklamalar:
- Milou: TenTen’in (TinTin) sadık köpeği Milou’yu Belçikalı çizer Hergé yaratmıştır. Herge, Milou’yu genellikle beyaz bir Fox Terrier cinsi olarak tasvir etmiştir. Milou’nun karakteri, serinin eğlenceli ve sevimli öğelerinden biridir ve Tintin’in serüvenlerinde genellikle onun güvenilir bir destekçisi olarak rol alır. ⇡⇡⇡
- TenTen: TenTen (TinTin) karakterini Belçikalı çizer Hergé (Georges Remi) yaratmıştır. İlk kez 1929 yılında çocuk dergisi Le Petit Vingtièmede okuyucuyla buluşan bu genç gazeteci, adalet duygusu, cesareti ve merakıyla dünyanın dört bir yanında tehlikeli ve heyecan dolu macerâlara atılmıştır. Evrensel bir karakter olarak tasarlanan TenTen’in kökeni belirsiz bırakılmış, bu sayede onun hikâyeleri, farklı coğrafyalarda ve kültürlerde rahatlıkla benimsenmiştir. Tintin Türkçeye TenTen olarak çevrilmiştir. Bu isimlendirme, Fransızcadaki “Tintin” isminin Türkçe okunuşuna daha yakın bir biçimde uyarlanmasıdır.⇡⇡⇡
- Nevşin Mengü: 2 Mayıs 1982 Ankara doğumlu Türk gazeteci ve sunucudur. Annesi Figen Mengü, babası ise politikacı ve eski CHP Milletvekili Şahin Mengü’dür. Şu sıralar Youtube üzerinde kendi kanalında “Bugün Ne Oldu” başlıklı programda ülke ve dünya gündemini günlük olarak yorumluyor. “İnsanın Düşünmekten Canı Yanar mı?” (2017) ve Büşra Cebeci ile birlikte yazdığı “Herkes İstediği Gibi Yaşasın” (2021) adlı kitapları bulunmaktadır. ⇡⇡⇡
- Orhan Şener Deliormanlı: Orhan Şener Deliormanlı, Bulgaristan doğumlu bir iletişim akademisyeni ve gazetecidir. 2014 yılından bu yana Galatasaray Üniversitesi Medya ve İletişim Çalışmaları Doktora Programı’nda eğitimine devam etmektedir. Bir süredir Nevşin Mengü ile birlikte YouTube’da “#BUNLAR” adlı programı sunmaktadır. ⇡⇡⇡
- Türkân Şoray Kuralları: Türk sinemasının önemli isimlerinden biri olan Türkân Şoray’ın oyunculuk kariyeri boyunca setlerde çalışma şartlarını düzenlemek ve kendi sınırlarını belirlemek için ortaya koyduğu kurallardır. Bu kurallar, hem Türkân Şoray’ın profesyonel duruşunu yansıtır hem de Türk sinema tarihinde benzersiz bir yer tutar ve dönemin Türk sinemasında kadın oyuncuların çalışma şartlarını belirlemesi açısından bir ilktir. ⇡⇡⇡










23 YORUMLAR
Burakcığım, biliyorsun, ben ilk okuduğum yazıdan itibaren kalemini çok seviyorum. Ne yazsan keyifle okurum ama bu son öykü… Tanrım, burada başka bir şey olmuş. Ara vermek gerçekten iyi gelmiş, kalemin sanki daha da berraklaşmış. Karakterlerin derinliği -giriş bölümü olmasına rağmen-, betimlemelerin yormadan tüm sahneyi okurun zihnine çizmesi… Bayıldım, bayıldım 👌🏻
Geri dönmene ne kadar sevindiğimi bir kez daha dile getireyim, dostum. Çok mutlu oldum, tekrar birlikte bu dergide yer almak hârika ☺️
Sevgiler
Sevgili baş editörüm, tanıştığımız ilk günden beri desteğini hiç eksik etmedin zaten. Her yorumun bana güç veriyor. İyi ki varsın. Yine de övgülerini kendine saklarsan kızmam ama eleştirilerini yazmazsan üzülürüm. Biliyorsun benim için yapıcı-yıkıcı diye bir ayrım yok, en açık eleştirilerini de bekliyorum. Hem senin hem de okuma zahmetine giren tüm okurlarımızın.
Umarım dergimize, emeğimize layık yazılar yazmayı beceririm. Bu vesileye yeniden merhaba.
Ahhh Burakcım, benim mahallemdeki, hatta evimin olduğu yerden 2 sokak sonrasındaki bir kafeden bahsediyorsun. Hiç gittim mi, gidebildim mi? Gördüm mü? Ne görebildim ne de gidip bir kahve içip o deri koltukları deneyebildim. Bunun sebebi ne biliyor musun? Senin söylediğin o yaş sıkıntısından on yaş daha yaşlı olmama rağmen, elimde bir türlü bitmeyen bir proje olmasından gidip göremiyorum.
Deniz İstanbul’a heveslenmekte biraz haklı. Fethiye’de kafanı çok saran biri yoksa, kış aylarında sönük bir yer. Sinema bir tek Erasta’da AVM’de var, yaz olunca açık hava amfide konserler oluyor. Resim galerileri, paneller, sergiler de iki dönemdir seçimi kazanan CHP’li Alim Karaca sayesinde artmaya başladı.
En büyük eksiklik sosyal ve kültürel yaşam eksikliği. Bunun yanı sıra, yeni yeni açılan fine dining, Michelin yıldızlı restoranları ile, açılacak büyük müzikhollerle Bodrumvari bir yere dönüşmeye başlıyor.
Bu iyi mi kötü mü tam bilemiyorum.
Şimdilik yanınıza gelemiyorum. İşlerim halen devam ediyor. Ama yakında geldiğimde, Deniz, Kemal, Metin bir balık restoranında akşam güneş batarken rakı içelim. Nevşin Mengü’ye kadeh kaldıralım. 🍹🍻
Hoş geldin hemşehrim ✌️
Sevgili Metin, hikâye Fethiye’de geçince yorumunu bekliyordum zaten 🙂 Sokakları, kaldırımları yazmaya başlayayım da iyice özlemin kabarsın, o projeyi bitir de gel o zaman. Yoksa kendi kendine bitmiyor o projeler.
Deniz biraz dış motivatöre ihtiyaç duyan bir insan. Kemal ne kadar dünyayı kendi içinden, kendi gözlükleriyle istediği gibi gören bir insansa Deniz de tam tersi. Her yer hareketli olsun, etrafta “güzel” insanlar olsun, dışındaki hayat istediği gibi aksın, öyle istiyor. Yok öyle üç kuruşa beş köfte :)) Deniz aslında elinde şarap kadehiyle dolaşabileceği resim galerisi istiyor, Kemal de diyor ki resim isteyen alır 3-5 tuval, yapar istediği resimleri, çok isterse de çıkar sergiler Fethi Bey Parkı’nda. Picasso ya da Van Gogh olmak şart değil.
Evet, ülkenin hemen hemen her tarafı gibi Fethiye de hızla değişiyor, bir anlamda gelişiyor, bir anlamda da bozuluyor. Aziz Nesin’in dediği gibi “Du bakalım neler olacak?”
Bir an önce gel yoksa Deniz kaçacak, Kemal alkolü bırakacak :))) Hoş bulduk sevgili dostum…
Yine diğer yazıların gibi bunu da zevkle okudum. Sonunu merak ettim. Emeğine sağlık. Yazmaya devam.
Okuyan gözlerine sağlık canım annem. İyi ki varsın. Hiç eksik olma. İyi tatiller sana.
Burak Bey, bir solukta okudum bu güzel öykünüzü. Ne güzel bir konuya değinmişsiniz. Şu günlerde tam da Deniz gibi hissediyorum Dalyan’ın Gökbel Köy’ünde yaşayan biri olarak. Doğaya bu kadar aşık olmasam çok zordu. Bu sadece geçici bir heves, biraz tatil yapıp gelmek iyi geliyor. Hiçbir şey, yer ve dostlar bırakıp geldiğimiz yer değil artık. Yazının ortada bitivermesine ise bayıldım. Gerisini okuyucu düşünsün, kutlarım.
Sevgili Mücella Hanım merhaba. Ne güzel bir yorum yazmışsınız. Elinize sağlık. Sizin o taraflara ben de bayılıyorum. Özellikle oralarda doğaya aşık olmamak elde değil. Hele birkaç tane de güzel arkadaş varsa tadından yenmez. Ki çok sevdiğim arkadaşlarımla pek yakın yaşıyorsunuz. Daha yılbaşından bir hafta önce oradaydım.
Haklısınız, hiçbir yer bıraktığımız gibi kalmıyor artık. Dönüp baktığımızda bambaşka bir yer haline gelmiş oluyor. Çoğunlukla da bizi mutsuz edecek yönde oluyor bu değişim. Onun için her şeyin, her yerin tadını çıkartabilirken çıkartmak lazım diye düşünüyorum.
Bu arada yazının ortada bitme meselesi bana hatırlatma oldu. Aslında hikâye devam edecek. Sadece sonuna “Devam edecek” yazmayı atlamışım. Güzel yorumunuz ve hatırlatmanız için çok teşekkür ederim. Gökbel’e selamlar, sağlıcakla kalın.
Biriciğim benim, tekrar yazmaya başlamış olman en çok beni mutlu etti. Ucundan kıyısından benim de dahil olmam öyküde ayrı bir gurur. Yine akıcı, bir solukta okunacak, keyifli bir öykü dizisi.
Beğendiğine çoook sevindim canım benim. İyi ki varsın, iyi ki hayatımdasın. Bakalım daha ne maceralar yaşayacak bizimkiler. Yazmaya devam!
Çoğunlukla birlikte susuyorlardı….
Ne kadar da kenarları yırtık bir cümle ama muazzam.
Kaleminize sağlık muhteşem bir yazı olmuş efendim.
Ama bu da ne kadar gururlandırıcı, şairane bir yorum. Okuyan gözlerinize sağlık. Yeni bölümlerde, yeni satırlarda buluşmak üzere efendim. Sevgiyle kalın…
O kadar gerçek ki… Oraları solumak, yaşamak gibiydi okumam…
Öykü içine çekiyor okudukça. Kaleminize sağlık.
Yeni gelen kontenjanından “Yeniden hoş geldiniz” demek isterim. 🙂
Sevgili Funda Kosova, girişi beğenmenize çok sevindim. Umarım devamı da aynı şekilde ilginizi çeker. Okuyan gözlerinize sağlık. Yeni bölümlerde buluşmak üzere.
Tekrar hoş geldin Burak!
Kızlarım Fethiye’de yerleştiler, sen de oradasın, bu yüzden oranın büyük gelişmelere gebe olduğuna inanıyorum. Cok ciddiyim, sizi oraya çeken bir sessiz güç olduğunu düşünüyorum. Üstelik büyük şehirlerden ciddi bir göç de alıyor.
Akıcı ve sade bir dil kullanıyorsun, betimlemeler de harika! Yazdığın yazı Fethiye’nin enerjisini takviye edip pek çok şeyin olumlu yönde değişmesini sağlayabilir, benden söylemesi.
Kalemine sağlık, okuyucun bol olsun!
Sevgiler
Şen Hanım hoş bulduk. Kızlarınıza hayırlı olsun. Fethiye’de kendilerine mutlu bir hayat dilerim. Öykümü okuduğunuz ve beğendiğiniz için teşekkür ederim.
Selamlar.
Kısacık bir öyküde arkadaşlığın, göçmenliğin, kasabalının, taşranın ve birçok konunun içinde bulunduğu, usta bir kalemden çıkmış hârika bir öykü! Sevgili Burak, en kısa zamanda devamını istiyoruz.
Canım kardeşim, bu güzel yorumun için çok teşekkür ederim. Gözlemlediklerimi bir nebze olsun aktarabildiysem ne mutlu bana. Okuyan gözlerine sağlık. Kocaman sarılıp öpüyorum seni.
Sevgili Burak,
Uzun zamandır okuduğum en akıcı ve samimi, ustaca kaleme alınmış, hızlıca hayal edip hikâyeye dahil olduğum bu şahane emeğinizi okurlarınıza sunduğunuz için öncelikle çok teşekkür ederim. Hikâyenizi okumak çok keyifliydi, devamını takip etmek heyecanıyla güzel dileklerimi gönderiyorum 🌿
Canım Cansu, bu güzel, samimi, sıcacık yorumun için çok teşekkür ederim. Okuyan gözlerine sağlık. Beni ne kadar mutlu ettiğini bilemezsin. İyi ki varsın. Ben de sana kucak dolusu sevgilerimi gönderiyorum.
Burak abi öncelikle öykünü çok akıcı bulduğumu söylemek istiyorum. Kendini çok kolay okutuyor, gerçekten sürükleyici yazmışsın. Ve sanırım Antalya’da doğup büyüyen biri olarak, Kemal’in neden Fethiye’de tutunamadığını daha doğrusu Fethiye’ye sığamadığını ve İstanbul’a gitmek zorunda hissettiğini çok iyi anlıyorum. Elbette Fethiye ile koca Antalya’yı bir tutamam ama hissettiklerimiz Kemal ile aynı. Açıklasam bile anlaşılmadığım bi2 konuda benimle benzer olan bir karakter okumak hoşuma gitti 🙂
Devamını merakla okuyacağım.
Kemal yerine Deniz demek istemiştim 🙂 Havaalanında geçen uykusuz bir gecenin ardından hâlâ tam kendime gelememişim :))
Canım Pınar Sude, öyküyü hem okumuş hem de beğenmiş olman beni ne kadar mutlu etti bilemezsin. Ben şahsen Fethiyelilerin Fethiye’yi eleştirmesine çok takılmıyorum ama “dışarıdan” gelenlerin burayı sürekli eleştirmesinden artık rahatsız olmaya başladım. Onlara demek istiyorum ki “Madem o kadar beğenmiyorsunuz, ya (olumlu yönde) değiştirmeye bir çaba harcayın ya da beğendiğiniz yere gidin kardeşim.” Zaten Kemal de Deniz’i burada tutmaya çok uğraşmaz ben sana diyeyim. Hem belki Deniz’in kısmeti de İstanbul’dadır. Bi’ gitsin bakalım, belki orada bulur mutluluğu.
Okuyan gözlerine, yorum yazan ellerine sağlık.