İndeks
Milou | Bölüm 1
Rus | Bölüm 2
Tayyareci Fethi Bey | Bölüm 3
Kemancı | Bölüm 4
Kötünün Kötülüğü | Bölüm 5
Hep Beraber! | Bölüm 6
Singerci Osman | Bölüm 7
Nereden Nereye | Bölüm 8
Milu Kaldı Geriye | Bölüm 9
“Eee Deniz Hanım, neler yaptın İstanbul’da anlat bakalım.”
“Ne anlatayım, zaten ilk bir ay Kadıköy’ün kafelerinde, barlarında arkadaşlarla hasret gidererek geçti. Çok özlemişim oraları, Barlar Sokağı’nı, kafeleri… Başka bir yaşam biçimi o, başka bir kültür. Sen de özlemiyor musun Allah aşkına? ”
“Eh, ara sıra diyelim. Birkaç saatliğine ışınlanma imkânı olsa giderim ben de. Daha uzun süre dayanabileceğimi zannetmiyorum. Bırak Kadıköy’ü, Paspatur’da bile fazla dayanamıyorum ben artık. Geçen bi akşam Deep Blue’ya oturalım dedik. I-ıh. Bir saat anca. Kafam kaldırmıyor artık, benden geçmiş.”
“Abartma canım. O kadar da değil.”
“O kadar o kadar. Neyse. Devam et sen. Sonra?”
Yaşımız ilerliyor muhabbetini uzatmak istemedi Kemal. Lafı yeniden Deniz’in kucağına bıraktı.
“Sonrası İstanbul ayağa kalktı zaten biliyorsun. İmamoğlu tutuklandıktan sonra mitinglere gidebilmek için bir hafta Çapa’da Hakanlarda kaldık. Başka türlü Saraçhane’ye gitme imkanı yok. Otobüs, metro, tramvay hepsini engellediler. Telefonda anlattığım gibi işte.” (Bölüm 6 | Hep Beraber)
“Evet, evet. O zaman konuştuğumuzda pek bi’ özenmiştik size.”
“Beni bilirsin sevmem ben öyle siyaset falan. Anlamam da zaten pek. Bi Gezi’de heyecanlanmıştım, o zaman da yurtdışındaydım zaten. Ama o Saraçhane günleri acayipti. Öğrencilerin cesareti, tepkisi elektrik gibi resmen bütün İstanbul’a yayıldı.”
İstemsiz güldü Kemal. Haklıydı Deniz. O da öyle düşünüyordu. Onun da anlatacakları vardı ama Deniz’in lafını bölmemek için sustu. Hararetle devam ediyordu Deniz.
“Sen çok gitmişsindir belki, bir yanın hep politikti senin ama ben hayatımda ilk defa bir partinin mitinglerine gittim. Bak bi’ sefer de 8 Mart gece yürüyüşüne gitmişliğim var tabii ama işte gaz yememek için kenardan kenardan. Neyse Saraçhane günlerinden sonra bu sefer de Hakan’la Merve geldiler bizde kaldılar Yeldeğirmeni’nde. Maltepe Mitingi’ne de hep birlikte gittik.”
“Hârikasınız valla. Bizim de burada kalbimiz hep sizinle attı.”
“Gücümüz yettiği kadar artık. Ya bu öyle bir his ki insanın bütün mitinglere gidesi geliyor. Yeterince çok mitinge gidersek ülkeyi değiştirebilirmişiz gibi. Bak çenem düştü yine. Sanırsın hayatım siyasetle geçti.”
Yine güldü Kemal. Daha altı ay öncesine kadar Deniz de Fethiye’de yaşıyordu. İki arkadaş birkaç sene önce, birbirlerine yakın zamanlarda buraya yerleşmişti. Kemal, Fethiye’ye çabuk alışmış, Fethiyeli olmuş çıkmış, Deniz ise “bir Ege kasabasına yerleşme” hevesi geçtikten sonra sene başında hayallerinin peşinde İstanbul’a dönmüştü. Nihâyet İstanbul’un yaz sıcağında bunalınca da kendisini gerisin geri Fethiye’ye atmıştı.
Eski dostlar Yerguzlar Caddesi’nin bir arka sokağında Fethiye Kafe’de buluşmuş hasret gideriyorlardı. Kafenin önü günlük ormanıydı. Selvi gibi uzun boylu ve çınar gibi geniş yapraklı günlük ağaçlarının bu mevsimde verdiği serinlik paha biçilmezdi.
“Hem öyle hem de değil tabii.”
“Ya tabii canım. İki miting yaptık diye iktidarın değişecek hali yok da öyle bir gaza geliyor insan.”
Kısa bir duraladı Kemal, sonra sözü aldı.
“Tahmin ederim canım benim. Bence son seçimde iktidar büyükşehirleri alabileceğini düşünüyordu. Ama geri almayı bırak ellerindekileri de kaybedince ne yapacaklarını bilemediler. Yoksa o dönem mecbur kaldıkları normalleşme, yumuşama falan hiç onlara göre işler miydi? Zaten çok da uzun süre katlanamadılar o sürece.”
“Ya bak şöyle bir şey var. Bunlar CHP’nin var olmasını istiyor ama güçlenmesini falan da istemiyor. Her meselede hedef tahtasına konulacak, tu kaka yapılacak bir ana muhâlefet onlar açısından Şam’da kayısı.”
“E öyle tabii. Ülkede demokrasi varmış gibi yapabilmek için bile bir rakibe ihtiyaç var.”
“Tam da onu diyorum. İktidarlarına halel gelmeden demokrasicilik oynamak istiyorlar. Bence Özgür Özel bu kurguyu kırdı en önemlisi. Mış gibi yapmıyor. Adam sahici.”
Hınzır bir bakış attı Kemal.
“Öyledir başkanımız.”
“Nasıl başkanımız? Nasıl yani?”
“Türkân’la beraber CHP’ye üye olduk biz de.”
“Oooo. Habere gel sen! Flaş flaş flaş… Demek CHP’li oldunuz. Hadi canım! Ben de burada mitinge gittim falan diye anlatıyorum. Asıl haber sizdeymiş ya! Nasıl karar verdiniz? Anlatsana. Bak ya. Bombayı sona saklamış beyimiz.”
“Nasıl anlatayım. Bir kere dediğim gibi tek başıma karar vermedim, birlikte karar verdik. Partinin bu süreçte yaptıkları çok etkili oldu tabii bu kararı vermemizde. Doğru siyaset üretiyor parti. Öyle ‘Anayasa’ya aykırı ama evet diyeceğiz’ dönemi gibi değil, ‘Ekmek için Ekmeleddin’ hiç değil. Dönüşüyor CHP, gençleşiyor, sadece yaş olarak değil, siyaseten de daha fazla doğru işler yapıyor. Bugün Türkiye’de iktidar mücâdelesi ancak böyle verilir.”
“Hımm. Bunu düşünmem lazım. Mesela diploma iptali yaşanmasa, İmamoğlu tutuklanmasaydı ya da ne bileyim, süreç başka türlü aksaydı? O zaman ne yapardınız? ”
“Onu bilemiyorum tabii. Öyle olsaydı, böyle olsaydı diye bir şey söyleyemem. Ama bak olaylar nereden nereye geldi. Genel seçimleri kaybettiğimiz günün ertesini hatırlıyor musun? İmamoğlu ‘Değişim Şart’ demiş, yeni sürecin ilk habercisi olmuştu. Sonrasında toplanan kongrede Özgür Özel ve ekibinin yönetime gelmesi bir sonraki süreci başlattı. Ne çok eleştirdiler, yargıladılar adamı o zaman. Yok çok toymuş da CHP’yi taşıyamazmış, yok liderlik hevesiyle göz ameliyatı olmuş, yok saçına jöle sürmüş… Hatırlasana katıldığı her programda ‘Cumhurbaşkanı adayı olacak mısınız?’ diye soruyorlardı. Adam ne kadar aksini söylese de bıktırana kadar tekrarlıyorlardı aynı soruyu. Kazara tökezlediğinde düşsün de kalkamasın diye bekleyen çoktu.”
“Of ya. Haklısın. Benim bile bi’ sefer kumandayı televizyona fırlatasım gelmişti.”
“Delirmemek işten değildi ki. Adamı hırpalamak için ellerinden geleni yaptılar. Sonra yerel seçimleri yaşadık.”
“Ya evet, o zaman da konuşuyorduk. ‘Normalleşme süreci çok doğru’ diyordun sen.”
“Kesinlikle. Çoğu insan anlamadı bence. Hâlâ da anladıklarını zannetmiyorum ya. On yıllardan sonra belki ilk kez sahayı genişletti Özel. Yerel seçimden zaferle çıkınca sesleri kesildi.”
“Yaa şimdi tabii yerel seçim tam bi kıstas değil bence. Aynı kesim iki gün sonra genel seçim olduğunda farklı davranabilir.”
“Tamam, kabul ama adam en azından o kesimi omuzlarından tutup bize döndürdü. Anlattıklarımızı duymalarını, gösterdiklerimizi görmeye başlamalarını sağladı. İkna olurlar olmazlar, o ayrı.”
“Orası öyle. Belki biraz da o sayede bugün bu desteği görüyor.”
“Bak dikkat et, bütün devlet imkanları iktidarın elinde. Muhalefet 2023’te güya kaybetmenin imkânsız olduğu seçimi bile kaybedince, kimilerine göre Erdoğan yine ‘şapkadan tavşan çıkartmayı’ becerince özgüvenleri tavan yaptı. Lâkin artık ezbere oynuyorlar. Adama lâkap takmalar, parti yöneticileri arasına nifak sokmaya çalışmalar, yumruklu saldırı, şehit cenazesinde provokasyon… Daha düşünsem çok şey hatırlarım da. Diyeceğim, bir ezberleri var, daha önce denedikleri bel altı ne hamle varsa tekrar ediyorlar. Özgür Özel ise her hamlelerine beklemedikleri şekilde cevap veriyor. Ne yapacaklarını şaşırıyorlar.”
“Dedim ya ben de hayranlıkla izliyorum. CHP’nin içinden cevher gibi çıktı adam resmen. Bu yaşıma kadar gördüğüm en iyi muhâlefeti yapıyor. Fakat o bir yana senin TİP’li, TKP’li arkadaşların ne diyecek şimdi? Kızmasınlar sana.”
Haklıydı Deniz. Kemal gülümsemesini bozmadan ama ciddiyetle cevap verdi.
“Bilmem ki. Kızan kızar ama dinlemek isteyene de seve seve anlatabilirim. Atatürkçülük ideolojik olarak da doğru geliyor bana artık. Elbette tartışılacak, üzerine kafa yorulacak yanları yok mudur, vardır. Yüz küsur yıl önce ortaya konmuş ideolojiyi dönemin ihtiyaçlarına göre değerlendirmek gerekmez mi? Gerekir tabii. O ayrı bir konu. Bir ara uzun uzun da konuşuruz istersen. Ama dediğim gibi bugün Türkiye’de gerçekçi olarak en ileri ideoloji Atatürkçülük. Daha uzun bir süre de öyle olacak. Böyle düşünüyorum.”
“Vay be. Nereden nereye. Ama helal olsun.”
“Dediğim gibi siyasal olarak, ideolojik olarak uzun uzun tartışılabilir ama asıl şunu fark ettim. Karşı mahallenin insanı kendi siyasal yelpazelerinin neresinde duruyor olursa olsun konu siyasete gelince aynı partinin çatısı altında toplanmayı beceriyor. En tutucusundan en özgürlükçüsüne, en milliyetçisinden en ümmetçisine kadar. Biz ise dağınığız. Seçimlerde geride bıraktığımız partinin hala 5 katımız üyesi olması zoruma gidiyor.”
“E iyi de o üyeliklerin çoğu iktidar imkânlarıyla alakalı değil mi? Partiye üye ol iş bul, partiye üye ol ihale al. Ben de toplarım 10 milyon üyeyi öyle.”
“Elbette öyle canım. Yine de Halk Partisi daha çok üye desteğini hak ediyor.”
“Orası öyle. Of bu ne sıcak bu arada yaa.”
“E, Fethiye’miz böyle kızım. Çabuk unuttun sen. Dur ben şuradan iki Churchill yaptırayım.”
“Ne Churchill’i yahu, bira yok mu burada?”
“Var var, bira da var ama ben pek alkol almıyorum bu ara.”
“Allah, Allah… Hayırdır?”
“Hayır, hayır. Sıkıldım içmekten. Son zamanlar baktım alkolle ilgili sadece içerken mutluyum. Sonrası, ertesi günü falan hep mutsuzum. Bi’ ara vereyim dedim ben de. Beslenmem de değişti sonrasında.”
“Vaay. Beyimize bak. Sağlıklı beslenmeler, alkole ara vermeler. Doğru partiye üye olduğuna emin misin sen?”
“Dalga geçme kızım. Beni biliyorsun. Biraz formdan düşeyim psikolojim bozulur. E alkol de eskisine göre daha çok etkiliyor artık. İçtiğim günlerin ertesi sabahı zor kalkar oldum yataktan.”
“İyi tamam. Hadi iki Churchill yaptır sen o zaman bize. Vay be. Yılların Kemal’ine bak sen. Altı ay yalnız bıraktık tövbekâr olmuş hemen. Hani alkolik hareket engellenemezdi, hani milli içkimiz rakıydı.”
Bu sataşmalara daha fazla cevap vermeden masadan uzaklaşan arkadaşının arkasından gülerek baktı Deniz. Ardından masanın üzerindeki sinek ilacını aldı, kollarına, bacaklarına sıktı. Bu sivrisinekler de bitmedi gitti diye düşündü.
* * *
Az sonra elinde tuzlu-limonlu sodalarla geri gelen Kemal’e sormadan edemedi.
“Kafeden ayrılmış Türkân. İyiydi sanki orada. N’oldu?”
“Valla gittiği sürece gitti, gitmediğinde ayrıldı. Sorarsın akşam kendine. Milou’dan geriye Milu kaldı bize.”
“Aaa. Hani şu kafeye gelip giden ufak, sarı köpek mi? Gerçekten mi?”
“Gerçekten. Bu yeni yasadaki şikâyet meselesi çok fena oldu. Vatandaş kim bilir nereden bir haftalığına tatile geliyor, ömrü bu sokaklarda, sahilde geçmiş köpeği şikâyet ediyor. Belediye de mecbur gelip götürüyor hayvanı. Yazık, günah. Ama anlamak istemeyene anlatamıyorsun işte. ‘Başı boş hayvanın sokakta ne işi varmış’, ‘Köpek denize girer miymiş’… Sana ne? SANA NE? Sen git ötede tatilini yap. Ya sahildeki Tripod’u bile şikayet etmişler. Kardeşim üç ayaklı köpeğin kime ne zararı var? Sinirlendim bak yine. Ne diyordum. Biz de işte sezon yaklaşınca barınağa götürmesinler diye sahiplendik Milu’yu. Türkân ısrar etti valla. ‘Sorumluluğunu ben alıyorum’ dedi. Hep beraber evdeler şimdi de. Sıcakta çıkartmıyoruz dışarı. Bir sabah, bir akşam.”
“Hârikasınız ya. Süper bir iş yapmışsınız. Badem’le anlaşabildiler mi bari? Evdeki kedilerle?”
“Anlaştılar anlaştılar. Bir şekilde bulduk dengeyi. Çok kötü oldu bu yasa. Sokaktaki hayvan gerçekten saldırgan mı, kimseye bir zararı var mı diye bakmadan toplayıp götürüyorlar. Bir hayvanın hapsedilmesi bir kişinin şikayetine bakar hale geldi.”
“İnsanlar için çok farklı sanki durum. Tutuklu belediye başkanlarının kaçı ile ilgili delil var ki?”
“Haklısın aslında.”
“Bak bunlar bunu yapıyor işte. Fark etmiyoruz. Doğaya, hayvanlara yaptıkları yanlış muameleyi engelleyemediğimizde aynısını insanlara da yapıyorlar. Bir şekilde bilinç altımızı alıştırıyorlar adım adım.”
“Hiç öyle düşünmemiştim. Haklısın. Herkesin kaderi bir başkasının iki dudağı arasından çıkan iddialarla belirleniyor. İster hayvan ister insan. Neyse. Bize de Milu kaldı işte o kafeden geriye.”
Sustular. Deniz gelen mesaja bakmak için elini telefonuna attı. Buluştuklarından beri telefonlarına el sürmemişlerdi. İkisi de kısa bir süre ekranlarına daldılar. Deniz bozdu yine sessizliği.
“Bu sıcakta yazılmıyor değil mi?”
“Nasıl yani?”
“Sıcakta diyorum. Hiçbir şey yapası gelmiyor insanın. Kitap bile okuyamıyorum ben. Senin de yazmak gelmiyordur içinden belki.”
“Yoo. Onunla alakası yok.”
“Neyle alakası varmış tembelliğinizin beyefendi? Nasıl açıklıyorsunuz bu kadar şey yaşayıp aylardır bir şey yazmamış olmanızı? Kim bilir daha neler var konuşmadığımız.”
Güldü Kemal. Deniz’in bu oltalı sorularını özlemiş olduğunu fark etti. Sıradan bir soru sorar, sonra iki cümlede konuyu istediği yere getirirdi. Lâkin kolay bir cevabı yoktu gerçekten bu sorunun.
“Yazmak istiyorum aslında. Ama dediğin gibi ilk ve en önemli sebep ‘tembellik’. Sanırım tembellik yaptım bir süredir.”
“Yok canım. Kemal Bey tembellik mi yaparmış? Başka bir şeydir o…”
Gülüştüler. Derin bir iç çekişten sonra devam etti Kemal.
“Öyle öyle. Komple tembel olmadım, bakma. Hâlâ tembelliğe karşıyım. Gerçi çok çalışmaya da karşıyım ama o ayrı konu. Bu ara başka şeyler yapıyorum. Düzenli spor yapıyorum mesela biliyorsun, bahçede zaman geçiriyorum, Badem’le Milu’yu gezdiriyorum, arabayla uğraşıyorum. Fakat bir türlü oturup da yazamadım işte.”
“Her zaman yazacak bir şeyler bulursun sen.”
“Bir yandan öyle. Bir yandan da olmuyor işte. Örneğin kurgu bir hikâye anlatmak istesen yaşadıklarımızdan daha ilginç olması lazım ki birileri okusun öyle değil mi? Lâkin o kadar olağanüstü şeyler yaşıyoruz ki bir şey yazmaya elim varmıyor. Bak, bir deprem yaşadık, tamam, asrın felaketi ama iki buçuk sene geçti üzerinden hâlâ bulunamayan insanlar, bir eve kavuşamamış, konteyner kentlerde yaşayanlar var. Depremden sonra 3-5 müteahhit, kolon kesen birkaç kişi gözaltına alındı. Belki yargılandı. N’oldu? Ne değişti? Ne imar yaklaşımımız değişti ne inşaat denetimi arttı ne de başka bir şey. Aynı depremden bir daha olsun, bir o kadar daha insanı kaybederiz.”
“Kaybederiz valla.”
“E şimdi daha insanların acıları devam ederken, ülkede hiç bir şey değişmemişken ben nasıl hikayeler çıkartayım o süreçten? Ne yapayım, acı çeken insanların dramlarını mı yazayım? Vicdanım elvermiyor.”
“Haklısın ama… Durum böyle diye olanları da anlatmayacak mıyız?”
“Anlatacağız tabi, anlatacağız. Zamanı gelince… Sırf yazmış olmak için yazmak istemiyorum.”
Kemal’in sözünü bitirmesini fırsat bilen Deniz elini telefonuna attı. Bir kaç saniye sonra döndü.
“Offf. Canımız sıkılmasın diye konuyu açmayayım dedim ama yok. Ne olacak bu yangınlar? Ülkenin her yeri yanıyor. Bursa’da şehir yanacaktı neredeyse. Can kaybı yok diye seviniyorlar bir de. Yuh. Sincap can değil mi? Ceylan can değil mi?”
Devam edecek…
14.08.2025,
Burak Süalp©





6 YORUMLAR
Zevk ile okudum. Sağlıklı yorum yapabilmek için tekrar okumam gerekecek. Özellikle devrik cümleler kurulmamaya çalışılması beni mutlu etti. İçinde bulunduğumuz durumun sade bir şekilde ifade edilmesi çok güzel.
Çok teşekkür ederim. Olabildiğince sade ve anlaşılır yazmaya çaba harcıyorum. Niyetlenen herkes okuyabilsin, anlayabilsin. Dilimizi de doğru kullanalım istiyorum. Kendi adıma elimden geldiğince.
Göçebe Öyküler serisinin bu bölümünü de diğer bölümler gibi heyecanla okudum. Yaşamımızın inişli çıkışlı olduğu bugünlerdeki olayları ne güzel kaleme almışsın. Artık hepimiz güneşe varmak için değil birer güneş olmak için çalışmalıyız. Bir tek canlıyı bile korumak bu dünyada yapacağımız en güzel iş olacak. Unuttuğumuz pek çok şeyi yazılarını okuyarak uygulamaya geçiriyorum. Teşekkürler. 10.bölümü sabırsızlıkla bekliyorum.
Canım annem, yazıyı okuduğun ve yorum yaptığın için çok teşekkür ederim. Öyküyü beğenmiş olmana çok sevindim. İyi ki varsın. Okuyan gözlerine sağlık!
Canım sevgilim, yine harika bir yazı olmuş. Diyaloglar kısa ve öz. Sıkmayan üslubunla kahvemi yudumlarken eşlik etti bana.
Okuyan gözlerine sağlık canım sevgilim. Bu hikayeleri birlikte yaşadığımız günler için çok teşekkür ederim. Birlikte nice öykü okumalı kahve keyiflerine…