Feminizm ve Kadına Şiddet Kırmızı

Beni Çok Sevme, Güzel Sev

8 Mayıs 2020

* Yazıyı yazarının sesinden dinlemek için alttaki ses dosyasını tıklayabilirsiniz.

* Yazarın Notu: Bu yazıyı, Feridun Düzağaç – Gidin dinleyerek okumanız tavsiye olunur. YouTube linki için tıklayabilirsiniz.

Yazı: Beni Çok Sevme, Güzel Sev | Yazan: Nurdan Yılmaztürk

Kilide anahtarı çabucak sokup kapıyı heyecanla açtı. Sanki kalbi duracaktı. Neler yapacağını kafasında çok önceden tasarlamıştı. Sürprizlere bayılırdı. Kendisine yapılmasına da, kendisi yapmaya da. Bu eve daha önce hiç davet edilmemesi ona biraz enteresan gelmiş olsa da işte şimdi buradaydı ya, önemli değildi bu durumun garipliği. Kafasındaki düşünceleri dağıttı, kalın dalgalı kahverengi saçlarını dağıtır gibi.

Az 1 zamanı vardı. Vakti dardı. Çabuk olmalıydı. Güllerle donatılmış büyük bahçenin ortasındaki bu küçücük evi renkli ve kutlanası 1 geceye hazırlamalıydı. İnce ve yüksek topuklu ayakkabılarını ayağından çıkartıp 1 kenara bırakarak kısa koridordan içeri süzüldü.

Bakalım uzun zamandır sevdiği adamın evi hayal ettiği gibi miydi?

Renginin 1 kısmını güneş almış kahverengi 1 koltuk. Önünde el yapımı eski 1 sandıktan devşirilmiş 1 sehpa. Her ikisinin arkasında, 1 uçtan diğerine uzanan cevizden 1 kütüphane. Sıra sıra dizilmiş kitaplar, defterler, kalemlikler dolusu renkli ve kurşun kalemler, okuma gözlükleri, yerde koyun kılından dokunmuş solgun 1 halı, kendi içlerindeki bu gizemli birliktelikle ilk kez karşılaşan kadını soğuk 1 ifadeyle karşılamışlardı. Kim bilir belki de ona öyle gelmişti. Düşüncelerini 1 kez daha dağıttı. Kalın dalgalı saçları da düşüncelerle dolu kafasının üzerinde dans eder gibi kıpırdandı.

Çocukluğundan kalma 1 duygu ile “Biraz daha erken gelebilseydim, bu evi ve şu kütüphaneyi karıştırmayı aslında çok isterdim…” diye mırıldandı kendi kendine gülerek hınzırca.

Elindekileri, aslında pek fazla kullanılmadığı her halinden belli olan ve salonun 1 köşesine öylece iliştirilmiş gibi duran mutfağın tezgâhına bıraktı. Sanki buraya daha önce gelmişçesine kendini rahat hissetti. Yanında getirdiği beyaz şarap şişelerinden birini açıp 1 kadehe doldurdu. İlk yudumu hep yaptığı gibi kendine kadeh kaldırarak aldı. Yüzüne kocaman 1 gülümseme yayıldı. Telefonun çalması gülüşünü yarım bıraktı. Arayan en yakın arkadaşıydı.

Hafifçe azarlarcasına, “Meraktan öldüm, niye aramadın kızım, iyi misin, her şey yolunda mı, gittiğin yer dağ başı, anahtarı buldun mu, hani eve girince haber verecektin, kimse gördü mü seni eve girerken, bak ben bu sürpriz meselesinden hiç hoşlanmadım, sen onu anladığını söylüyorsun ama bu adamı biz 1 türlü anlayamadık, ne zaman konuşsak ‘O benim gülüm, onu çoook seviyorum’ diyor ama davranışları pek tutarsız, seni seviyor mu sövüyor mu onu da anlamadık, daha önce de söyledim sana, garip takıntılı 1 hali var sanki. Tamam bu yazar, çizer takımı biraz gizemli, biraz tuhaf olur da sanki bununki biraz fazla. Seni hiç eve de götürmedi. Şimdi eve gelecek, çat diye seni karşısında görecek, ufff şu doğum günü yemeğini güzel 1 lokantada yeseniz olmaz mıydı?” gibisinden sorularını ve yorumlarını ard arda sıraladı.

Kadın güldü.

Arkadaşının sorularını yarım yamalak yanıtladı, her zamanki gibi şarabından 2. yudumu arkadaşıyla kendine kaldırarak aldı. Mutlu olduğunu, tasalanmaması gerektiğini, adamın onu çoooooook sevdiğini, arkadaşının kaygılı sesi ve sözleri arasına sıkıştırıp vaktinin kısıtlı olduğunu söyleyip telefonu kapadı.

Tezgahta evin düzenine aykırı 1 dağınıklıkla öylece durmakta olan sebzelerine göz kırptı ve “Şimdi sizinle şahane 1 çalışma yapacağız ve bu çalışmadan lezzetli 1 sonuç çıkartacağız, anlaştık mı?” diyerek konuştu onlarla. Ocağa yerleştirdiği tavanın, az evvel içine akan zeytinyağın dansını hülyalı bakışlarla izlemiyormuşçasına 1 anda kızmasına şaşırdı. Gözünde adamın sureti canlandı. Aldırmadı. Parmak uçları evvela gül pembesi soğanları incecik kıydı. Sonra bebek havuçları tül kıvamında doğradı. Domatesler al yanaklarıyla gülümseyip sevinçle suyunu bıraktı. Kıymanın da eklenmesiyle şimdi hepsi, kızgın tavada sızmış haldeki zeytinyağın dansına eşlik etmeye başladı. Kadın o sırada evde müziğin eksik olduğunun farkına vardı.

Evin küçüklüğüne rağmen koltuğun tam karşısına kurulmuş olan devasa televizyon gözüne çarptı. Teknolojiyle arası hiç iyi olmamıştı. Çalıştırmayı başarıp da acaba bu dev makine onun için biraz müzik çalar mıydı? Tavadakiler usul usul danslarına devam ederken, kadın etrafta televizyonu çalıştırabileceği kumanda cihazını aramaya başladı. Bu kadar düzenli ve bu kadar küçük 1 evin içinde kumanda aletini bulamaması şaşırtıcıydı. Tavadan büyüleyici kokular burnuna çalındı. Makarnanın sosu ona, kendisi için son 1 sihir yapmasını istediğini hatırlattı. Sarımsakların gönlünü 1 tutam tuzla aldı ve naifçe tavanın içine saldı. Diğer 1 tencerede, makarna için hazırlanan su keyifle fokurdamaktaydı.

Kadehini yeniden doldurup saate baktı.

Adamın eve varma zamanına biraz daha vardı. Çantasından kırmızı mumlarını çıkardı. Mumları salonda nerelere yerleştirebileceğini gözleriyle tasarladı. Keşke eve girerken bahçeden birkaç pembe gül koparsaydı. Şu sandığın üzerinde duran pirinç vazonun yeşillenmiş kıvrımlarından taç yaprakları ne de güzel taşardı.

Televizyonun kumandasını hala bulamamıştı. Gözü 1 daha sandığa takıldı. Kumanda onun içinde olabilir miydi acaba? Sandığın üzerindeki vazoyu ve sigara tabakasını alıp rengi solgun koltuğun üzerine bıraktı. Sandığın kapağını usulca açtı. Sandığın içinde kumanda yoktu ama yan yana dizili halde hepsi birbirinin tıpatıp aynı, sırt kısımlarında gümüş rengi 1 kalemle farklı yılların yazılı olduğu defterler durmaktaydı. Önce onların birer ajanda olduğunu sandı. Adamın kendine has özellikleri ve alışkanlıkları vardı. Arkadaşının takıntı diye bahsettiği şeyler de aslında biraz da bunlardı.

Defterlerden, geçmiş yıllara ait olanlardan birini gelişigüzel çekip aldı. İlk sayfasını açtı. 1 kadın ismiyle karşılaştı. 1 sonraki sayfada kadının resmi vardı. Güzel kırmızı gülüşlü, kahverengi dalgalı saçlı 1 kadındı. Sayfaları hızla çevirip satırları okumaya başladı. Adam 1 günlük tutar gibi gün gün, dakika dakika resimdeki kadını ve onunla yaptıklarını kelime kelime yazmıştı. Defterin son sayfasını açtı. Kırmızı 1 kalemle “O benim bahçemin 1 gülüydü. Ben onu çooook sevdim. Böyle olması gerekmezdi” yazmıştı.

Kadın sandıktan 1 defter daha çıkardı. İlk sayfada yine 1 kadın ismi, 2. sayfada kadının resmi. Sayfalarca süren, yaşananlara dair kayıtlar ve son sayfada yine aynı cümle “O benim bahçemin 1 gülüydü. Ben onu çooook sevdim. Böyle olması gerekmezdi.”

Defterlerin hepsini hızla karıştırdı.

Tüm defterlerin sonu aynı cümleyle bitiyordu. Peki bu ne demek oluyordu? Evin düzeninin ortasında; kapakları siyah deri kaplı, sırtları gümüş kalemle yazılı defterler kadının düşünceleri gibi darmadağındı. Kadının kalbi şaşkınlıkla hızlı hızlı çarpmaya başladı. Boğazı kurumuştu. Ocağın üzerindeki tencerede kaynamakta olan suyun serzenişlerini dahi duymuyordu. 1 an durdu, kafasını toparlamaya çalıştı. Bu yıla, yani kendisine ait 1 defter olmadığını fark etti sandığın içinde. Defterler birkaç yıl evvel sona ermişti.

Telaşı 1 kat daha arttı. Neydi şimdi bu? Anlamaya çalıştı. O sırada gözü, salonun diğer ucundaki kapıya ilişti. Zamanın darlığından, evin içinde çok da gezinmeden yemek yapmaya koyulduğu için adamın yatak odasına girmeyi akıl bile edememişti. Kapıyı açtı. İnsanın şakaklarını zonklatacak kadar beyaz 1 odayla karşılaştı. Evin geri kalanına hakim olan eskilik bu odada yoktu. Aksine sanki her şey yepyeniydi. Yatağın yanındaki şifonyerin üzerinde duran siyah ciltli defterin üzerindeki gümüş el yazısı, bu saf beyazlık içinde kadının gözünü aldı. Kalbi duracak gibi oldu. Durmadı. Hemen defterin ilk sayfasını açtı; kendi ismiyle karşılaştı. 2. sayfadaysa kendi resmiyle. 6 aydır yaptıkları her şey, gittikleri her yer, saniye saniye yazıyordu defterde. Kadının içini, ne yapacağını bilemez halde 1 korku kapladı. Adam gelmeden, hemen bu evden çıkmalıydı.

O sırada, açılan sokak kapısının sesi kulağına çalındı. Korkusu 1000 kat arttı. Elinde defter, odanın ortasında titreyerek durmaktaydı. Adam gür 1 sesle “Kim var orada? Kimsiniz?” diye seslendi önce. Sonra kadının ayakkabıları ve çantası onu ele vermiş olmalı ki kadına ismiyle seslendi bu defa şaşkın 1 tonla. Kadına, adamın yürüdüğü o kısacık koridor çok uzunmuş gibi geldi 1 anda. Adam yatak odasının kapısında belirdiğinde ikisi de birbirine ürkek ve soru dolu bakışlarla bakıyordu.

Adam üzerindeki şaşkınlığı çabucak atarak kabarık ve kontrolsüz 1 öfkeyle kadına “Sen, sen burada ne arıyorsun, evime nasıl girdin, eşyalarımı mı karıştırıyorsun, ne sebepten, ne hakla, o elindeki de ne, senin bu yaptığın suç bunu bilmiyor musun?” diyerek bağırmaya başladı.

Kadın tek kelime etmedi.

Ne söyleyeceğini bilemedi. Defteri aldığı yere bıraktı. Sanki adam yatak odasının önünde dikilip durmuyormuş gibi odadan ve sonrasında evden çıkmak üzere kapıya yöneldi, yorgun 1 mutsuzlukla “Ben gitmeliyim” diyebildi.

Adamın öfkesi 1 daha kabardı, “Dur bakalım, sen nereye gittiğini sanıyorsun? Buraya neden geldin, bu evin hali ne böyle, amacın ne senin?” diyerek kadını kollarından tutarak hırsla sarsmaya başladı. Kadın, ince narin dalı beklenmedik 1 fırtınaya tutulmuş 1 gül gibi sarsıldı. Kafası sarsıntıyla duvara çarptı. Bembeyaz duvarın üzerinde sanki kıpkırmızı 1 gül açtı. Kadın acıyla fısıldadı, “Lütfen müsaade et gideyim. Özür dilerim. Çok yanlış 1 fikirdi doğum günün için buraya gelmem ve ve ben gitmeliyim. Bence biz iyi 1 çift de olamadık zaten. Çok farklı insanlarız bana kalırsa. Hoşça kal” diyebildi sarsıntıdan arta kalanlarıyla.

Adam, az evvel öfkeyle bağıran kendisi değilmiş gibi 1 anda durgunlaştı ve tekrar tekrar mırıldanmaya başladı; “Sen benim bahçemin 1 gülüsün. Ben seni çooook sevdim. Böyle olması gerekmezdi.”

Kadını kollarından sarsmayı bırakıp kendi kollarının arasına aldı. Kadına sımsıkı sarıldı. Kadını içine çekercesine, nefesini kesercesine, boğarcasına sarıldı. Sıkı. Sıkı. Daha sıkı. Kadın 1 gül dalı değildi. Öyle olsaydı; belki dikenleri, kendisini adamdan korumasını sağlardı. Kadının başı adamın kalbinden yana düştü, taç yaprakları andıran saçları adamın avuç içlerine döküldü..

Nurdan Yılmaztürk

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

2 Yorum

  • Cevapla Nimet Canbayraktar 10 Mayıs 2020 at 13:57

    Çok güzeldi. Bu öykünün arkasını siz yazın diyor Nurdan Hanım. Keşke daha sık yazsanız. Kucak dolusu sevgiler.

    • Cevapla Nurdan Yılmaztürk 13 Haziran 2020 at 11:48

      Nimet Hanımcım. Adınız gibi 1 yazar için nimet 1 okursunuz da. Söz daha çok yazacağım. Öykülerin sonunu siz hayal ettiğiniz gibi tamamlayın 🙏😊🤗

    Cevap Yaz

    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan