Aşk ve Farkındalık Feminizm ve Kadına Şiddet

Sıradaki Kim?

19 Aralık 2019

Yazı: Sıradaki Kim? | Yazan: Ateş Karadeniz

Saat gece üç suları…

Topuklu ayakkabılarımın, ıslak asfaltta çıkarttığı ses haricinde hiçbir şey duyamıyorum. Hiçbir şey düşünemeyerek gecenin kör karanlığında sadece yürüyorum. Havadaki metal kokusu midemi bulandırırken sendeliyorum. Tüm bunlara rağmen adımlarımın hızı bir yerlere yetişme isteğimden değil. İçimde en ufak bir acele yok. Aksine, öyle durağanım ki hissettiğim acının ruhumun en alt katında sallandığını hissediyorum.

Büyük kara bir boşlukta.

Birkaç saat öncesi gözlerimin önünden geçerken, sadece tek bir lambayla aydınlanan ve iki yanı evlerle kaplı bir sokaktan geçiyorum. Bu sokağa dönmeden öncesi zifir ve vahşet. Bu, herkesin uyuduğu sokağa girmeden öncesi kan ve revan. En sevdiğim arkadaşımın evinden çıkıp kendi evime dönerken hayatımın böyle sonlanacağı hiç aklıma gelmezdi. Dünyanın dönek düzeni ayaklarımın altından kayarken ileriye attığım her adım beni geriye götürüyor gibi hissediyorum. Geriye gittikçe zihnim düştüğüm yere dönüyor ve neden bu hale geldiğimi sorguluyorum.

Zihnim bir sokak öncesine gidince, zaman kendini dakikalar öncesine sardı ve gücüm bir bitişin başlangıcıyla son kez yüzleşmek için bir daha kalkmamak üzere beni yere yığdı. Her şey olup bitmeden öncesine gidersek diğer tüm insanlar gibi kendini hayatın getirdiği zorluklarla savaşmaya adayan bir insandım.

Dünya üzerinde yaşamış ve yaşayan tüm kadınlardan biriydim.

Günde sekiz saatten fazla çalıştığım bir işim, haftada bir gün iznim, annem ve babam, arkadaşlarım ve herkes gibi bir sevgilim vardı. Yorgunluklarımın içinde kendime ayırdığım zamanları, sevdikleriyle paylaşmayı seven bir ruhum ve henüz ölüme kimseyi teslim etmediğim için şükürlerim vardı.

O zamanlar başıma gelen bu olayı defalarca haberlerde görmüş ve üzüntüyle seyretmiştim. Şimdiyse üzüldüğüm insanların yerinde ertesi günün gündem başlığına yazılıp birkaç gün içinde unutulacağım bir son yaşıyordum.

Saat 02:45’te arkadaşımın evinden çıktım. Kapıda tam ayakkabılarımı giyerken saat gözüme takılmıştı. Hatta zaman ne çabuk geçti fark etmeden, diye bakıştık bile. Ruhunu sevdiğim bu kadın ilkokul arkadaşımdı ve eski eşiyle yaşadığı velayet davası sıkıntısına destek olmam için benden bir kahvelik uğramamı rica etmişti. Saat bir gibi işten çıktıktan sonra evine gittim. İki buçuk yaşındaki oğlu çoktan uyumuştu ve arkadaşım onu uyuttuğundan beri ağlıyordu. Yeni işten çıkarıldığı için sıkıntıdaydı, hatta bu durum davaya yansıyacak diye aklı çıkıyordu. Tek korkusu, oğlundan uzak kalmaktı. Geride kalan hiçbir sıkıntının, ona bunun kadar acı verebileceğini sanmıyorum.

Biraz dertleştikten sonra üç sokak ilerideki evime gitmek için ayaklandım. Kalmam için ısrar ettiyse de kendi evim dışında bir yerde uyuyamazdım. Ilık bir duş aldıktan sonra yatacak, yarınki izin günümde de erkek arkadaşımı görecektim. Onunla üniversitede tanışmıştık, benden üç yaş büyüktü; otuz iki yaşındaydı. O zamandan beri birlikteydik. Hiç evlenmeyi düşünmedik çünkü küçüklüğümden beri evlenenlere saygı duysam da hiç böyle isteği olan bir insan olmamıştım.

Benim ruhum her zaman bir kuş kadar özgür olmalıydı, en azından ben hep buna inandım.

Arkadaşımın apartmanından çıkmıştım, etrafta kimseciler yoktu. İlk sokağı geçtiğimde temiz giyimli diyebileceğim bir adam yan sokaktan yanıma geldi. Daha önce duymadığım ve şu anda da hatırlayamadığım bir sokağın ismini sordu.

“Oraya nasıl gidebilirim?”

Hiç art niyet aramadım, o yüzden bilmediğimi ve bir üst sokağın sonundan geçen bir taksiciye sorabileceğini söyledim. Gülümseyip teşekkür etti, haliyle ben de teşekkürünü alarak gülümseyip rica ettim. Aslında adımlarım onun cüssesine göre fazla yavaştı ama o nedense arkamda kalmıştı. Bir an için beni izlediğini düşünsem de bunu sorgulamadım. Ilık bir duş ve ardından uyumak istiyordum. Vücudumun dinlenmeye ihtiyacı vardı.

Birkaç adım ilerledikten sonra arkamdan seslenerek bana adımı sordu. Cevap vermeden ilerlemeye devam ettim. Kötü niyetinin olmadığını söyleyerek birkaç adımdan sonra ısrarla soru sormaya devam etti. Hızlandım; çıktığım sokakta ne yazık ki sadece ileride yanan bir elektrik direğinden başka hiç ışık yoktu. Kalbim çarpmaya başladı. Telefonumu çıkmadan çantama koymuştum. O an almaya kalksam, koşarak yaklaşır mı diye düşünürken buna hiç yeltenmedim. O da hızını arttırarak aramızda birkaç adım mesafeyle konuşmayı sürdürüyordu. Sonra;

“Ee yeter” dedi. Kolumdan çektiği gibi beni olduğum yerden geriye savurdu.

“Madem konuşmayacaktın o zaman neden gülümsedin. Niye öyle süzdün beni? Hepiniz aynısınız işte.”

“Ne diyorsunuz beyefendi” diyebildim titreyen çenemle.

Geçtiğim sokaktaki tüm evler kentsel dönüşümdeydi ve ileride görünen apartmanlardaysa hiç ışık yoktu. Kaldı ki bunca yıldır duyduğum ve inanmadığım “basiret bağlanmasını” yaşıyordum. Çığlık atmam ve bunu yaparken var gücümle kendimi savunmam gerekiyordu ancak karşımda duran bu hadsizliğin şokunu bir türlü üzerimden atamıyordum. Ki zaten bana çok uzun gelen zaman sadece saniyelerden ibaretti. Beni tuttuğu gibi yere fırlattı. Başımı birkaç saat önce yağan yağmurla ıslanan asfalta çarptım. Tüm dengem değişmişti. Ben yerde sırt üstü yatarken hızla üzerime çıkıp belinden bir bıçak çıkardı.

O an hep dedikleri gibi hayatım gözlerimin önünden geçmedi. Tüm düşündüklerim yerini büyük boşluklara ve kurtulamadığım korkulara bıraktı. Saniyeler içinde atmak istediğim çığlıklarımın sessizliği tüm bedenimi uyuşturmuştu. İlk darbeyi saplarken, “Hepiniz aynısınız işte” dedi.

“Kıymet bilmeyen mahluklar.”

Bu sözcükler ağzında tekrarlanırken, o ipini koparmışçasına darbelerini indiriyordu. Dördüncü bıçak darbesinden sonra acı hissim azaldı. Bunca yıl koruduğum şuurum kendini karanlığa bıraktı. Ruhum karanlığa teslim olurken düşündüğüm tek şey şuydu;

“Peki bunca yıl öğrendiklerim ne oldu şimdi? Sevdiklerim, kalbim, başardıklarım ve yanlışlarım bunca yılı boşuna mı yaşadım ben? Ağlayarak uyuduğum geceleri, mutlulukla uyandığım sabahları, bin kere düşsem de yaşamak için kalkışlarımı ve bitmeyen umutlarımı bu yüzden mi korudum ben? Vahşi bir ölüme heba olmak için mi?”

Ruhum karanlıktan döndüğünde ayağa kalktım.

Canımı sebepsiz yere alan adam ortalarda yoktu. Bedenimse yerde kan revan içinde öylece yatıyordu. Bir an için bambaşka bir yere giderek canımı alan o kişinin birkaç saat öncesine tanık oldum. Bu benim için bir anıyı hatırlamak gibi garip bir histi. Şiddetinden kaçmaya çalışıp boşanmak isteyen karısını aynı benim gibi öldürdüğünü gördüm. Çok güzel bir kadındı; bunu ruhu göğe yükselirken bana acılı gözlerle bakarken fark ettim. O anneydi, benimse çocuğum yoktu. Aynı hiçe sayışla, ikimiz de bir caninin karaktersizliğine kurban gitmiştik.

Görüntü bir anda silinince, bıçakları saplarken tekrarladığı sözler geldi aklıma:

“Kıymet bilmeyen mahluklar.”

Bunu kendine söylüyor olmalıydı çünkü göğe yükselmeye hazırlanan ruhumun tanıklığında, ikimizin ve öldürülen tüm kadınların bu hükümle alakası yoktu. Hatta hiçbir hükmün cezasının, yaşayan bir canı almaya, onu dövemeye, hırpalamaya lüksü yoktu. Kadın olmak ne ara şanssızlığa bu kadar denk düştü bilmiyorum. Şanssızız çünkü gelişime açık olamayan toplumun, haberlerde görüp birkaç gün üzüldüğü, vahşi bir ölümle unutulmaya mahkûm edilmiş insanlarız.

Ruhum asfalt üzerinde yürüdükçe önce sesler yok olmaya başladı. Karşıma çıkan ilk sokağı döndüm. Rüzgârın esintisi kayboldu tek duyduğum topuklu ayakkabılarımın adımlarıma denk, hayali sesiydi. İki yanı apartman kaplı sokağa yapışan egzoz kokusu yok olmuştu. Tek duyabildiğim ölmeden önce son duyduğum kokuydu. Kanımın bunaltıcı metal kokusu, öyle fazlaydı ki bir ara tadını bile hissetmiştim.

Her şeyi hatırladığım yerde ruhum, yığıldığım asfalttan yükselmeye başlarken, çok geç bir şekilde apartmanlardaki insanlar bir sokak geride kalan bedenimin başına toplanmıştı. Benimse, yavaşça gökyüzüne çekilirken duyduklarım ölümümden daha acıydı.

“Ah be kızım bu saatte sokakta ne işin var?”

“Bu kadar kısa etekle de sokağa çıkılır mı?”

“Yazık! acaba neden öldürüldü?”

“Ambulans çağrın biriniz. Belki yaşıyorsa neden olduğunu anlarız.”

Tek istedikleri tanık oldukları vahşetin nedenini bilmekti.

Belirli bir saatte evde olmamam onlar için nedendi. Etekle sokağa çıkmam onlar için nedendi. Bu tarz gerekçelerin öldürülmeye yetmeyeceğini düşünen insanlar, sözlere dökmeseler de aldattığıma karar kıldılar. Bazılarıysa seks işçisi olduğumu düşünerek böylesi bir ölümü bana reva gördüler.

Bir kadına, bir insana, yani bir canlıya ölüm yakıştırmak ve bir nedene dayandırmak bu kadar kolay mı? Tüm bunları düşünürken ruhum acıyla yanmaya başladı. Böylesi kör insanlarla yaşamaktan utanç duyarak gidiyordum dünyadan. Aklımda kalanlardaysa annem ve babam vardı. Haberi aldıklarında kahrolacaklarını biliyorum. Peki ya sevgilim kalbimdeki aşkım, duyunca yıkılacak. Kendimi geçtim; peki öldürülen diğer kadınının iki çocuğu, onlara ne olacak?

En acı olansa, arkamdan atıp tutanlar ve suskunluğuyla sessizliğime ortak olanlar, benimle birlikte öldüklerinin farkında değiller.

İnsanların hayatlarına ölüm gelmedikçe, başına gelip o acıyla yanmadıkça böyle bir şeyin nedeni olamayacağını niye anlamıyorlar? Hata ne olursa olsun öldürmek ve öldürülmek, gerçekten vasıfsız insanlar için bir nedene cevap mı?

Cennetime ulaşmadan önce, en başından beri ruhumda yankılanan o tek soruyla sarsıldım. Ölmeden önce bu tarz haberleri görürken, kendime hiç sormadığım o soruyu mecburi bir isteksizlikle görüyor her şeyden soyunup dünyevi anlamda sadece bu soruya bürünüyordum.

“Peki ya şimdi sıradaki kim?”

Her an ölümle burun buruna olan kadınlar şu an yataklarında uyuyorlar. Katledilen onca ruhsa gökte benimle birlikte yükseliyor. Onlar da hayatlarını, sevdiklerini, isteklerini bırakıp hâlâ farkındalık yaratmayan insanlardan uzağa, cennete uçuyorlar.

Lütfen artık farkında olalım, farkındalık yaratalım. Unutmayalım sessizliğimiz bir sonrakine davetiye niteliğinde…

Ateş Karadeniz

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

2 Yorum

  • Cevapla Beril Erem 19 Aralık 2019 at 22:35

    Ah Ateş’im! Nasıl doluyum bu konuda! Sabaha kadar yazabilir ve konuşabilirim…
     
    “Ah be kızım bu saatte sokakta ne işin var?”
    “Bu kadar kısa etekle de sokağa çıkılır mı?”
     
    Bu aslında kadının, erkeğin zihnine soktuğu dekolte bir kadın imajından başka bir şey değildir de, nedir?
     
    Eksik etek, aşifte, tam bir yosma, sana layık değil, ailemize layık değil, helal süt emmiş kız!….Bunlar annelerimizden, teyzelerimizden, tanıdığımız kadınlardan duyduğumuz kadın betimlemeleri. Çoğu da bilmeden, tanımadan, hatta görmeden yapıştırılan etiketler.
     
    Bunları duyarak büyüyen bir erkek neslinden, kadını tanıması, bilmesi, anlaması nasıl beklenir ki zaten..
     
    Kadın cinsinde bir birey olabilmek için, kim olduğumuzu sorgulamalı, hayatı sorgulamalı, yaşamı sorgulamalıyız. Gerçek bilginin peşinden gitmeli, kılavuzumuzu o bilgilerden oluşturmalıyız ki; biz kendimizi donattıkça, evlatlarımız da bize benzesin. (Çocuklar 8 yaşına kadar temel karakter edinimlerini onlara bakan birincil şahıslardan edinirler.) Yani armut dibine düşer.
     
    Kadınlar (evlenmeden önce elbette!!!) öğretim hayatlarını erken terk etmek zorunda kalsalar dahi, kişisel eğitimin, gelişimin asla bitmediğini, tarladayken, mutfaktayken, uyumadan önce, uyanınca bile okuyarak devam edebileceklerini unutmalılar! Ve bunda ısrarcı olmalılar. Ancak okuyarak vicdan terazisini adil bir dengede tutabilirsin çünkü.

    • Cevapla Ateş Karadeniz 25 Aralık 2019 at 18:40

      Ben de aynı şekilde düşünüyorum ablacım. Maalesef bu noktada kadının düşmanı kadın gibi oluyor. Dediğin gibi kadın her zaman okumalı ve kendi değerini bilerek yaşamalı ki bunu hem kendisi hem de tüm kadınlar adına çocuklarına öğretebilsin.
       
      Daha bilinçli, daha anlayışlı ve sevgi dolu bir gelecek için hala ümidim var. Bu yüzden yazmaktan hiç vazgeçmeyeceğim.
       
      Bu değerli yorumun içinse çok çok teşekkür ederim.

    Cevap Yaz

    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan