İndeks
Milou | Bölüm 1
Rus | Bölüm 2
Tayyareci Fethi Bey | Bölüm 3
Kemancı | Bölüm 4
Kötünün Kötülüğü | Bölüm 5
Hep Beraber! | Bölüm 6
Singerci Osman | Bölüm 7
Nereden Nereye | Bölüm 8
Milu Kaldı Geriye | Bölüm 9
Yorganın üzerindeki ağırlığın bacaklarında neden olduğu tatlı uyuşma hissi ile uykudan sıyrılarak gözlerini araladı, ahşap tavanda gezdirdi, tıkırdayan yağmur sesini dinledi. Lâkin kafasının içinde Duman’ın Köprüaltı şarkısı, ağzında akşamdan kalma şarabın tadı.
Hadi gel, buluşalım
Eski köprünün altında
Kimseler görmesin
Mehtaba karşı uzanalım
Eski köprünün altında
Kimseler bilmesin
Kimseler duymasın
Başını yastıktan kaldırmadan ağırlığın sebebini tahmin etmeye çalıştı. Elbette Yoşi olmalıydı bu. Üç renkli sarman kedileri. Ardından sağa doğru çevirdi başını, duvardaki aynadan yatağın bir ucunda kıvrılmış hâlâ uyuyan Badem’i gördü. Yerde elektrik sobasının tek çubuğu yanmaya devam ediyordu. Yaşça en büyük olmakla birlikte cüsse olarak en ufakları Mirket elbise dolabının üzerindedir mutlaka. Bayılıyor oraya.
Türkân’ın henüz işe gitmemiş olabileceğini düşünerek yattığı yerden uzata uzata havladı.
“Avavavavavavavav”
Ne gülüyorsunuz? Çok mu komik? Sonuçta köpek sevgisi böyle bir şey işte. Yani Kemal’in sevgisi böyle. Gerçi Türkân da farklı sayılmaz. Daha Badem’i bulmadan önce evin içinde “Avavavavavvavavav” diye dolaşmaya başlamışlardı zaten. Hayvan delisi olan Türkân’a göre de gayet normal bu durum. Kendi normalleri. Tekrar havladı.
“Avavavavavavavav”
Dinledi, cevap gelmedi. Türkân gitmiş olduğuna göre hava artık aydınlanmış olmalıydı, oysa oda hâlâ karanlıktı. Yataktan kalkası gelmedi. Yorganın üzerindeki ağırlığı rahatsız etmemeye çalışarak yan döndü, yatmaya devam etti. Elini komodinin üzerinde gezdirerek telefonunu buldu. Aydınlanan ekranda 09.10 yazıyordu. Yataktan kalkmak için özel bir gerekçesi yoktu. Deniz geldi aklına. Deniz n’aptı acaba? İstanbul’a dönmeye kesin karar verdi mi? Deniz’i arayayım bi’ ara diye düşündü Kemal.
Yorganın altında yan dönerken bacaklarının üzerinde hareketlenen Yoşi ağır adımlarla burnunun ucuna geldi, kokladı. Kemal elindeki telefonu yeniden komodinin üzerine bıraktı. Yoşi burnu ile dürterek yorganı kaldırmasını istedi. Ardından içeri girdi, koynuna kıvrıldı. Uyku kokuyordu.
Yoşi koynunda, Badem yatağın ucunda, Mirket dolabın üzerinde. Herkes yerli yerinde. Yağmur damlalarının çatıda ve odanın ön tarafındaki terasta çıkardığı sesleri dinleyerek yeniden uykuya daldı.
* * *
Uyandığında yağmur kesilmiş, perdelerin arasından ışık sızıyordu. Bu sefer de yorganın altında Yoşi’nin üzerine yattığı kolu uyuşmuştu. Zamanı böyle durdurmak isterdi. Ki durdurdu. Sonsuza kadar değil elbette, birkaç dakika. Yetmez ama evet.
Kendi kendine güldü. Bu sıkıcı şakalardan vazgeçemiyordu. Neyse ki duyan yok.
Hafifçe yorganı kaldırdı, uyandığını fark eden Yoşi gözlerinin içine bakıyordu. Allah’ım ben bunun için ölürüm diye geçirdi içinden. Sıcak sever Yoşi tam bir koyunaltı kedisi olmuştu.
Hadi gel, buluşalım
Eski yorganın altında
Kimseler görmesin
Kafasının içi Kemancı. Olduğu yerde gülerek sırtüstü döndü. Yoşi yorganın altından çıktı, sırtını kamburlaştırarak gerindi, yataktan aşağı atladı. Kemal Badem’e bakındı, yerde minderinin üzerinde kıvrılmış, gözleri ile kendisini izlediğini gördü. İlk heceyi uzatarak yavaşça seslendi.
“Badem”
Badem minderinin üzerinde gerindi, esnedi, patilerini gözlerinin üzerinde gezdirerek kendi kendine yalandı. Böyle seslenilerek çağırılmak hoşuna gidiyordu hayvanın. Bu sefer hem ilk hem de ikinci heceyi uzatarak seslenmeye devam etti.
“Baaadeeeeem”
Badem olduğu yerde kalktı, önce aşağı bakan köpek pozunda öne doğru esnedi, sonra başından kuyruğunun ucuna kadar bütün vücuduyla tıkı tıkı tıkı titredi. Ancak üçüncü seslenmeden sonra, o da “lütfen” yatağa çıktı. Kemal yumuşak bir sesle uzata uzata çağırıyor, Badem de yorganın üzerinde kıvrıla kıvrıla yanaşıyordu.
Yoşi gibi değildi o. Öyle sarılıp uyumak falan ona göre değildi.
Yine de yeterli mesafeye yaklaştığında uzandı, yakaladığı gibi yanına çekti. Sarılıp kokladı. Köpek gibi kokmuyor bu çocuk, hem de hiç. Mecbur kalmadıkça yıkamamalarına rağmen. Ki o da ancak ya yağmur sonrası parkta çamurlara bulanmış olacak ya da üzeri toz toprak olarak eve gelecek, o zaman. Kendiliğinden temiz, temiz kokuyor. Bir de hiç havlama huyu yok. Mecbur kalmadıkça yani. Kemal ondan çok havlıyor. Köpek değil, insan bu diye düşündü.
Yan taraftan gelen düşme sesi ile ikisi de bir an irkildi. Dolabın üzerindeki Mirket önce komodine, oradan yere atlamıştı. Mirket’in hele, bu yatak oynaşmaları ile hiç işi olmazdı. Onun sevme sevilme vakitleri farklıydı. Doğrudan Türkân’ın giderken açık bıraktığı küçük elektrik sobasının karşısına geçti, kedi yogasını yapmaya başladı.
Kollarının arasında bu kadar dayanması bile mucize olan Badem silkinerek kendini kurtardı, yere atladı. Bir kere daha tıkı tıkı tıkı titredi, sobanın karşısındaki Mirket’ten sabah sabah dayak yememeye dikkat ederek dönüp Kemal’e bakmaya başladı. Bu bakışları anlamak için alim olmaya gerek yok.
“Hadi ama. Çağırdın, ben sana geldim, hadi artık kalk sen de…”
Yattığı yerde kollarını bacaklarını bir kere daha sonuna kadar açan Kemal, vücudunun üst kısmını sabit tutup, alt kısmını önce bir yanına, sonra da öbür yanına döndürerek belini ve sırtını esnetti. Sonra ağır hareketlerle yattığı yerden doğruldu. Nihayet, sabırsızlıkla peşinde dolanan Badem’le birlikte banyoya yöneldi.
Elini yüzünü yıkayıp dişlerini fırçalarken aynadaki haline baktı. Göz kenarlarındaki kırışıklıklara takıldı. Tamam, yaşına göre oldukça genç gösteriyordu ama bunun zaten yarısı genetik. Ayrıca artık herkes yaşına göre genç gösteriyor. Ya da ona öyle geliyor. En azından biraz kendine dikkat edenler öyle, yalan mı? Yine de memnun olmadı aynadaki halinden. Gözlerinden, göz altı torbalarından. Kendi kendine söylendi.
“İçmiycem artık.”
Döndü banyodan çıktı. Badem koridorda bekliyor, banyoya girmiyordu. Aslında bunun güzel bir şey olduğunu düşünebilirsiniz ancak hiç de öyle değil. İlk zamanlar eve kaka yaptığında ceza olarak bir süre karanlıkta banyoya kapatmıştı çocuğu. Bağırıp çağırmaktan, dövmekten iyidir diyebilirsiniz. Değil. Yani onlar da değil, bu da değil. Çözüm kızmak değil.
Şimdi yıkanması gerektiğinde de banyoya girmek istemiyor tabii çocuk. Haklı. Çünkü ceza zannediyor.
Artık Badem bir kabahat işlediğinde üzüldüğünü belli ediyor, bir süreliğine küsüyor çocuğa. O da anlıyor bir hata yaptığını. Bu kadar. Lâkin aklınızda olsun, küsmek, sevgi iletişimini kesmek de en büyük ceza. Onun için çok da uzatmamak gerekiyor.
Zaten birlikte yaşamaya başladıklarından beri -ki bir seneyi geçmişti- onun Badem’i eğittiğinden daha çok pasif direnişleri ile Badem onu eğitmişti. Artık gülümseyerek kabul ediyor bunu.
Hadi geeel, buluşalım…
Kafasının içi…
* * *
Bir türlü kış yapmadı bu sene. Birkaç sefer yağmur, üst üste birkaç gün rüzgâr, o kadar. Her yağmurdan sonra da pırıl pırıl gökyüzü ve güneş. İstisnasız. Bütün aralık ayı günlük güneşlik geçti desek yalan olmaz. Belli ki ocak da öyle geçip gidecek. Kemal’le Badem’in öğleden sonraları da parkta, sahilde, yürüyüşte haliyle.
Yerguzlar’ı, Milou’yu hızlı geçtiler, kafe doluydu, kalabalık edip yer işgal etmek istemediler. Deniz’i aradı yürürken bir yandan. Açılmadı telefon. Arar o beni sonra diye düşündü. Parka vardılar. Şehit Fethi Bey Parkı deniz ve çimen kokuyordu. Kemal’in kafasının içinde hâlâ Duman. Parkın Hayal Kahvesi tarafına vardıklarında Mehmet Hoca’yla Şükrü Bey bir kenarda oturmuş muhabbet ediyorlardı. Zeyna ve Şiva’ya kavuşan Badem hızla onların oyunlarına katılmıştı.
Yıllarca İstanbul’da yaşamış, eski Kemancı’da çalışmış Şükrü’yü her gördüğünde 90’lı yılların Sıraselviler’i, Cihangir’i, Beyoğlu sokakları geliyordu aklına. Hatırlanacak, anlatılacak o kadar çok şey var ki. Kemal, Köprüaltı Kemancı’dan ziyade, Sıraselviler dönemine yetişmişti. Üniversite yılları. Ne gruplar çıkıyordu ama. Şebnem Ferah’lı, Özlem Tekin’li kadın rock grubu Volvox’u ilk orada izlemişti canlı olarak. Güçlü müzikleri ve sahneleriyle yıkıyorlardı ortalığı. MFÖ’ler, Teoman’lar say say bitmez. Erkin Koray’ı da Kemancı’da görmüştü ilk ve son kez. Ah be, kimler geldi geçti o Kemancı’dan. Dünya çapında rock ve heavy metal grupları Metallica’nın, Alphaville’in hatta bir dönem The Cranberries’in bile Kemancı’ya geldiği nasıl unutulur?
Kemancı’yı bu ülkenin underground müzik kültürünü oluşturan mekanların başına yazmalı.
Düşünsenize 90’ların başı, Michael Jackson’ın, Madonna’nın, Iron Maiden’ın, Guns’n Roses’ın Türkiye’de stadyum konseri verdiği zamanlar. O ayarda sanatçılar artık Türkiye’ye gezmeye bile zor geliyorlar.
Nereden nereye?.. Belki bir dönem birbirlerini tanımadan Kemancı’da yan yana bira içen insanlar şimdi Fethiye’de parkta birlikte köpek gezdiriyorlar. Ve ikisi de Şehit Fethi Bey Parkı’nın girişine yakın açılan Hayal Kahvesi’nin şimdilerde misafir ettiği arabesk sanatçılardan muzdaripler. Konu döndü dolaştı oraya geldi. Şükrü, Kemal’e göre biraz daha anlayışla karşılıyordu bu durumu.
“Bak şimdi Kemalcim, geçen bu Hayal’in müziklerinden şikâyet ettik, sonra Kemancı falan andık ya, sen ne kadarına yetiştin bilmiyorum ama Kemancı ilk Galata Köprüsü’nün altında doğdu. Daha o zaman Hayal Kahvesi falan yoktu. Hatta ilk başta öyle bar da değildi.”
“Öyleymiş. Dinledim ben hep bunu ama yetişemedim ben o döneme. Sıraselviler’i biliyorum ben.”
“Bak sıkılmazsanız anlatayım ben biraz size.”
“Ne sıkılması Abi, bilakis…”
Mehmet Hoca’nın da canına minnetti. Bayılıyordu o zaten böyle eskileri dinlemeye.
“Sıkılmak olur mu Şükrücüm, hadi başla, hadi.”
“Bakın şimdi o eski Galata Köprüsü’nün şöyle bir özelliği vardı, iki yakayı birbirine bağlardı. Bi’ kere İstanbul deyince zaten şimdi Avrupa Yakası olan yer anlaşılırdı. Galata Köprüsü iki yakayı birbirine bağlardı ama o iki yaka bir tarafta Karaköy, öbür tarafta Eminönü’ydü. Üsküdar tarafını da katarsan, üç yaka olurdu. Küçük İskender falan Köprüaltı Kemancı belgeselinde çok güzel anlatır. Rahmetli. Çok severdim ya. Böyle dünya kibarı bir adamdı. Neyse, o köprünün Karaköy tarafı daha çok lokantaydı. Hani biraz daha paralı insanlar giderdi o tarafa. Böyle takım elbiseli beyler, hanımlar. Biz ise öbür tarafa, Köprüaltı’na giderdik. Hatta Kemancı’nın zeminindeki tahtalarda böyle aralıklar vardı, misina atar, o aralardan istavrit tutardık. O kadar pis bir yerdi ki inanamazdın, kediler, köpekler, fareler cirit atardı. İlk Kemancı orasıydı. Kilimler milimler vardı böyle, herkes fıçıların üzerinde otururdu. Hep gençler gelirdi üniversiteli gençler. Yandı o Kemancı. Göndereyim o belgeseli size de izleyin bakın. İzler izler ağlarsınız.”
Eskiye özlemi bitmeyen Kemal’in en sevdiği şeydi zaten.
Ara ara o dönemlerin filmlerini izlesin, demlensin, ağlasın. Şimdiden kabarmıştı içi. Başını salladı, bölmedi Şükrü’nün lafını. Şükrü Kemal’e döndü:
“Sen şimdi geçen arabesk sanatçılar çıkartıyor diye bu Hayal Kahvesi’ne kızıyordun ya, sanma ki Kemancı ilk günden itibaren Rock müzik üzerine kuruldu. İlk zamanlar köprü altında hep arabesk çalardı. Hem zaten kimseye kızacak bir şey yok, tam eğitemediğin millet; dinlemeyi bırak, kendisi arabesk olur. O tarihi Galata Köprüsü’nün altı da her türlü insanın olduğu bir yerdi zaten. Sonradan Kemancı olan mekân da bildiğin çay ocağıydı ha. Kıraathane. Millet çay-kahve içer, biz ufak ufak kolaya votka falan katar pizlenirdik sessiz sedasız. Öğrenciler gelirdi, yazar-çizer takımı takılırdı. Sonra baktılar alkol daha çok içiliyor bira satılmaya başladı. Adı da sonradan kondu.”
“Bildiğin çaycı yolda oldu Kemancı Birahanesi.”
“Bak o başlarını bilmiyorum işte pek. Ama bu dediğin 80’lerin ikinci yarısı falan olması lazım. Şimdi sene olmuş 2025, hâlâ arabesk, hâlâ arabesk. Ben anlayışla karşılayamıyorum abi.”
“Dur şimdi bak. Anla demiyorum zaten. Laf lafı açtı anılarım depreşti benim de. Biz o zamanlarda çoğunlukla köprünün Eminönü tarafında takılırdık. Paramız zaten az, hepsini biraya yatırırdık. Patates kızartması bile yemezdik, acırlardı da mutfaktan ekmek arası patates verirlerdi bize. Köprüaltı derdik biz oraya. Köprüaltı Kemancı. Bir de şöyle düşün. Internet yok. Hayat elle tutulur, gerçek. Yaşadın yaşadın, öyle hikâye falan çekip koyacak sosyal medya yok. Köprüaltı da arabeskle başladı. Sonra zamanla kasetten Led Zeppelin falan çalmaya başladı. Gençler çok istedi de ondan. Sonra sonra oldu Kemancı Rock müziğin kalbi. Adam gibi müzik dinlemek için zaten gidecek yer yoktu. Sultanahmet’ten yürüye yürüye oraya inerdik biz. Bak o dönem, Walkman’in varsa zengindin abicim. Taktın mıydı o turuncu süngerli kulaklıkları, havandan yanına yaklaşılmazdı. Yoksa -ki çoğumuzda yoktu- gider orada dinlerdin adam gibi müzik.”
“Öyleymiş abi.”
“Türkiye’de o dönem iyi-kötü rock müzik geliştiyse bunun en birinci sebebi o Köprüaltı Kemancı’dır. Orayı işletenlerdir. O kültür orada gelişti. Benim fikrim öyle yani.”
Mehmet Hoca dayanamadı girdi lafa:
“Bir kültür, hele öyle yeraltı gibi bir kültür nerede, nasıl gelişir bilemezsin Şükrücüm. Aynı şartları başka bir zaman başka yerde oluştur, alamazsın aynı sonucu. Bazı şeyler, bazı dönemlerde kendiliğinden olur. Belli ki sizin o Köprüaltı da öyle olmuş.”
“Öyle oldu, evet. Misal, genel olarak muhalif bir gençlik vardı orada ama her kafadan da insan vardı. Belirli bir siyasî angajman yoktu. Ya da ne bileyim birileri para yatırarak bir bar açıp o kültürü yaratmaya çalışmamıştı. Mantar gibi kendiliğinden gelişti o orada.”
Kemal öykündü:
“Ah be abi, çok isterdim o Köprüaltı’na yetişmiş olmayı ama o yıllarda Bursa’daydım ben, lisedeydim daha. Rock müzik, metal müzik dinliyorduk ama Kemancı’nın sadece namını biliyorduk.”
“Kemalcim, yetişebilmiş olsan sen de oranın kıymetini bilenlerden olurdun eminim. Ama bir de şöyle düşün. Acımadılar yaktılar o güzelim asırlık köprüyü. Gözümüzün önünde cayır cayır yandı gitti o mekân. Ne üzüldük biliyor musun? İlk göz ağrımız, tek yuvamız kül oldu gitti, hatıralar kaldı yadigâr.”
Mehmet Hoca da çok üzülmüştü dinlerken.
“Şükrücüm bak şimdi ben de çok üzüldüm sen anlatınca. Hiç bilmedim ben o mekânı. Böyle o zamanlar Galata Köprüsü’nü bile ancak televizyonda görürdük biz. Filmde falan denk gelirse. Kaldı ki böyle bir kültürel gelişiminden haberdar olalım. Çok yazık olmuş belli ki.”
Şükrü hem Mehmet Hoca’yı onayladı hem de Kemal’e döndü.
“Öyle öyle. Çok yazık oldu. Ama bak bir şey daha diyeyim. Allah bir kapıyı kapadı, üç kapıyı açtı. O dönem Beyoğlu, Sıraselviler silme pavyondu. Öyle rock barlar falan yoktu. Zekiler önce Pis Kemancı’yı açtılar. Andon’un bitişiğinde, Koloni’nin altında. Oranın müşterisi çok değişikti. Hippiler, berduşlar, içerisi böyle duman altı, sigara kokar, cigara kokar, havasız. Nasıl duruyormuşuz orada valla. Ama bir şey diyeyim mi, orası iş yapardı. Yani tam bir hippi yeriydi orası ama iş yapardı. Küçücük bir yerdi. Duvarlarda eski halılar, yerde kilimler. Ama bir sert müzik, dinleyemezsin şimdi. Nasıl bir müzik. Kolonlar dandik. Pis Kemancı. Sahne yok.”
Mehmet Hoca girdi lafa:
“Şükrücüm o zaman şehirler arası otobüslerde bile sigara içmiyor muyduk? Mola yerinde inince ayrı, otobüse binince ayrı içerdik. Artık kültür mü, alışkanlık mı neyse öyleydi. Barların duman altı olması normal yani.”
“Öyle öyle. Sonra Pis Kemancı yetmemeye başladı. 1993 yılında da işte o senin bildiğin Alt Kemancı’yı açtılar. Daha büyük, daha modern bir yer gerekti. Volvox çıkacak, Ambulans grubu eski rockçılar falan gelecek. Pentagram var daha. Ardından 94’te Üst Kemancı. Abicim bak şimdi o süreç bambaşka bir kültürel sıçramaya sebep oldu. Bildiğin Teomanlar, Şebnemler, Özlem Tekinler, Dumanlar falan hepsi oradan yetişti. Şimdi herkesin tanıdığı birtakım çocuklar Türkçe rock yapmaya başladıysa müsebbibi o mekândır. Öyle bir çekim merkezi oldu ki orası, pıtrak gibi rock bar açıldı sonra Beyoğlu’na. Abartmayayım ama Beyoğlu pavyon kültüründen sıyrıldıysa en önemli sebebi Kemancı’nın Sıraselviler’e taşınmasıdır. Ben öyle düşünüyorum yani.”
“Mutlaka çok etkisi olmuştur abi.”
“Ya bak daha ileri gideyim o 93’te Türkiye’ye Metallicalar falan geldiyse… Düşün bak rock müzik önce İstanbul’a sonra Türkiye’ye dalga dalga yayıldıysa… Yoksa nerde? Milletin İbrahim Tatlıses, Küçük Emrah, Küçük Ceylan dinlediği yıllardı onlar. Kemancı sayesinde müzik neymiş öğrendi o gençler.”
“Öyle abi. Mutlaka. Kendimden biliyorum. Müziğe, sahneye, o protest duruşa nasıl susamışsak, üniversite okumaya İstanbul’a geldikten sonra ilk yaptığımız şey saç uzatmak, küpe takmak, Kemancı’ya, Hayal Kahvesi’ne, Sinema Kafe Bar’a falan takılmaya başlamak olmuştu.”
“Ya bak Sinema Kafe Bar dedin, nerelere götürdün beni. Ne güzel mekândı orası, duruyor mudur hâlâ acaba? Mehmet Hocam bak böyle giriş kat bir bar, büyük bir daireden bozma. Bir odasına barkovizyon koymuşlar, daha öyle ucuz bir şey değil, alıp evine koyamıyorsun, böyle görece rahat koltuklar falan. Geceleri film gösterimleri oluyor. Alıyorsun biranı, şarabını, geçiyorsun şöyle manitanla o odaya, el ele içip film izliyorsun falan. Sanırsın İstanbul’da değil Paris’tesin.”
Kemal iyi biliyordu Sinema Kafe Bar’ı.
“Öyle abi ya. Üniversite zamanı az gitmedik. Ah be abi.”
“Ya işte onun için şimdi Hayal Kahvesi arabesk çalıyormuş falan çok takılma sen yine. Mekâncılar millet ne dinliyorsa onu çalar. Yarın burada başka bir kültür gelişir, bunlar iki günde misal, en hızlı elektronik müzikleri çalmaya başlar, ne olduğunu anlamazsın. Yeter ki bu mekanlar açılsın, yeter ki gençlerin ayağı buralara bir alışsın. Önce damlaya damlaya sonra gürül gürül bi’ akmaya başlar, kimse durduramaz.”
“Haklısın abi ya. Ne bileyim. Haksızlık ediyorum ben de belki. Zaman tanımak lazım tabii. Bi’ de daha iyisini yapabiliyorsan şikâyet etmeyip yapacaksın. Gençler daha güzel müzik dinlesin istiyorsan onun kültürünün gelişeceği ortamları yaratacaksın. Doğru söylüyorsun.”
Uzun uzun o dönemin Beyoğlu’nu konuştular.
Mis Sokak’ı, Büyükparmakkapı’yı, sonra Asmalı’yı. Anılarını yâd ettiler. Kaç kimlik değiştirmişti Beyoğlu. Bir dönem her yer türkü bar olmuştu. E göç var; Anadolu, İstanbul’a akın ediyor. Gelen insan türkü biliyor, türkü dinliyor. Her bir sokağa türkü bar açılmıştı sonra.
Kemal, Mehmet Hoca, Şükrü sohbete, çocuklar oyuna doymuştu. Hava kararmaya yakın ayrıldılar.
Eve dönüş yolunda Kemal’in kafasının içi hâlâ Kemancı. Özlem Tekin söylüyor çığlık çığlığa.
Dağları deldim, tek başıma
Çölleri aştım, bir tek ben
Erleri yendim, kız başıma
Sende yıkılmam
Devamı için tıklayınız.
01.03.2025,
Burak Süalp©





8 YORUMLAR
Burakcığım;
Yalnızca 90’lı yılların İstanbul’unda bir mekânın hikâyesini anlatmakla kalmıyor; bize (X’lere😁) gençliğimizi anımsatırken, yeni nesile de Beyoğlu’nun bir zamanlar bambaşka bir kimliği olduğunu gösteriyorsun. Bugünün gençliği, bizim yaşadığımız özgürlüğü hayal bile edemiyor; daralan sınırlarla, umutsuzluk içinde büyüyorlar 😔
Neyse… Öyküye dönüyorum. Anlatımın o kadar canlı ki Kemancı’nın zeminindeki tahtaların arasından denizi görüyorum, sanki o misina benim ellerimde.
Sadece bir öykü değil yazdıkların; anılar ve müzikle dolu bir zaman yolculuğu. Eski İstanbul’un kaybolan geceleri, sahnelerin büyüsü ve hafızalarda yer eden şarkılar…
Kalemine sağlık canım, bu nostaljik yolculuk hârika hissettirdi ✨
Sevgili baş editörüm, her bölümle senin beğenini bir kez daha kazanmak en güzel hediye. Haklısın, yeni kuşaktan Beyoğlu’nun son 30-40 yılda geçirdiği dönüşümü bilen azdır. E bir de bunun bizim yetişemediğimiz yılları var. Aslında yeterli veriyi toplayabilirsem o yılları da yazmak istiyorum.
Okur olarak o misinayı hissettiysen zaten çoktan amacına ulaşmıştır öykü. Okuyan gözlerine sağlık. Sevgiyle…
Ben X kuşağı değil Boomer kuşağıymışım, bu yüzden bu akımı bilmem sanıyorlar. Pentagram’ın 25. yıl konseri Bostancı Gösteri Merkezi’nde yapılmıştı. Benim kız Eser’le gittik. Oradakiler artık Y kuşağı. Baktılar bu adam ne iş? Onlara “Ben Pentagram’ı Kemancı’da izlemiştim, 25 yıldır bilirim” demiştim. Kızım Eser’deki havaları göreceksin. Babam Nirvana manyağıdır, Metallica, Blind Guardian, Gun’s and Roses manyağıdır yeyince arkadaşları tuş olmuştu. 😂😂
Fethiye’de Hayal Kahvesi zamanla düzelecektir. Fethiye’de her zaman eksikliğini hissettiğim şey etkinliklerin, konserlerin az olmasıydı. Yeterli sayıda restoran ve kafe var ancak iyi müzik dinlenecek yer azdı. Sadece yazın Hisar önü veya Barlar Sokağı’nı beklemek de cabası. Zamanla trend değişecektir. Artık rock müzik gençler arasında çok revaçta değil. Biraz onun da etkisi var.
Bu öykünle biz eski tüfekleri o günlere taşıdığın için teşekkürler Burakcım. 🙏
Sevgili Metin, “boomer” tanımlaması yapanlara ait olsun. Zannediyorum biz daha çok “kuşak” tanımının politik toplumsal hareketililikle adlandırıldığı dönemlere öykünen, 68 Kuşağı’na imrenen kesimiz. Bu x, y, z kuşağı tanımlamaları bana hiçbir zaman sıcak gelmedi zaten. Bizim bütün medya ve entellektüel üretim araçlarının bu tanımları çok sevmesi de sanki politize olan çocuklarını güvende tutamaya çalışan ebeveynlerin “Aman evladım olaylara karışma” yaklaşımına ne kadar da benziyor ve yakışıyor. Eminim Eser senin hem müzikal hem kültürel hem de politik birikiminle daha çok övünecektir. Ayrıca ne kadar övünse azdır.
Fethiye’miz de her geçen gün daha güzel olacaktır. Gönülden inanıyorum. Yorumun için çok teşekkür ederim sevgili dostum.
Yazdıklarını zevkle okuyorum, Burakcığım, çok teşekkürler 🙏
Şen Hanım beğenmenize sevindim. Yorumunuz için teşekkür ederim.
Sayende zaman yolculuğu yaptım Burakçım. Bizi böyle yolculuklara çıkarmaya hep devam et!
Baharcığım, güzel bir yolculuk olduysa ne mutlu bana. Beğenmene çok mutlu oldum. İyi ki varsın!