Bir Kahve Molası

Kaybolan Radyo

12 Kasım 2020

Öykü: Kaybolan Radyo | Yazan: Edibe Vural

Annem ve babam, “evlilik birliğinin temelden sarsılması” anlamına gelen ‘şiddetli geçimsizlik’ sebebiyle hatırlayamayacağım kadar uzak bir zamanda ayrılmışlar. Kendimi bildim bileli bizim evin halkı ben, abim ve annemdi. Babam yoktu, yok dediysem kendi evinde vardı. Bizim evimizde yoktu. Var ama yok…

Annem gözaltlarına siyahlık, bacaklarına varis denilen mor-yeşil çizgiler, ayak bileklerine şişlik ve bünyesine bolca stres armağan eden bir işte çalışıyordu. Sadece pazar günleri izinli olduğundan abim ve beni ancak pazarları bırakabiliyordu babama. Abim elimden tutup otobüs durağına gidebilecek kadar büyüdüğünde annemin pazarlarını berbat etmemeye başladık. Babam hiç gelip almadı bizi. Yol çok mu geliyordu acaba? Oğulları için hangi yol çıkılamayacak kadar uzun gelir ki bir babaya? Bilmiyordum, hâlâ bilmiyorum.

Yeni günlerimiz cuma günleriydi.

Cuma günleri abim okuldan koşa koşa gelirdi eve. Benim görevim onu usluca evde beklemek olurdu. O gün başıma bir bela getirmemem gerekirdi. Çünkü yapacağım herhangi bir yaramazlık babama gitmemizi engelleyebilirdi. Bunu göze alamazdım. Abimin okulu eve çok yakındı. Artık öğrenmiştim; İstiklal Marşı sesini duyduğum an balkona koşar, okuldan dağılan çocukların arasından abimi seçmeye çalışırdım.

Abim geldiği gibi okul çantasından kitapları defterleri çıkarır; yerine temiz külot, atlet, çorap, pijama ve küçük bir radyo koyardı. El ele tutuşur çantayı sırtlanır düşerdik yola. Annem bize durağın yerini, hangi otobüse bineceğimizi, şoföre kaç para vereceğimizi, nerede ineceğimizi ve en önemlisi babama varana kadar ellerimizi sıkıca tutmamız gerektiğini öğretmişti. Okulun önündeki durağa gidiyor, üstünde “Çarşı” yazan mavi otobüse biniyorduk. Bir hafta boyunca iple çektiğim o yolculuk, çocukluğun sonsuz heyecanıyla birleşince ne elim ayağım sabit duruyordu ne dilim susuyordu. Başlıyordum konuşmaya. Bir yola bakıyordum bir abime sorular yağdırıyordum.

“Abi! Babam bizi şu sevdiğimiz tatlıcıya götürür mü?”

“Götürür.”

“Abi! Babam sana o geçen hafta aldığı çizgi romanın ikincisini alır mı? Ben onun resimlerine bakmayı çok seviyorum.”

“Bilmem, yine o kırtasiyenin önünden geçersek alır.”

“Abi! Babam bize şu lezzetli tavuktan yapar mı?”

“Bilmiyorum Selim, sorma artık bir şey. Gidiyoruz işte.”

Abim her zaman benden çok daha az heyecanlı olurdu.

Bir zorunluluk olarak görüyordu sanki bu gidiş gelişleri. Ama babamın yanında eğlendiğine emindim. Onun o kayıtsızlığını kıskanıyordum. Ben de böyle olmalıydım, heyecanım bir kusur olarak görünüyordu abimin sakinliğinin yanında. Abim, annemin söylediklerinden çok etkileniyordu bence. Ben duymamaya çalışıyordum.

“Bir de baba demiyorlar mı? Ne babası be? İki dakikalık mesafede bile gelip almıyor sizi. Size bir gün bile bakamaz o. Ben size hayatımı verdim, o verebilir mi? Sizin için eşek gibi çalışıyorum. Şu halime bak. Haftada birkaç saat geçiriyor diye kendini baba zannediyor. Çok istiyorsa alsın bakalım sizi baksın. Hah, nah bakar ulan!”

Bir ton laf işte.

Duymamaya çalışıyordum ama her cümle zihnime silinmeyen bir kalemle yazılmış kalmış. Cumartesi öğleden sonra eve dönerken o heyecanlı otobüs yolculuğu anneme karşı yapılmış bir hatanın ağırlığı ile geçerdi. Suçlu iki çocuktuk biz abimle. Bizim için hayatını veren annemizle değil de bize iki üç saatlik babalık yapan babamızla eğlenmiş, gülmüştük. Sanki filmlerdeki gibi padişah ferman verecek, kötü niyetli ve davudi sesli bir adam da biz eve girerken “tez kelleleri vurula” diye bağıracaktı.

Anneme minnet duymalıydık ve bunu babamla güzel zaman geçirmeyerek göstermeliydik. Abimle hiç konuşmadan yaptığımız bir anlaşma vardı. Annem bize babamla ilgili bir şey sorduğunda ikimiz de çok uzun olmayan cevaplar veriyorduk. İyi, hiç, çok bir şey yapmadık, her zamanki gibi… Bu abimle bizim sözsüz anlaşmamızdı. Politik cevaplar vermeyi, orta yolu bulmayı, durumu idare etmeyi nabza göre şerbeti, kendi anne babasına ebeveynlik yapmayı, anne babası ayrı çocuklara sorun. Kimseye anlatmazdık babamla ne yaptığımızı…

Tahsin hariç.

Mahallede Tahsin’i gördüğüm anda dilim çözülürdü. Yanlış olmasın! Tahsin’i çok sevdiğimden yakın gördüğümden falan değil. Tahsin’in babası uzun yol şoförüydü. İki üç ayda bir ya gelir ya gelmez. Bizim mahallede durumu benden vahim bir tek Tahsin vardı. Anlattıklarıma özenecek tek arkadaşım Tahsin’di. Diğer çocukların babalarıyla olan anıları benimkileri beşe katlardı, özenen hep ben olurdum.

Ama ben özenilmek istiyordum, bu sebepten Tahsin’i seçmiştim her şeyi anlatmak için.

“Of be Tahsin babam bizi bir tatlıcıya götürdü o kadar şekerliydi ki üç bardak su içtim. Altıma işeyecektim. Akşam patatesle köfte yaptı babam, yemeye doyamadık. Tahsin, babam var ya o kadar güçlü ki abimle beni aynı anda kucağına alabiliyor. Babam bana reklamlarda çıkan kırmızı arabadan alacakmış.”

Tüm olan biteni anlatırdım Tahsin’e. Diğer çocuklara bunları anlatsam, ne var oğlum bunda, derlerdi. Ama Tahsin hep aynı imrenişle “Benim de babam gelince yaparız” derdi. Ben de Tahsin’in bu halinden zevk alır, haftanın altı günü mütemadiyen devam eden babasızlığıma merhem diye sürerdim bu özenen bakışları.

Babam da annem hakkında bir sürü laf ederdi.

Analık yapıyormuş bir de. Yemek yapmazmış, ütü yapmazmış, çamaşır yıkamazmış. Ahlâk, terbiye vermek desen hak getireymiş. Boşanmış da kurtulmuş o deli karıdan. Şu halimize bakmalıymışız, kemiklerimiz sayılıyormuş. Ulan bizi yıkamıyormuş bile. Haftada bir babam yıkamasa pislikten ölecekmişiz.

“Pislikten ölünür mü?” diye düşünürdüm babam böyle deyince. Korkardım. Ama sevgisizlik daha öldürücü oluyormuş pislikten. Babama kimse bunu söylememiş sanırım. Onu da duymazlıktan gelirdim. Ne kadar dayanabilirsem.

Esas beni heyecanla cuma gününe bağlayan şey ne tatlı, ne çizgi roman, ne o lezzetli yemeklerdi. Babam, bizi gezdirdikten sonra yanımızda getirdiğimiz küçük radyoyu banyonun küçük penceresinin kenarına koyup sesini açar, suyu ısıtır, bizi güzelce soyup döker yıkamaya başlardı. İlk ne zaman müzik dinleyerek yıkandığımı bilmiyorum, bunu ne zaman yapmaya başladık, bu alışkanlık nasıl oldu hiçbir fikrim yok. Eline aldığı ılık su dolu tası bir benim, bir abimin kafasına boşaltırdı. O sırada kulağıma hoş gelen şarkılar birer birer geçiyor olurdu. Şimdi bile bildiğim çoğu şarkı o radyoda dinlediklerimdendir.

Arada bir babam da eşlik ederdi şarkılara. Ne keyiflenirdik, nasıl mutlu olurduk. Babam öyle nazik yıkardı ki bizi, hiç bitmesin isterdim şu banyo faslı. Sabun kaçmasın diye gözümüzü kapatırdı elleriyle.

Kimse beni bu kadar koruyamaz zannederdim.

Gusül abdestimizi aldırıp havluya sarar, salonun bir köşesinde duran elektrikli sobanın önüne oturturdu sonra. Biz kuruyana kadar kendisi de yıkanırdı. Önce bizi giydirir ardından kendi giyinirdi. Bir de en sonunda büyük adamların kullandığı tıraş losyonlarından sürerdi ensemize.

“Baba gibi koktunuz” derdi. Sağ koluna beni sol koluna abimi yatırır uzun uzun bir şeyler anlatırdı. Ilık banyonun rahatlığı çoktan çökmüş olan gözkapaklarımıza bir öpücük kondururdu. Hâlâ o kokuyu bir yerlerde koklayınca uykum gelir.

Sonra bir şey oldu.

Yine bir cuma günü babama gidiyorduk. Bu kez annem bir gece önceden temiz kıyafetleri ve radyoyu bir poşete koymuş hazır etmişti. Abim gelip, çantasını fırlatacaktı. Poşeti alıp çıkacaktık. Koştuk elimizde poşetle okulun önündeki durağa. Otobüs geldi, bindik. Yine benim aklımda bin türlü soru, abimin dilinde kayıtsız cevaplar. Benim yüzümde düşlerimin heyecanı, abimin yüzünde çocukluktan arınmış yetişkin bir donukluk. İndik otobüsten. Babamın evi -hiç bizim evimiz diyemeyeceğimiz kadar bizim olmayan evi- duraktan birkaç dakika uzaklıktaydı. Zili çaldık girdik içeri. Öpüşüp koklaştıktan sonra babam sırtımızda çantayı göremeyince sordu. Hani eşyalarınız? Poşette dedim abimin boş ellerine bakarak.

“Eyvah” dedi abim.

“Sen almadın mı poşeti?”

İkimiz de birbirimizi suçladık gözlerimizle.

“Gidip bakalım mı baba?”

“Ohooo, çoktan almıştır biri. Bulunmaz artık. Unutun siz poşeti falan.”

O gün ne yediğim tatlıdan ne tavuktan ne babamın aldığı çizgi romandan zevk aldım.

O gün babam bizi yıkamadı, bir daha hiç yıkamadı. Oysa ben babamın bizi yıkamayı sevdiğini düşünürdüm. Galiba o radyo dinlemeyi severdi. Bir daha hiç o kadar nazik yıkanmadım, o şarkılar hiç öyle keyifli çalmadı, babam hiç tıraş losyonu sürmedi enseme, hiç elektrikli soba karşısında kurumayı beklemedim.

O poşetle beraber temiz külot, atlet, pijama, çorap, radyo ve çocukluğum da gitti. Bir otobüse bindi, gitti. Kızdım kendime, o poşeti kaybetmeseydik belki başka olurdu. Birkaç yıl daha yıkardı belki babam bizi. Cumaları beklemedim artık. Kendim yıkanmayı öğrendim.

Büyüdüm artık.

Sonra zaten lezzetli tavuklardan yapmaz, tatlıcıya götürmez, çizgi roman da almaz oldu. Haftada bir olan görüşmeler yerini aylara bıraktı.

Tahsin’e anlatacak bir şeyim yoktu artık. Üstelik Tahsin’in babası şoförlüğü bırakmış mahalleye manav dükkânı açmıştı.

Annem soğan, patates almaya yolladı beni bir pazar günü. Gittim ki ne göreyim? Bizim cılız Tahsin beline bağlamış mavi manav önlüğünü, babasıyla beraber çalışıyorlar. Manavın girişindeki döküntü masanın üstünde bir radyo, radyoda bir türkü, Tahsin’in babasının diline dolanmış bir nakarat.

Domatesler parlatılmış, elmalar sulu sulu, portakallar asker gibi dizilmiş, önce göze ardından ağızlara layık bir sürü meyve sebze. Benim aldığım patatesler bile çamur içinde, manavın en kuytu tezgâhından patatesleri soğanları seçtim radyodaki türkünün neşesine küfür ederek.

Tahsin’in yüzüne bile bakmadım. İğrendim Tahsin’den. Ya da patateslerden, radyolardan, babalardan ve oğullardan… Aldım elime soğanlarla patatesleri. Döndüm, var sesimle bağırdım Tahsin’e.

“Ulan oğlum Tahsiiiin! Sakın radyoyu kaybetme!”
 
 

Bu ay Bir Kahve Molası‘nda bir fincan, bir kupa, bir bardak kahvenizin yanına eşlik etmesi için Selim’in en sevdiği tatlı tadında bir öykü hazırladım. Bu öykü yüreğimin en derinlerindeki şerbetlere batırılıp çıkarıldı.
Afiyet olsun…

 
 
Edibe Vural
 
 

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

10 Yorum

  • Cevapla Süleyman Kawarh 12 Kasım 2020 at 22:15

    Yüreğinin derinliklerinden gelen bu hikaye, benim okuduğum en güzel hikaye. Kalemine sağlık güzel kardeşim…

    • Cevapla Edibe Vural 12 Kasım 2020 at 22:32

      En başından beri en yakın okuyucum ve en iyi destekçim oldun… İyi ki varsın abi!
      Tıpkı bu hikaye gibi yüreğimin en derinindesin. 🙂

  • Cevapla Demet Uncu 13 Kasım 2020 at 09:59

    Edibe Hanım çok içten, samimi ve sıcak bir hikaye idi. Hüzünlenerek ama keyifle okudum. Kaleminize, yüreğinize sağlık.

    • Cevapla Edibe Vural 13 Kasım 2020 at 11:12

      Demet Hanım yorumunuz beni çok sevindirdi. Keyifle okumanızsa beni pek ihya etti. Çok teşekkür ederim.
      Sevgilerle…

  • Cevapla Gökçe Çiçek Gönülaçar 13 Kasım 2020 at 10:14

    Edibeciğim; sen bu işi biliyorsun. Kahve değil, çay eşliğinde okudum. Muhtemelen bir de kahve ile okurum. Burnuma çoçukluğumun sıcak banyosundaki beyaz sabun kokusu geldi. Yaşattın öyküyü. Ellerine sağlık.

    • Cevapla Edibe Vural 13 Kasım 2020 at 11:14

      Gökçe ablaaa, biliyor musun aynı koku yazarken de benim burnumdaydı… Demek ki kokular da hapsoluyor bazı öykülere. Çok teşekkür ederim bu güzel yorumun için. Çok çok öpüyorum…

  • Cevapla Hüseyin Küçükkelepçe 13 Kasım 2020 at 11:00

    Çocukların küçücük dünyası, canını dişine takmış bir anne ve sevgisini başka yerlere yöneltmiş aslında iyi bir baba… Ne güzel anlatıyorsun hepimizin kıyısından köşesinden az farklarla yaşadığı hayatları.
     
    Bu şiir senin için:
     
    Yapraklar düşmede bilinmez nerden,
    Gökkubbede uzak bahçeler bozulmuş sanki
    Yapraklar düşmede gönülsüz
    Ve geceler ağır dünyamız kopmuş gibi yıldızlardan
    Kaymada yalnızlığa
    Hepimiz düşmedeyiz, şu gördüğün el düşüyor
    Nereye baksan hep o düşüş
    Ama biri var ki bu düşenleri tutuyor yumuşak ve sonsuz.
    – Rainer Maria Rilke

    • Cevapla Edibe Vural 13 Kasım 2020 at 11:18

      Ne güzel anlatmışsınız bu aile olamayan aileyi… Hepimizin var değil mi böyle küçücük ama aynı zamanda kocaman çocukluk anları… Çok teşekkür ederim bu güzel yorum için. Yorumlarınız her zaman yüzümde tebessüm ile okunuyor. İnce ve etkili şeyler yazıyorsunuz. Hele şiirler. Rilke en sevdiğim şairlerdendir, inanılmaz mutlu oldum onun bir şiirini görünce. Yüreğimin en derinlerinden çook çok sevgiler…

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 13 Kasım 2020 at 19:53

    Hani yabancılar, genç fakat bilge hatta psişik bir içgörüye sahip kişilere “old soul” diyorlar ya, öykülerini okuduğumda ben de senin için öyle hissediyorum. Bu yaşta, geçmişin tecrübelerini bu içsellikle nasıl anlatabildiğine şaşıp kalıyorum her hikayeni bitirdiğimde.
     
    Hayranınızım küçük hanım 😉

    • Cevapla Edibe Vural 14 Kasım 2020 at 11:10

      Her “old soul” için bir de “soulmate” lazım Didem Abla 🙂 Yüreklendirici yorumların, hep daha da çok yazmam için itici güç oluşturuyor.
       
      Asıl sizin çalışkanlığınız ve inceliğinizin ben hayranıyım…

    Cevap Yaz

    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan