Naftalin

Sarı Kasımpatı | Atam Kızı

10 Kasım 2020

Öykü: Sarı Kasımpatı | Atam Kızı | Yazan: Gökçe Çiçek Gönülaçar

Bu sabah kapım çalındı. Ellerinde rengârenk kasımpatılarla iki güneş çocuk duruyordu karşımda. Yanakları al al olmuş. Üşümüşler kasım soğuğunda. İçeri buyur ettim. Sabah kahvemin keyfine keyif kattılar.

Belki ben okutmadım onları ama hepsi benim öğrencim sayılır. Yurtdışında yaşayan iki kızımdan hiçbir farkları yok. Hepsi benim güneş çocuklarım.

Gözleri pırıl pırıl ay yüzlü kızım başladı önce sohbete.

“Sevmiyorum öğretmenim sonbaharı. Aslında daha çok kasım ayını sevmiyorum diyebilirim.”

“Öyle deme Aybala! Kasımda aşk başkadır kızım.”

“Bana daha çok ayrılığı, vedayı çağrıştırıyor. Tek sevdiğim yanı uzun yağan yağmurlar. O zaman sokaklarda üşüsem bile yenilendiğimi düşünüyorum. Rüzgarsız yağarsa saatlerce yürüyebilirim sokaklarda.”

“Ben de sevmezdim çocukken sonbaharı. Ama sevilmeyecek taraflarını ararsak buluruz. Bak ne güzel söyledin; sevdiğin bir tarafı da varmış.”

“Siz neden çocukken sevmezdiniz öğretmenim?”

“Vardı haklı nedenlerim. Anlatırım isterseniz.”

“Anlatın öğretmenim” dedi Atahan.

“Çok isteriz.”

“Sevmiyordum dedim ama pekâlâ seviyormuşum sonbaharı. Köyümüze giden uzun topraklı yolu, yanındaki çınarları, yağmur birden bire başladığında kaçtığımız saçak altlarını, dedemin ve ninemin bitmek bilmez kış hazırlıklarını…

O zamanlar sonbaharın sevmediğim tek yanı her detayıyla bana anlatılan kahraman Atatürk’ün ölmüş gitmiş olmasıydı çocuklar. Onun yüreğimde büyümesini bekliyordu herkes, benimse kafam buna bir türlü basmıyordu.

Beş yaşımdan yedi yaşıma kadar dedemle büyüyüp Atam hakkında her şeyi öğrendim sayesinde. Selanik doğumluydu dedem de. Atatürk gibi mavi gözlü, elinden her iş gelen, hep ileri bakan bir koca adamdı. Şimdi anaokulu dedikleri şey bana göre dedemin okuluydu. Tek katlı köy evinin bahçesindeki sedirdi benim okul sıram. O devrilmez tahta masaydı en hakiki tuvalim. İlk harfleri de orada öğrendim.

Küçük Mustafa’nın bakla tarlasında kargaları kovalamasını, altın saçlı deniz gözlü o çocuğun okulda müfettişe verdiği cevabı, ilkokulda, koşu yarışmasında tam birinci olacak iken kenardaki yaralı kuşu kurtardığı için birinciliği bırakışını…

Sonra, bütün dünyayı yenen büyük kahramanın hastalanışını, gözlerini dünyaya kapatışını ve bütün dünyanın onun arkasından döktüğü gözyaşını…

Çok üzülürdüm de böyle söyleyemezdim dedeme.

Küçük aklımla, üzüntümü yaz ayının gidiyor oluşuna bağlardım.

Dedemse bana ‘Mevsimlerin Uykusu’ adlı masalı anlatırdı. Yeryüzünün uyumaya hazırlandığını, ağaçların pijamalarını giydiğini yeni cicileri gelene kadar soyunup uyuduklarını söylerdi. Her şeyi hikâye ile anlatan mavi gözlü masal devimdi dedem benim.”

Çocuklarımın ilgiyle dinlediklerini fark edince, diyaloglarımızla anlatmaya başladım küçüklüğümü.

“Çok üzgünüm dede!”

“Neden küçük çiçeğim?”

“Yaz nereye gidiyor? Gitmesin. Üşüyorum. Bahçede oynayamayacağım. Hem çiçekler de soluyor.”

“Sen uykuya yatarken de üzülüyorsun değil mi Şerife? Gün bitti diye. Ama gözlerini açınca horoz Kamil sana günaydın diye bağırmıyor mu? Sabah olmuyor mu? Kış gidince de yaz gelecek. Hem sonbaharda da çiçekler açar. Görmedin mi kapımızın önündeki top top sarısı, moru, bordosuyla açan kasımpatılarını. Sen üzülme diye açmışlar, pıtır pıtır patlamışlar bile.”

Elimden tutup tek katlı köy evlerinin kapısının önüne çıkarırdı beni.

“Atatürk’ün en sevdiği çiçek hangisiymiş biliyor musun kızım?”

“Yoksa bu çiçekler mi dede? O zaman Atatürk’e de götürelim mi hemen?”

“Yarın kızım. Yarın sabah götüreceğiz. Onu anacağız. Teşekkür edeceğiz; bu güzel ve özgür yaşamı bize hediye ettiği için.”

“Herkes ağlayacak dede! Hem yaz gidiyor diye hem Atatürk öldü diye! Ama Atatürk ölmedi, değil mi dede? Yüreğimizde yaşadığını söylüyor babam hep. Benim küçücük kalbimde Atatürk nasıl yaşasın dede? Atatürk öldü. Köy meydanındaki Atatürk hiç kıpırdamıyor mesela.”

Yutkunuyor. Sesini ayarlamak için boğazını temizliyor. Nereden bilsin ne diyeceğini koca adam. Bir süre öylece bakıyor gözlerimin içine.

“Onu hiç unutmayalım diye oraya koyduklarını biliyorsun değil mi Şerife? Saygımızı, sevgimizi sunalım diye. Bize hediye ettiği bayramlarda onu anmaya gidiyoruz meydana. Çiçekler bırakıyoruz. O da bize gülerek bakıyor, hissediyor onu çok sevdiğimizi.”

“Biliyorum dede. Mehmet amca da öldü. Ama o özgürlük getirmedi bize. O yüzden onun yüzünü taş gibi yapıp koymadılar oraya. İyi bir şey yapsaydı, büyük bir şey yapsaydı onun da orada heykeli olurdu, değil mi?”

Beni can kulağıyla dinleyen çocuklar gülüştüler tam bu sıra.

Emekli bir tarih öğretmeninin küçük bir kız sesi çıkararak anlatıyor olması hoşlarına gitmişti.

“Çocuklar somut sonuçlar istiyorlar. Hele ben o yaşlarımda bile gözümle görmediğim dokunmadığım her şey için soru sorar, yıldırırdım onları. Dedemin veremediği cevapları da üzüntüsüne bağlardım çocuk aklımla. O ise bana türlü oyunlar uydurur, konuyu değiştirir, yumuk ellerimden tutup uzun toprak yolu yürütürdü.”

“Bak benim çiçek kızçem; senin gibi sarı sarı açmışlar görüyor musun? Ne de güzel kokuyorlar. Hadi şimdi birkaç tane koparalım babaannene verelim, mutlu edelim onu.”

Üzüntümü geçirir, beni güldürdüğü gibi babaannemi de neşelendirdi.

Dedemi kahverengi kalın gözlükleri ve gri süveteri ile gördüm o gece. Elinde kalem ve birkaç kitap. Uzak köyden arkadaşları geldi sonra. Kumda kahve pişirdi onlara. Sohbet ettiler uzun uzun. Sedirin yanında bana yapılmış özel salıncakta sallanırken dinledim onları. Anlamadığım şeylerden şikâyet ediyorlardı konuşurken.

“Bu vatan kolay mı kurtuldu Âdem Bey! Bu tarlalar, bu evler, bu vatan kimlerin olacaktı o ve askerleri olmayaydı?”

Atatürk’ü sevmeyenlerden, dediklerini yapmayanlardan, onu unutturmaya çalışanlardan bahsediyorlardı sanırım. Kabul edemedim bir türlü. Atatürk’ü tüm dünya çok sever, sevmeli çünkü! Keşke bana sorsalar diye düşündüm. Sohbet uzayınca dayanamadım artık. Kalktım yattığım yerden. Dimdik durdum. Dedemin bana öğrettiği şiirimi okudum.

Atatürk yoktu.
Düşman çoktu.
Atatürk geldi, düşmanı yendi.
Bu güzel yurdu bizlere verdi.

Çok alkış aldım. Hatta harçlık bile verdiler. Arkasından babamın öğrettiği şarkıyı da söyledim.

Sonunda da “Ölmedi, ölmeyecek!” diyerek bağırdım.

“Şerife yarın Atasına çiçekler toplayıp götürecek amcaları. O Atam kızı. Onun yolundan hiç ayrılmayacağını, Cumhuriyet için gerekirse canını bile vereceğini söyleyecek. Ama şimdi yatma zamanı.”

Görevimi yaptığımı düşünerek gururla girdim sıcak yatağıma.

Ertesi gün boyum kadar bir demet kasımpatı ile Atatürk’ümün karşısındaydım. Bir dakika sessizce durduk. Her şey durdu. İtfaiye arabası, polis arabası düdük öttürdü. Onlar öylece dururken ben hıçkırıklara boğulmuştum çoktan.

Sonra attım kendimi onca insanın ortasına.

“Uyan artık uyaaaann Atatürk. Benimle de karga kovala! Benim de salıncağım var, benimle de oyna.Ölmediysen hadi artık canlan Atatürk. Geri gel bize!”

Küçücük bedenim bu üzüntüyü kaldıramayacak olacak ki, bayılıvermişim oracıkta.

Atatürk büstünün etrafında rengârenk açan kasımpatıların yanında dedemin kucağında açtım gözlerimi. Burnumda kasımpatıların muazzam kokuları.

“Ee sonra öğretmenim. Ne oldu size ?”

“Öldüğümü sandıklarını düşündüm. Canlanıverdim birden. Bana endişeyle bakan gözlere diktim gözlerimi.

“Ölmeyeceğim ben! Atatürk’ü yaşatacağım. Bakın! Yüreğim var benim kocaman. Aklım da var benim. Aklımda da yaşatacağım onu! Herkese de onu anlatacağım!”

İşte böyle çocuklar.

Şimdi altmış iki yaşında emekli bir tarih öğretmeniyim. Atama sözüm vardı. Tuttum. Ancak daha çok yolumuz var. Rahmetli eşim, tarihe tanıklık edenleri sabahlara kadar araştırır; bulur ve yaptığı programlarla pek çok insanın güneşi tutmasına yardım ederdi. Ben de onun anısına, yıllardır düşlediğim “DİDAR” isimli kitabımı kaleme aldım. “Hasan – Mevsuf Şehitliği”’nde yatan, Çanakkale Dardanos Bataryası kahramanlarından Teğmen Mevsuf’un silah arkadaşı Hasan Hulusi Üsteğmen‘in, görmeden şehit olduğu gözbebeği kızı Didar’ı anlattığı bu hikayeyi kaleme alarak en azından Atam’a verdiğim sözü yerine getirdim.

Sizin okuduğunuzu biliyorum.

Kitabımdan elde edilecek geliri, başarılı ve ihtiyaç sahibi kız çocuklarının okutulmasında kullanılacağının umudu ile çok mutluyum. Sizler gibi tüm Atatürk aşıklarının ve iyi yüreklilerin duyarsız kalmadığını da gördüm. Daha da mutlu oldum.

Aybala ayağa kalkıp elimi öptü. Ve güzel elleriyle çizdiği Atamın portresini hediye etti bana. Evimin en güzel yerine koydum.

Umutluyum. Bizi çağdaş yaşama götürecek güneş çocuklarımdan…

***

Şerife Öztürk öğretmenime…

Üstünde hâlâ tomurcukları olan, her daim gülümseyen sapsarı bir kasımpatıdır benim öğretmenim.
Açtıkça açar solmaz yeniden dirilir.
Atam kızıdır.
Yüreğimizde Atatürk’ümüzü nasıl büyüteceğimizi bıkmadan usanmadan anlatır.

Ve hep der ki; 10 Kasımlar yas günü değil, onu anma günüdür.
Ağlama günü değil onu anlama günüdür.

Önce Atama sonra öğretmenime sonsuz saygılarımla.
Küçücük yüreklerimizde onu kocaman yapacağımıza dair verdiğimiz sözlerimizle…

 

Gökçe Çiçek Gönülaçar, Çanakkale

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

1 Yorum

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 13 Kasım 2020 at 20:49

    Bir dönem tüm öğretmenlerimiz böylesine Atatürk sevgisi ile yanar tutuşurdu. Son yıllarda ne yazık ki çok farklı tutumlarda kendilerine “öğretmen” demekten itina edeceğim insanlarla karşılaşıyorum. Ahh lütfen modern Türkiye’nin, modern ve Atatürkçü canım öğretmenleri siz kendinizi sözlerimden dışarda tutun. Sizler baş tacısınız.
     
    Şerife Öztürk öğretmenimizi ben de kocaman yüreğinden öpüyor, kitabının birçok gencin ışığı, umudu, inancı olmasını diliyorum.

  • Cevap Yaz

    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan