Hayatına sahip çıkmayı son virajda aklına getiren Derya, bulunduğu yerin tezatlığıyla içinden söyleniyordu; “Hayatına sahip çıkmış! Daha ne kadar çıkacaksam. Çıktım bak, onun için buradayım işte. Kendi gelmiş doksan yaşına. Everest’e çıkmışım hanım, oradan konuşmak kolay, aşağılara gel de oradan bak bakalım kolay mıymış…
“Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime.” “Ben geçmişe baktıkça titriyorum evladım, sen istikbalinden neden korkuyorsun?” “Geçmişimizi taşıyoruz ya yanımızda, istikbalim nereye varacak tahmin etmek zor değil. Şu anda nerede olduğumuza bakılırsa.” …
Şehrin siluetine düşen gölgeler gibi iğreti sallanıyoruz boşlukta Turgut’la. Renkler tonlarını yitirmiş. Biz de renklerimizi. Sadece birer gölge. Bir sopanın ucuna takılmış, gizli bir elin yönetiminde sadece hareket ediyoruz. Ruhumuz hapsedilmiş; ışıksız, cansız, mimiksiz.…
Gözündeki fer sönmüş, içtiği şarapların etkisiyle sarsak adımlarla etrafında bir ileri bir geri gidip geliyordu Turgut. Işıltılar saçarak gülümseyen Melda’dan alamıyordu gözünü. Onur konukluğunun hakkını veriyordu. Fotoğraflardaki ses kayıtlarını kimse dinlemiyordu artık. Çerçevelerin önünde saniye geçirmeden ilerleyen kitle, salonun ortasında şakıyan Melda’yı daha ilginç…
İndeks Karmanın Düşü: Birinci Bölüm Karmanın Düşü: İkinci Bölüm Karmanın Düşü: Üçüncü Bölüm Tripodun ayaklarını sabitleyip makineyi yuvaya yerleştirdi. Batan güneşin, denizin maviliğine oluşturduğu menevişlenmeyle beraber, gökyüzünün mavisi arasına sıkışan kent siluetini fotoğraflamaktı niyeti Turgut’un. Kişisel sergisinde mutlaka bir tane de İstanbul…
Bir, iki, üç, dört tane kılcal damar var ellerimin üzerinde. Tam orta parmağıma doğru uzanan damar şiş. Evrimsel sürecin armağanı mı acaba bu? Vücudumuzda bazı işlevselsiz yapılar evrimden sebepti. Ellerimi indirsem dizlerimin üzerine, belki kaybolacak o damar, kas mıydı yoksa o? Keşke havalandırsalarmış salonu.…
Moloz yığınlara baktıkça üst üste yıkılmış hikâyeler görüyorum. Yıkılmış ve kaybolmuş. Birbirinin aynı ya da çok farklı. Penceremden görürdüm o binayı. Her sabah, her öğlen, her akşam ve gece. Yedi katlı binanın sarımtırak cephe boyası yer yer dökülmüş. Evlerde, duvar artlarında yeterince hapis hissi…
Mendiline döktüğü kolonyayı burnuna dayayarak insanlar içinden hızlı adımlarla uzaklaşmaya çalıştı. Başkalarından kaçarken kendinden kaçtığının farkında değildi. Ürkek gözlerle etrafı izliyordu. Bir yabancı! Tüm yaşamın acemisi, bildiklerini unuttuğu, hatırladıklarının ise kocaman bir hiçliğe dönüştüğü bir yabancı. Kaçış ama nereye? Kara gözlerinde ürkek bir bakış…
Kum tanelerinin sesine kulak vermemiştim daha evvel. Üzerine bastıkça, ayağımın altında çıtırdayan buz parçaları gibi. Gövdemin ağırlığında eriyip, ılıklaşan buzla pamuk arası bir yumuşaklıkta. İçimi gıdıklıyor. Ay son dördünde. Yarım göz kırpıyor gökyüzünden. Gri mavi ışıltısının altında kumlar parlıyor. Çıplak ayak dolaşıyorum bugün. Dünyayla…
Gecenin sessizliği içinde attığı her adımın çıkarttığı ses yankı yapıyordu. Sesleri dinleyerek adımlarının uyumsuz olduğunu kendi de fark etti. Dudağında yarım ağız bir gülüşle “Sallanıyor muyum ne?” diye düşündü. Portakal çiçeklerinin mistik kokusunu içine çekerken, kokunun geldiği yöne doğru eğimlendi. Eğimlendikçe de aynı yöne…
Eski kaldırım taşları yok artık. Onlar varken, adımım çizginin ortasına denk gelebiliyordu. Şimdi, iç içe geçmiş kilitli taşların üzerinde sürekli çizgilere basmak zorunda kalıyorum. Oysa eski taşlar ne güzeldi. Adımlarımı saymanın kolaylığı vardı ve çizgilere basmamanın. Böyle anlatınca takıntılı biriyim gibi anlaşılmasın. Hoş anlasanız…
Ses mi, çiçek mi desem Işık mı, renk mi desem Sanki geçtiğim yolda bir şey unuttum…* -Şükûfe Nihal Başar Sırtından vuran güneş ışığı elindeki gergefin sol üst köşesine sivri burnunun gölgesini düşürüyordu. Yaptığı işin inceliklerine öyle dalmıştı ki Şükûfe, nakşettiği lale motifini burnunun gölgesi…
Başına örtülmüş yazma omuzlarına kayıp düşmüştü Hatice’nin. Tavandan sarkan sarı ışığın kör edici parıltısında, içindeki karanlığa iyice çekilerek başını önüne düşürmüştü. Omuzlarından düşen yazmanın ucundaki oyaları parmağının ucuyla eziyordu. Mekanik hareketler, hâlâ zamanın aktığını gösteriyordu Hatice’ye. Başını kaldırmadan içeride kaç kişi olduğunu düşünmeye başladı.…










