Köşe Yazıları

Kötülüğün Sıradanlığı – 2

2 Eylül 2019

Yazı: Kötülüğün Sıradanlığı - 1 | Yazan Sadık Aktunç

İki bölümden oluşan Kötülüğün Sıradanlığı yazısının önceki bölümü:

Kötülüğün Sıradanlığı-1 

Eichmann’ın Mahkemedeki Savunması

Adolf Otto Eichmann’ın hafızası her yoklandığında sevinç hissiyle karşılaşıldı. Zira savaşın başlangıç tarihini ya da toplantılarda alınan kararları hatırlamamasına rağmen; onu mutlu eden, örneğin aldığı terfileri en küçük ayrıntısına kadar hatırlıyordu.

Soykırım hakkındaki sorular sorulduğunda ise Eichmann cinayet işlemediğini iddia ediyordu. Görevinin, insanların huzur içinde ölmesini sağlamak olduğunu ve bunu layığıyla gerçekleştirdiğini ifade ediyordu. Hatta ötenazinin sadece gerçek Almanlara tanınmış bir hak iken, Yahudilere bu konuda ayrıcalık tanıdıklarını söylüyordu. Hatta yargılama boyunca Yahudileri tehcir için hiçbir ülkenin kabul etmediğinden yakınarak soykırımın tek sebebinin bu olduğunu öne sürecek kadar ileri gitti.

Kendisinin sadece aldığı emirleri yerine getirdiğini söyleyip görevi reddetmek için tek çıkış yolunun intihar etmek olduğunu iddia ediyordu. Aslında tek seçeneğinin intihar olduğunu iddia etse de bu doğru değildi. İmha mangalarının işten ayrılmaları oldukça kolaydı ve bu karar kendileri için ciddi sorunlar doğurmuyordu.

Eichmann’ın sadece kendine verilen emirlerle hareket ettiği iddiası da yalandı. Nitekim kendisine, 1942 yılında, aileleri Auschwitz’e gönderilen dört bin çocuğa ne yapılacağı, sorulduğunda tamamen kendi inisiyatifiyle sürülmelerini önerdi.

Pontius Pilatus

Aynı yıl düzenlenen “Wansee Toplantısı”nda tehcir, yerini zorla tahliyeye bırakmıştı. Bu toplantı Eichmann için unutulmaz bir anıydı çünkü devletin elit tabakasıyla aynı masada bulunmuştu. Onların kararını içtenlikle benimsemişti. Kim oluyordu da onları yargılamaya kalkışıyordu? Neden fikirlerini kendine saklamıyordu? Eichmann’daki bu tevazu(!) sadece Eichmann’ın barındırdığı bir özellik değildi, savaş sürerken birçok insan alçakgönüllülükten önünü dahi göremiyordu.

Bu toplantıyı unutulmaz kılan detaylardan biri de Eichmann’ın kendisini Pontius Pilatus (Suçsuz olduğunu düşünmesine rağmen İsa’yı çarmıha geren kişi. Ayrıntılı bilgi için Yuhanna 18-19) gibi hissetmesiydi. Bir süre sonra bir şeyler hissetme gereksinimi de kaybetmişti.

Kant ve Ödev Ahlakı

Eichmann savunmasını her yaptığında dinleyenleri şaşırtmayı başarıyordu. O kadar ki Kant’ın ödev ahlakına uygun davrandığını iddia ediyordu. İlk bakışta, Kant’ın tanımının muhakeme yetisine dayalı olup körü körüne itaati onaylamadığı göz önüne alınınca, Eichmann saçmalıyordu. Fakat neyi kastettiği sorulunca kategorik buyruğun tanımını eksiksiz bir şekilde dile getirdi.

“İrademin ilkesinin her zaman genel yasaların ilkesi haline gelebilecek şekilde olmasını kastediyordum.”

Nihai çözümü uygulamakla görevlendirildiği andan itibaren ise Kant’ın ilkelerine uygun yaşamayı bırakıp “hiçbir şeyi değiştiremeyeceğini” düşünerek teselli bulduğunu ifade ediyordu.

İşbirlikçiler, Aktif ve Pasif Direnişçiler

Vicdanını yatıştırmak için en etkin kullandığı yöntemlerden biri de bu işleyişe karşı çıkan kimsenin olmaması, hatta işleyişe bir tek Yahudilerin dahil olmasıydı. Toplama kamplarına gitmeyen Yahudiler’i yakalama görevi gerçekten de yine Yahudiler’e veriliyordu. Eichmann bu konuda bir nebze de olsa haklıydı. İşbirlikçilik, Eichmann’ı dahi haklı konuma düşürebilecek kadar alçak bir davranıştı. İşbirlikçiler haricinde bir de imtiyazlı olan Yahudiler vardı. Bunlar nispeten toplumda yer edinmiş kişilerdi. Mal varlıklarının büyük kısmına el konulup kendi başlarının çaresine bakmaları isteniyordu. İmtiyazlı kategorilerin en feci yanı ise ayrıcalığı reddetmeyen herkesin işleyişi dolaylı olarak kabul etmiş olmasıydı. Meselenin bu yönünü kuşkusuz görenler çok azdı.

İşleyişe karşı çıkanın olmadığı iddiasıysa Eichmann’ın kendini inandırdığı yalanlardan sadece biriydi. Örnek olarak Hollanda Yahudileri bir polis müfrezesine saldırmaya kalkışınca misilleme olarak 430 Yahudi tutuklandı. Önce Buchenwald, sonra Mauthausen toplama kampında ölümüne işkenceye tabi tutuldular. Aylarca ölüp ölüp dirildiler. Şüphesiz “ölümden beter birçok şey vardı” ve Naziler bu gerçeği kurbanlarına unutturmamak için her yolu kullanmaktan geri durmamıştı.

Anılmayı hak eden bir diğer direniş de Danimarka’da yaşandı. Danimarka 1940 yılında Naziler tarafından işgal edildi. İşgalin ardından sarı amblem konusunu açan Almanlara, bu nişanı koluna geçirecek ilk kişinin Danimarka kralının olacağını söylediler. Antisemitist herhangi bir politikada da hükümetin istifa edeceği özellikle belirtildi. Bu olaydan haberi olan binlerce insan da nişanı takıp dolaşmaya başlayınca Naziler üç yıl boyunca bir şey yapmadı. Fakat 1943’e gelindiğinde müttefikler ilerleyip, Danimarka’da da sabotaj ve direniş eylemleri artınca Naziler Sürgün Harekatı’na başlayacağını duyurdu.

Buna Danimarka hükümeti istifa ederek karşılık verdi. Olayların çığırından çıkmasını engellemek isteyen Naziler, halka istifa haberi yerine “kralın hasta olduğunu ve bu yüzden hükümetin başına geçemeyeceğini” duyurdu.

Olan bitenin farkında olan Danimarka halkı üstüne düşeni yaptı. Hasta krallarına bittabi geçmiş olsun dileklerini ileteceklerdi. Kimi bunun için bizzat saraya gitti, kimi çiçek yollamakla yetindi. Fakat sonuç olarak yollar saraya giden binlerce kişiyle doldu. İşleyiş tam manasıyla iflas etmişti. Yollar bu kadar doluyken Naziler Yahudilere ne ulaşabilirdi ne de Yahudileri sürebilirdi. (Ayrıntılı bilgi için Sivil İtaatsizlik ve Pasif Direniş – Mamatma Gandhi, Henry David Thoreau)

Tüm bu yaşananlardan sonra Danimarka’da yaşayan 7800’den fazla Yahudi’den 48’i hayatını kaybetti. Grubun yaş ortalaması göz önünde bulundurursa bu sayı oldukça düşüktü.

Antisemitizm ve İdealist İnsan

Eichmann’ı yargılamaktaki gayelerden biri de antisemitizmin boyutunu ölçmekti. Eichmann antisemitist olmadığını iddia ediyordu. Bunun için de kendi yaşantısından çeşitli örnekler veriyordu. Mesela, kendisini işe sokan Bay Weiss, yarı Yahudi sayılan kızı için Eichmann’dan yardım istemiş ve karşılık bulmuştu. Veya kendi çok bahsetmese de modern politik Siyonizm’in kurucularından Herlz’in mezarına yapılan saldırıları protesto eden gruba da dahil olmuştu.

Eichmann’a göre bu gruptaki insanlar kendisi gibi “idealist”ti. Ona göre idealist adam fikri için yaşardı. Dahası fikri için her şeyi ve herkesi feda etmeye hazır olmalıydı. O sürekli görevini yaptığını vurgularken sadece emir kulu olduğunu belirtmeye çalışmıyordu. Daha çok, ideası için her türlü fedakarlığı yaptığını dile getirip idealist olduğunu vurgulamak istiyordu.

Antisemitist olmasa da yeryüzündeki bütün antisemitistlere ibret olması için herkesin gözü önünde kendini asabilirdi. Yine de katiyen pişman değildi. Çünkü ona göre pişmanlık küçük çocuklara mahsustu. O sadece kendi görevini yapmıştı.

Mahkeme gerçeği kabullenemese de Eichmann gerçekten de ırkçı değildi ki zaten, Yahudilerin en büyük günahı yanlış bir ırktan olmaları değil, zengin olmalarıydı.

Karara Doğru

Mahkemede verilecek ceza, davanın başından beri belli olsa da Eichmann’ı yargılamak inanılmaz zordu. Kullandığı dil, beylik laflarla ve sloganlarla soslanmış resmi yazışmalarda kullanılan propaganda dili idi. Neredeyse klişe olmayan cümle kuramıyordu. Şayet kurmayı başarırsa da bu cümleyi klişe olana kadar tekrar ediyordu. Düşünme ve empati konusundaki yetersizliği diline de vurmuştu.

Hayatında öğrendiği tek şeyin, insanların asla yemin etmemesi gerektiği olduğunu söylese de savunmasını yeminli veya yeminsiz yapabileceği söylendiğinde yemin ederek yapmayı tercih etmişti. Bir yandan pişmanlığın çocuklara mahsus olduğunu ve sorumluluklarından kaçarak af dilemenin yapabileceği en kötü şey olduğunu savunmuş, diğer taraftan avukatının talimatlarıyla af mektubu yazmaktan geri durmamıştı. Eichmann için tutarlı davranmak, beylik laf edebilmek kadar önemli değildi. Onun için “güle oynaya mezara gideceğim” sözü ile “antisemitistlere ibret olsun diye, kendimi asarım” sözünün bir farkı yoktu. Her ikisi de aynı amaç için söylenmiş sözlerdi.

Eichmann’ın sonunu getiren sebeplerden biri de kendini olduğundan fazla görmesi ve göstermesiydi. Diyar diyar dolanan adsız sansız bir gezgin olmaktan sıkılmıştı. Getto sistemini kendi uygulamış, Madagaskar planını kendi bulmuş gibi dolanıyordu. Savaşın son günlerinde adamlarına güle oynaya mezara gideceğinden bahsediyordu. Fakat mahkemede ölüm cezasının sadece yöneticilere müstahak olduğunu, kendisinin kurban olduğunu iddia ediyordu.

“İyi bir hükümetin tebaası şanslı, kötü hükümetinkiyse şanssızdır” diyerek hiç şanslı olmadığını ve itaatinin suiistimal edildiğini söylüyordu. Halbuki siyasette itaat, protesto amacından yoksun suskunluk ve destek aynı şeydir.

İnfaz

Tüm söylediklerine rağmen gerçeği değiştiremeyen Eichmann hakkında idam kararı verildi. Kararı duyunca hayal kırıklığı yaşadığını belirtmekten geri durmamıştı. Çünkü mahkemede sevecen olduğu için hakimlere güveniyordu. Sevecen olarak, insan da olunacağını/görüneceğini varsaymıştı.

İnfazına başlanmadan son arzusu üzerine yollanan bir şişe kırmızı şarabın yarısını içti. Deist olduğunu özellikle belirtti. Son söz olarak idealist insanların(!) yaptığı gibi davasına atıfta bulundu. Böylece kendince son görevini de yapmış olduğu için sevinçle doldu. Bu kez ölüme gönderilenin kendi olduğunu hâlâ fark edememişti.

Son Söz

İlk bölümdeki soruya dönersek; parmağı olduğu milyonlarca cinayetten ötürü Eichmann’ın bolca karakteristik özellik bulundurması beklense de böyle bir durum söz konusu değildi.

Kendisini muayene eden 6 psikiyatrist, ona “normal” raporu vermişti. Nazi rejiminin istisnalarından olmadığına göre Eichmann esasen normal bir insandı. Ne var ki; 3. Reich koşullarında sadece ve sadece istisna insanlardan normal tepkiler vermesi beklenebilirdi. Eichmann’ı canavar olarak nitelemek daha rahatlatıcı olsa da Eichmann gayet sıradan bir insandı.

Asıl tehlikeli olan da bu zaten. Canavarı ayırt edebildiğimiz için tedbir alma şansımız olsa da “kötülüğün sıradanlığı” karşısında böyle bir şansımız yok.

Eichmann adım adım yozlaştırılmış bir toplumun parçasıydı. Fakat bu Eichmann’ın “ben görevimi yaptım” savunması ile karıştırılmamalıdır. Eichmann’ın bu savunması, bir suçlunun “falanca yerde belirli süre zarfında işlenen suç miktarını gösteren” istatistiklere dikkat çekerek sadece istatistiksel olarak bekleneni yaptığını, suçu işleyenin başkası değil de kendi olmasının rastlantı olduğunu, öyle ya da böyle birinin bunu yapacağını öne sürmesine benzer. Eichmann yozlaşmanın parçası olduğu için olayın en başından suçluydu zaten.

Bu yozlaşmanın başlangıç noktalarından biri de hiç şüphesiz dildir. (Bu bağlamda düşününce ülkemizdeki feministlerin dilde eşitlik ısrarı daha iyi anlaşılabilir.) Örnek olarak katliamı “nihai çözüm” olarak isimlendirmek halkın vicdani rahatsızlık duymama ısrarına kolaylık sağlamıştı. Çünkü insan, duygularının harekete geçmesi için çoğu zaman uyarıcıya ihtiyaç duyar ve dilin pasifize olması da bu uyarıcının gecikmesini veya komple durmasını sağlar.

Dile ek olarak olayı basamak haline getirip halka parça parça sunmak da “kapta yavaş yavaş ısıtılan kurbağa” nın hikayesine benzer. Sonuçta “yerken hiçbir şey pişerken olduğu kadar sıcak değildir.” Nazi subaylarının emir alıcı değil de emir taşıyıcı olarak tanımlanması da subayların mevcut hiyerarşik yapıda kendilerini sadece bir basamak olarak görmesine örnektir.

Eichmann’ın içinde bulunduğu durum kötü niyet, vahşilik ve aptallığın birleşmesi değil; suçu gerçekliğin ayrılmaz bir parçası haline geldiği için gerçeklikle yüzleşememesi ile anlatılabilir. Suçluların ekseriyeti, gerçeklikten kaçabildikleri, bu suç çemberini sadece kendileriyle aynı suçu işleyenlerin arasında bulabilirken; Eichmann onlara göre nispeten daha şanslıydı. Çünkü içinde bulunduğu yer ve zamanda bu alanı ona milyonlarca insan sağlıyordu.

Kötülüğün sıradanlığı tam olarak buydu zaten.

Stefan Zweig’in Günlükler’de de yazdığı gibi, “Hitler’in en korkunç suçu, yalanı ve aldatmayı saygın bir konuma getirmiş olması ve binlerce yıldır suç olarak görülen şeylerin devlet sanatı ve yaşam sanatı olarak kabul edilmesidir.”

Eichmann da bu suça ortak olmuştu. Oysa “çürümekte olan topluma adapte olmak çürümek demektir.”

Sadık Aktunç

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

1 Yorum

  • Cevapla Hande S. Sinan 7 Eylül 2019 at 23:30

    Tek kelime ile muhteşem bir yazı. Üzerinde çokça araştırma yapıldığını hissettiren ve çokça da düşünülerek yazılmış bir yazı. Bazı yerleri çok beğendim ve buraya alıntılayıp yorum yazmak istedim ama o kadar beğendiğim cümleler ve analizler var ki başlı başlına ayrı yazı yazmam gerekir. sSdece her iki yazıyı da okurken aklıma seyrettiğim iki film geldi, biri Eichmann hakkında diğeri ise Valkyrie operasyonu.
     
    Teşekkürler

  • Cevap Yaz

    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan