Öykü & Deneme

Dip

4 Eylül 2021

Değerli okurumuz, bu sayfada yer alan metin küfür, şiddet, cinsellik gibi yetişkinlere hitap eden içerik barındırmaktadır. 18 yaşından küçüklerin okuması için uygun değildir.
Öykü: Dip | Yazan: Burak Süalp

Denizin derinliklerindeki tok, ekolu seslerden ve bedenine etki eden basınçtan yüzeye yükselir gibi, kafasının içinde hâlâ yankılanan hızlı, ritmi yüksek ve basları güçlü elektronik müzik, robotlardan yayılan rengarenk ışıkları yansıtan aşırı haz dolu parlayan yüzler, patlayan gözler, degajeler, dekolteler, kahkahalar, inlemeler ve çığlıklarla birlikte, yukarıdan aşağı kırılan ışık hüzmeleriyle yüzeye doğru sürükleniyor, yorgun bedeni dalga dalga uyanıklığa vuruyordu. Saçları birbirine karışmış, çıplak sırtı sırılsıklam altındaki çarşafa yapışmış, ter, rutubet, sigara karışımı bir koku, şişmiş, kızarmış, delikleri irileşmiş burun kanatlarından içeri giriyordu. Zorlukla yutkunmasıyla birlikte hâlâ genzinden aşağı ılık bir sıvı süzülüyor, kalan son mutluluk kırıntıları bu hissiyatla beynine yayılıyordu. Boğazı kurumuş, nefes alırken yaralı gibi acıyor, dudakları yapış yapış birbirinden ayrılmaya çalışıyordu.

Göz kapaklarının neden yapıştırılmışlar gibi birbirinden ayrılmaz halde olduğunu anlamaya çalıştı. Bu duruma, böyle uyanmalara ve duygu karmaşasına yabancı değildi, son yıllarda oldukça fazla yaşıyordu. Sadece, içinde bulunduğu durumu bu aşamadaki çözme çabası, bir yandan az da olsa hoşuna gidiyordu. Ama pek az. Kafasının içinde bir önceki akşamdan kalan müzik devam ediyordu hâlâ:

Dagada dagada dagada dagada…

Sırt üstü yattığı yerde kulağına alt kattaki adamın höykürme sesleri ve karısının çığlıkları geliyordu. Kim bilir yine ne için kavga ediyorlardı. Bağrışmalar arasında duvara çarpıp kırılan objelerin seslerini kapı çarpmaları izliyordu. Son zamanlarda oldukça sıklaşan buna benzer gecelerde Allah’ın belaları saatlerce kavga gürültü uyku uyutmazlar sonra da sabah hiçbir şey olmamış gibi apartmandan yine kol kola çıkar, birlikte işe giderlerdi. Komşular defalarca polise şikâyet etmiş, eşinden şiddet gördüğünü düşündükleri (artık kim kimden şiddet görüyor o da belli değildi ya) kadını adamın elinden almaya çalışmış fakat kapıya her polis geldiğinde karı koca ikisi de hiçbir şey olmamış gibi davranmış, apartman sakinlerini de semt karakolunun memurlarını da yıldırmışlardı. Mahallenin (isminin anlamıyla hiç de alâkası olmayan) bakkalı Sofu, adamın psikolojik sorunları varmış diyordu. Sanırsın kadın çok normaldi. İçinden ‘Şiddet seviyorlardır belki de ne bileyim, bahanelerini sikeyim’ diye geçirdi.

Ağzı acı, yapış yapıştı, genzi yanıyordu, gözlerini aralamaya çalıştı, uyandığı dünya da en az dibinden yüzeyine sıyrıldığı kadar karanlıktı. İçeride sadece odanın penceresinden yattıkları yatağın yanındaki duvarda solmuş şarap izlerini az da olsa aydınlatan ay ışığı vardı. Pencerenin üst kısmına denk gelen rutubetli köşedeki lekeyi karanlıkta ayırt etmeye çalıştı, olmadı.

Eski evlerin derdi hiç bitmiyordu. Eski olması neyse de aslında bakımsız evleri sevmiyordu. Ev dediğin kalesiydi insanın. Güvenli olmalıydı, bakımlı ve temiz olmalıydı.

Kim kime ne istiyorsa yapsın ama böyle kavga sesleriyle uyanmaktan nefret ediyordu. Bu seslerle her uyanışında kaç yaşında ve nerede olduğunu anlaması oldukça zaman alıyordu. Alt katta bağıran adamın sesine babasının sesi karışıyor, sinirle büyüyen gözleri ve seğiren yüz damarları gözlerinin önüne geliyor, dayak yiyen annesini babasının elinden kurtarma isteğiyle uykudan uyanıyor, korkuyla titriyor, yattığı yerde eziliyor, hâlâ, bırak çocuk yaşında annesini kurtarmayı, bu yaşta komşu kadına bile yardım edemiyordu. Zihnindeki müziğin temposu düşüncelerine eşlik ediyordu:

Dagada dagada dagada dagada…

Zaten ondan yardım isteyen kimdi ki? Alt kattaki kadın mı? Başkaları mı? Hiç kimse. Bu hayatta herkes alışkın olduğu şeyi yaşıyordu. Sevgiye alışkın beden sevgiyi, dayağa alışkın olan dayağı özlüyordu belki de. Yardım değil de başkalarının onlara acıması mıydı acaba istedikleri şey? Birilerinin acımasından, kendileri için üzülüyor olmasından nasıl bir tatmin duyuyorlardı ki? Acımayı bırakıp destek olmaya çalışsan da olmuyordu ki böyle insanlara. Bilemiyordu, çözemiyordu.

Aslında kendisi de aman aman birilerine yardım edeyim derdinde değildi. Ya da belki de bazen öyle oluyordu. Asında içinden çok fazla gelmiyordu bu yardım etme isteği ama sosyal medyada gördüğü ya da arkadaş ortamlarında konuştukları konuların yarattığı sorumluluk böyle hissettiriyordu belki de: Şiddet göreni kurtarmak lazım, yardıma ihtiyacı var.

Şiddetsiz bir hayat varmış gibi. At yalanı sikeyim inananı.

Aslında bu evde uyanmaktan nefret ediyordu. Yattığı yerde sağına doğru baktı. Duvarla arasında saçları parlak yeşil renge boyanmış çıplak bir kadın, bir kolu dirseğinden bükülmüş, başının altında, yüzü diğer tarafa bakar vaziyette yüzükoyun yatıyordu. Kadının kim olduğunu düşündü, hatırlamaya çalıştı, hatırlayamadı. Bir önemi de yoktu.

Uykusunda nefes alıp verdikçe vitiligo nedeniyle beyaz desenler oluşmuş ince, güzel sırtı belli belirsiz inip kalkıyor, omurgası, kürek kemikleri, belinin iki yanındaki gamzeleri belirginleşiyor, çıplak kalçaları pencereden giren soluk ışıkla seksi bir hâl alıyordu. Yattığı yerde yarı dönerek kadının bedenini, yatağın ucuna doğru uzattığı ve ayağını yatağın uç tarafından sarkıttığı sağ bacağını, dizinden kırıp karnına doğru çektiği sol bacağını, kalçalarının arasındaki gölgeyi seyretti bir süre.

Derin bir nefes alarak kadının usul usul burnuna gelen kokusunu içine çekti. Bir önceki geceden kalmış hafif parfüm kokusu kadının teninin terli kokusuna karışmış, buğday rengi çıplak tenindeki beyaz lekelerin yarattığı tahrik etkisini daha da artırmıştı. Sağına doğru iyice dönerek kadına yanaştı. Sertleşmeye başlamıştı. Sol avucunu açarak elini kadının beline koydu, ensesini ve saç köklerini koklayarak burnunu kadının tenine sürdü. Uykusunda inleyen ve hafifçe kıvranan kadın adamdan yana hiç bakmadan duvara doğru dönüp, uzattığı bacağını karnına doğru çekerek başını adamın koluna koydu, kalçalarını da kasıklarına bastırdı.

Kadının belindeki beyaz desenlerde gezen parmak uçları önce gergin karnına inip küçük daireler çizmeye başladı. Hafif bir ürperti geçiren kadın itiraz etmek bir yana gevşedi, yanağını adamın koluna bastırdı. Kadının karnında dolaşan el önce bacaklarının iç kısımlarına, ardından da kasıklarına indi, okşamaya devam etti. Yarı uyur yarı uyanık vaziyette bacaklarının arasında sürtündüğü, kadının içine girdiğinde odaya yayılan kısık inlemeyle birlikte yavaş hareketlerle gidip gelmeye başladı. Bir süre sonra başını koyduğu kolu dişleyen kadın yan yatar vaziyette belini iyice çukur haline getirmiş, kalçalarını tamamen adama sunmuştu. O da kadına sıkı sıkı sarıldı ve ensesine, omuzlarına, sırtına ısırıklar atarak zihnindeki müziğin ritmiyle hızlandı, hızlandı, sona yaklaştığı sırada kadının içinden çıkarak hırıltılarla kalçalarının üzerine, beline, sırtına boşaldı.

Müzik devam ediyordu hâlâ: Dagada dagada dagada dagada…

Sırtüstü devrildi. Gözlerini yumdu, derin bir nefes aldı. Kadının nefes alışverişleri de bir süre sonra normale döndü. Yeniden az önceki pozisyonunu alan kadın hiç kalkmadan uyumaya devam etti.

Sevgilisiyle önceki gün gittikleri partiyi hatırladı. Müzik, dans, alkol, uyuşturucu, after parti, after’ın after’ı. Çok eğlenmişlerdi. Hatta uzun zamandır bu kadar eğlenmediklerini söyleyebilirdi. Son zamanlarda beklemedikleri biçimde işsiz kalmışlar, adamın zor günler için bir kenara attığı para suyunu çekmeye başlamış, ev içinde zaten eser miktarda olan düzenleri hiç kalmamış, sürekli kafa peşinde koşan leş arkadaş çevrelerinin artık yük olmaya başlamış halleriyle iyice yıpranmış, kendileri de ilişkileri de yorgun düşmüştü.

Bir arkadaşlarının davet ettiği partiye onlar da (evdeki televizyonu satmalarıyla ellerine geçen az biraz para sayesinde) boş gitmemiş, çok dans etmiş, çok takılmış, villada başlayan geceyi gündüze, gündüzü ıssız bir kumsalda eğlenmeye bağlamışlardı. Kendi arkadaş gruplarından başka kimsenin olmadığı koyda kafalarını yaşamaya devam etmiş, ikinci günün akşamında da, paraları olduğunda sık gittikleri kulüplerden birinde, partilemeye devam etmişlerdi.

Tek istediği vardı: Su.

Dili hâlâ damağına yapışık, diğer tarafına bakındı, yerde duran yarısı içilmiş yarısı kalmış bira şişesine uzanmaya çalıştı. Sadece başı değil, yorgunluktan her tarafı ağrıyordu, o tarafa dönemedi. Bir süre sırt üstü yattı. Tekrar uyusa belki mutlu olacaktı ama alt kattan yine kavga sesleri gelmeye başlamıştı, uyuyamadı. İçinden ‘Kavganızı sikiyim amına koyduğumun çocukları, öldürün birbirinizi’ diye geçirirken ayyaş babasını ve hep dayak yiyen annesini tekrar hatırladı. Derin bir nefes aldı, yataktan zorla doğruldu gözlerini ovaladı. Kafasının içindeki müzik devam ediyordu hâlâ:

Dagada dagada dagada dagada…

Yavaş yavaş karanlığa alışan gözlerini gezdirdiği oda darmadağınıktı. Sağda solda yuvarlanmış şişeler, koltuğun, çalışma masasının üzerinde kıyafetler, iç çamaşırları, yere düşmüş, kırılmış masa lambası, hoparlör, yerde dolu kül tablası ve kenara itilmiş sehpanın üzerinde yuvarlak, yassı bir tabak, üzerinde kredi kartı, rulo yapılmış kâğıt para.

Kalktı, kıyafet yığınından el yordamıyla pantolonunu buldu, zar zor giydi. Pencereyi araladı. Boyaları kavrulmuş ve dökülmeye yüz tutmuş ahşap çerçeveden ve birbirinden zorla ayrılan pencere kanatlarının arasından içeriye temiz hava girdi.

Döndü yataktaki kadına baktı tekrar. Ayın odanın içine vuran soluk ışığında kadının sırtında ve kalçalarında az önce bıraktığı sıvı izleri iri vitiligo lekeleri ile ilginç bir uyum sağlamış, görüntüyü çok daha çekici hâle getirmişti.

Kadının kim olduğunu hatırlamaya çalıştı, hatırlayamadı.

Odada daha fazla duramadı, her adımında gıcırdayan rabıtaların çıkardığı seslere çok takılmadan tavandan sarkan kırmızı bir ampulün zar zor aydınlattığı, kedi çişi kokan koridora çıktı. Tuvaletin kapısı aralık, ışığı yanıyordu. Koridorun orta yerinde, banyo kapısının yan tarafında duvara yaslanmış kedinin tuvalet kumu tepeleme dolmuş hayvan da çişini, kakasını koridorun köşelerine yapmaya başlamıştı. İğrendi. Tuvaletin ışığı yanıyordu. Koridordaki gece lambasının kırmızı ışığında mutfağa yöneldi. Tabak, çanak, mutfak eşyaları, her şey her yerdeydi. Çöp ağzına kadar doluydu. Buzdolabını açtı, kapağı açılan dolabın ışığında bir hamam böceği hızla dolabın arkasına kaçtı. Soğuk su aradı, bulamadı. Dolap neredeyse boştu. Süt kutusuna eli uzandı, bir an kutunun ne zaman açılmış olduğunu bilmediğini düşündü. Daha o an bozuk süt kokusunu hissetti burnu. Kutuyu hiç ellemeden geri çekti elini, içinden küfür etti, dolabın kapağını kapattı.

Aklı başında insan bu duruma düşmez.

Bulabildiği en temiz bardağa damacanadan su doldurdu, pompalamayı zamanında kestiğini düşünmesine rağmen suyu taşırdı, ayakları ıslandı, sesli küfretti. Suyu güya acele etmeden içecekti ama direkt boğazından aşağı döktü, 3-4 büyük yudumda bitirdi. Sonra bir bardak daha doldurdu, bu sefer taşırmadı, yarısını içti, bardağı karmakarışık tezgâhın üzerinde boş bulabildiği bir yere bıraktı. Mutfak tezgahının üzerini tepeleme kaplayan onlarca tabak, çanak, bardak, tencere, içki şişeleri ve daha bir sürü kirli mutfak malzemesinin arasında bulduğu su ısıtıcısını yarıya kadar doldurdu, düğmesine bastı.

Tuvalet kapısı gıcırtıyla açıldı, kapandı. İki senedir tutulduğu, defalarca kavga etmelerine rağmen kopamadığı sevgilisi tuvaletten çıkmış koridorda yalınayak, yalın bacak ve yalın gövde belirdi. Hayatının en acayip ilişkisini yaşıyordu bu kadınla. Kısa boylu, düz kısa sarı saçlı, zayıf, çıplak.

İlk gördüğü anda tutulmuştu ona. İlk kez karşılaştıklarında, uzun süreden sonra buluştuğu bir kız arkadaşının yanındaydı ve hemen hemen hiç konuşmuyordu. Kim olduğunu bilmiyordu. Kendisini hipnotize eden bu güzelliğe gözlerini dikip kabalık yaparak bakmamak için çok çabalamış, askılı elbisenin açıkta bıraktığı omuzlarını, düzgün bacaklarını ve kemikli diz kapaklarını fırsat buldukça göz ucuyla kesmişti. Muhtemelen bu durumu fark eden arkadaşı da kendisine çektirdiği acıyı fark ederek hınzır bir gülüşle sohbete devam etmiş, bir türlü ikisini tanıştırmamıştı. Aylar sonra bir barda tamamen şans eseri yeniden karşılaştıklarında kopan fırtınanın artçı dalgaları bugüne dek dinmek bilmemişti.

Kadının önce endamına, insanın içini delen dik bakışlarına ve dik başlılığına âşık olmuş, öpüşürken mi küfür ederken mi daha güzel olduğuna bir türlü karar veremediği dudaklarına vurulmuştu.

Kısık bir ses çıktı bu sefer o dudaklardan:

– Uyandın mı?

Ebenin amı… Yok, uyanmadım, komşuların apartmanı yıkıyor sadece diye sinirle geçirdi içinden. Yan yan baktı, cevap vermedi.

Kadın, daha uzun cümle kurması mümkün değilmiş gibi elini uzattı, “Su” dedi. Az önce kendi su içtiği bardağa tekrar su doldurdu, yine taşırdı, bu sefer kendisine sinirlendi, elindeki bardağı kadına verdi, mutfak kapısına asılı kirli havluyu yere damacananın önüne attı, üzerine bastı.

Tezgâhta çalışan ısıtıcıya bakan kadın aynı kısık sesle sordu:

– Kahve mi yapacaksın?
– Hıı.
– Dışarıda içelim mi, deniz kenarında?

Cevap vermedi. Kafasının içindeki müzik azalsa da susmuyordu.

Kadın odaya geçip üzerini giyinirken kahveyi hazırladı, termosa koydu. Evden çıkıp sahile gitme fikriyle birlikte mutfağa ve koridora yayılan filtre kahve kokusu sinirlerini gevşetmeye başlamıştı. Tişörtünü almak için odaya girdi, yeşil saçlı kadının uyumaya devam ettiği yatağın kenarına oturmuş sevgilisi, geceden kalmış yarım sigarayı içiyordu. Sigarayı adama uzatırken başıyla arkasında yatan yeşil saçlı kadını işaret etti.

– Bu kim?

Bu sefer dalga mı geçiyor, diye düşünerek baktı. Yine cevap vermedi. Ne bileyim amına koyduğumun karısı. Ben mi getirdim, sen getirdin eve. Kim olduğunu da sen bil.

Dibi gelmiş sigaradan bir nefes aldı, yerdeki küllüğü kaldırdı, sigarayı öldürdü, küllüğü sehpaya bıraktı.

– Hadi çıkalım.

Sevgilisi boş boş baktı, kalktı, iç çamaşırı giymeden şortunu, bluzunu giydi. Hiç sevmiyordu çamaşır giymeyi, hayatı boyunca alışamamıştı. Güzeldi ve başkaları kendisi hakkında ne düşünür hiçbir zaman dert etmemişti. Bugüne kadar çok şehir gezmişti. Gittiği her yerde ilk bir ayda esnafla, komşularla, mümkün olan herkesle kavga eder, sonrasında da kimse bulaşmazdı ona. Güvenli bölgesini böyle kuruyordu. İstediği insanla istediği kadar ilişki kuruyor, hata yapanı da affetmiyordu.

Kısa hayatında yaşadıkları, muhtemelen mahallede oturanların hepsinin toplam hayatlarında yaşadıklarından fazlaydı. Hayatı, arkasında kimse olmadan bu kadar cesur, bu kadar dik yaşayan başka kimseyi tanımamıştı adam. Belki de buydu kendisini kadına bağımlı kılan.

Bilemiyordu. Artık hiçbir şeyi bilemiyordu.

Odadan, evden, apartmandan çıktılar, sahile yürüdüler. Gün doğuyor, denizden gelen koku sokakta ıhlamurlara karışıyordu. Kayalıklara oturup günün aydınlanmasını izlediler. Kahve iyi gelmiş, kafasının içindeki müziğin yerini kayalara vuran küçük dalgaların sesi almıştı. Altlarında deniz masmavi, ufuk uçsuz bucaksızdı. Sahile yakın birkaç balıkçı teknesi dışında açıklarda bir tane katamaran vardı. Bir ara adam kadına baktı:

– Gitsek mi artık buradan?
– Nereye?
– Bilmem, belki başka bir şehre.
– Dibe düştük nereye gidiyoruz amına koyayım. Para mı var…

Adam baktı, kadın sustu.

Kadın baktı, adam dudaklarının arasında yan yana iki sigara yaktı. Birini kadına verdi, diğerini içine çekti.

Kadın haklıydı. Her zamanki gibi.

Sigaranın dumanını üflerken uzun uzun ufka baktı.
 
 
Burak Süalp
 
 

BEĞENEBİLECEĞİNİZ İÇERİKLER

10 YORUMLAR

  • Yanıtla Didem Çelebi Özkan 4 Eylül 2021 at 09:36

    Ne kadar beğendiğimi, nasıl hayran olduğumu anlatsam şen şimdi hemen “Abartma” demeye başlayacaksın. Eleştiriye bu kadar açık bir insanın övgüden bu kadar hoşlanmıyor olması ilginç 😉 Neyse ben gene de söyleyeceğim; son dönem okuduğum romanlar, hikâyeler, denemeler arasında en en sevdiğim yazı oldu.
     
    Biraz önce seviştiği yabancı kadın yatak odasında uyurken sevgilisi koridorda belirdiğinde yaşadığım şok inanılmazdı 😂 Tasvirler o kadar çarpıcı ki oda, bir önceki gece, seks, suyun taşması… her şey okurun gözünde izliyormuşçasına canlanıyor. Tebrik ediyorum yürekten 👏🏻
     
    Uzun zamandır okuduğum bir metni “Keşke bunu ben yazabilseydim” diye kıskanmamıştım. İşte hikayenin üzerimde yarattığı etki bu; o kadar güzel ki benim olsun istedim 🙈
     
    Kurguya hoş geldin canım 😁 Burada da harika işler çıkaracağına eminim.
     
    🤗🤗🤗

    • Yanıtla Burak Süalp 4 Eylül 2021 at 13:26

      Canım baş editörüm, abartma 😂😂
       
      Senin verdiğin desteğin değeri ölçülmez. İnsanı sürekli ileri ittiren motivasyonunu yanımda hissetmek müthiş. Umarım metin dediğin kadar iyi olmuştur. Dergimize birkaç okur daha getirir, eski okurlarımıza keyifli zaman geçirtirse ne mutlu bana.
       
      Senin kaleminin gücünü en yakından bilenlerden, hayranı olanlardan birisiyim. Bu övgü dolu yorumunun beni utandırmama şansı yok. Verdiğin destekle elbetteki bu hikaye benim olduğu kadar senin! İyi ki varsın, hep ol! 🤗🤗
       
      O zaman okumaya, yazmaya devam. 📚🖊🙋🏻‍♂️

  • Yanıtla Yeşim Akmaz 4 Eylül 2021 at 14:38

    Büyük keyif alarak okudum. Unutmadan, ötelemeden yorum yazayım.
     
    Detayların inceliği okuyucunun zihninde beliriyor. Bir ara “Dostoyevski’nin ruhundan kırıntılar mı var?” diye düşünmeden edemedim yazar hakkında.

    • Yanıtla Burak Süalp 4 Eylül 2021 at 14:46

      Yesim Hanım hikayeyi beğenmenize çok sevindim. Yorumunuz, desteğiniz ne kadar kıymetli anlatamam. Dostoyevski’nin ruhundan birazcık kırıntılar barındırsam ömür boyu yeter bana.
       
      Okuyan gözlerinize sağlık! 🤗🤗

  • Yanıtla Yasemin Onat 4 Eylül 2021 at 17:18

    Müthiş bir öykü 👍 Karakter arasında gittim geldim, kahvenin kokusu hâlâ burnumda 😊
     
    Devamını bekliyorum, tebrik ediyorum, kalemine, ruhuna sağlık 😍

    • Yanıtla Burak Süalp 5 Eylül 2021 at 18:16

      Canımmm, beğenmene çok sevindim. Bu motivasyonla yazmaya devam edeceğim. Yeni hikayelerde buluşmak üzere. İyi ki varsın!

  • Yanıtla Nimet Canbayraktar 5 Eylül 2021 at 13:07

    Hiç yorum yapmayıp “Hoş geldiniz, özlemiştik” desem daha doğru olacak. Sanki Didem Hanım’ı okuyor gibi oldum. Ama anlatım tarzı müthiş. Adeta canlandı gözümde de yorum yapmamayı tercih ettim. 🤔
     
    Sevgiler ve başarılar.

    • Yanıtla Burak Süalp 5 Eylül 2021 at 18:17

      Sevgili Nimet Hanım merhaba, hoş bulduk. Yazmayı, yayınlamayı ve bu yorumlarla buluşmayı ben de özlemişim.
       
      Hikayeyi Didem’in kalemine benzetmiş olmanız benim için çok kıymetli bir övgü. Baş editörümüzün edebiyatına yaklaşabilmek için daha çok yol almam gerekiyor. Şimdilik onun verdiği büyük destek ve motivasyonla devam ediyorum.
       
      Metindeki anlatım tarzını beğenmenize ayrıca çok sevindim. Sizin yorumunuz çok değerli, umarım sakınmazsınız. Buna benzer hayatlara tanık oldum, insanlarla tanıştım. Ancak bu kurmaca bir hikaye ve o hayat tarzının kötü, karanlık taraflarına işaret etmeye çalışıyorum. O yaşamların sonunda yoksulluk, acı, depresyon, tükenmişlik var. Umarım resmedebilmişimdir.
       
      Kıymetli yorumunuz için çok teşekkür ederim. İyi ki varsınız.

  • Yanıtla Döndü Gücenmez 6 Eylül 2021 at 17:46

    Harika, bir çırpıda okudum. Bu arada ocakta yemeğim vardı, iyi ki yanmadı. Teşekkürler, kaleminize sağlık.

    • Yanıtla Burak Süalp 7 Eylül 2021 at 15:25

      Döndü Hanım merhaba. Hikayeyi beğenmenize çok sevindim. Bu samimi yorumunuz için teşekkür ederim. Okuyan gözlerinize sağlık, iyi ki varsınız!

    Cevap Yaz

    Yazı: Pembeden Yeşile Bütünlük | Yazan: İrem Savaş
    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan