
Şeker Portakalı | José Mauro de Vasconcelos
Çocukluğumda okuduğum ilk kitabın adı Şeker Portakalı idi. O zamanlar bu kitabı çok sevmiştim, hâlâ da seviyorum. Kitabın başkahramanı Zezé’nin o masum ve saf hâline, uçsuz bucaksız hayal gücüne ve her yeni gününü güzelleştirme becerisine hayran kalmıştım; gerçekten onu çok sevmiştim. Hayal gücü dedimse, benim bulutlara bakıp onları şekillere benzettiğim hayal gücümden çok farklı bir güçtü bu. 😊 Neyse… Seneler sonra, 50’li yaşlarımda, nedense bu kitabı yeniden okumak istedim. Bir kitapçıya gidip tekrar satın aldım ve okumaya başladım.
Portakal Ağacı: Minguinho
Beni ilk etkileyen şey yine Zezé’nin masum ve çıkarsız mizacı oldu. Ama okumaya devam ettikçe, içimi nasıl bir hüzün kapladı anlatamam size. Yoksul bir ailede büyüyen bu çocuk, kendine ufak bir şeker portakalı ağacını en yakın arkadaşı yapmıştı. Ağacın adını da Minguinho koymuştu. Okuldan sonra her gün soluğu onun yanında alıp gününün nasıl geçtiğini ona anlatıyor, sevincini ve üzüntüsünü onunla paylaşıyordu.
Bu durum başta bana sevimli gelse de bir süre sonra yalnızlığını yüreğimde hissedip onun için üzülmeye başladım. Yakın bir arkadaşı yoktu; zamanının büyük kısmını yaramazlık yaparak geçiriyordu. Belki de bu şekilde insanların dikkatini çekmeye çalışıyor, bu dünyada “Ben de varım!” diye haykırmak istiyordu. Onu okulda bir tek öğretmeni anlıyor, koruyup kollamaya çalışıyordu.
Şiddet
Zezé, evinde şiddet gören bir çocuktu. İşsiz olan babası ve diğer aile fertleri, hayatlarında karşılaştıkları her türlü aksiliğin acısını sanki ondan çıkarmaya çalışıyor gibiydi. Zezé gururlu bir çocuktu; evde olup bitenleri kimseye anlatmıyordu. Ama vücudundaki morluklar ve ezikler, nasıl bir aile ortamında büyüdüğünü maalesef açıkça gösteriyordu. Ders aralarında öğretmeni onunla sohbet ederken gözleri hep dolu dolu oluyordu. Zezé’nin çok iyi bir çocuk olduğunu fakat içinde büyüdüğü koşulların fazlasıyla elverişsiz olduğunu hissettiği için derin bir üzüntü duyuyordu.
Belki de Zezé, farklı bir ailede ve başka bir coğrafyada büyüseydi, bambaşka bir çocukluk dönemi yaşayacaktı. Ama ne yapsın? İnsan kendi ailesini seçemiyordu ki… Ailesinde en çok annesini ve ablasını seviyordu. Annesi bütün gün çalışıyor, yorgun argın eve dönüyordu. Ablası ise ya evde Zezé’nin dayak yemesini engellemeye çalışıyor ya da dayak sonrası onu kollarında sakinleştiriyordu. Çaresizlik içinde, imkânsızlıklarla yaşamaya devam edebilmek… Ne kadar zor bir şeydi bu!
Baba
Zezé, arada bir ayakkabı boyacılığı yapıyor, bazen de elindeki oyun kartlarını satıyordu. Hatta bir keresinde, tüm gün ayakkabı boyayarak babasına en sevdiği sigaralardan almak için para biriktirmişti. Bunu başarmıştı da… Ama sonunda yine babasından dayak yiyen o olmuştu. Neden dayak yediğini şimdi hatırlamıyorum, ama bu çok da önemli değil zaten.
Bu kadar şiddete rağmen, Zezé babasını hep çok sevdi, biliyor musunuz? Ondan bir gün bile nefret etmedi. Onun kalbi dünyalar kadar büyük ve sevgi doluydu. Belki de bütün babaların aynı olduğunu, zaman zaman çocuklarını dövdüğünü düşünüyordu. Kim bilir?
Portuga
Kitabı, bu kadar acıya rağmen okumaya devam ederken bir süre sonra, Zezé’nin kendisinden yaşça büyük—hatta babası yaşında—bir adam, onun en yakın arkadaşı oldu. İlk zamanlarda bu kişiden oldukça korktuğunu ama daha sonra ona “Portuga” ismini verip en yakın dostu hâline getirdiğini gülümseyerek okudum.
Bu adam, eşini kaybetmiş ve yalnız yaşayan biriydi. Belki o da hayatındaki yalnızlığı paylaşacak birini arıyordu. Zezé, onunla o kadar güzel vakit geçiriyordu ki… Birlikte yemeğe gidiyorlar, balığa çıkıyorlar, sohbet ediyorlardı. Zezé adına çok sevinmiştim. “Hiç değilse yüzü bu adam sayesinde gülüyor ve onu çok seviyor” diyordum içimden.
Ama sonunda ne oldu, biliyor musunuz? Bir insanın başına gelebilecek en trajik ayrılma şekliyle, bir kazada hayatını kaybetti Portuga, maalesef. Zezé sadece beş yaşında bir çocuktu; bu olayı kaldırması hiç kolay olmayacaktı tabii. Günlerce ağzına tek bir lokma koymadı, yataktan çıkmadı. Kendini adeta eve kapattı.
Farklı Gözlükler
Düşündüm de… Gerçekten de sadece beş yaşındaki bir çocuğun başına daha ne kadar kötü bir şey gelebilir ki? Başına gelenler için öylesine üzüldüm ki… Sonunda da kızdım. Neden mi? “Bu kitabı bir çocuk kitabı olarak nasıl satarlar?” diye. 😊
Velhasıl, çocukluğumun en favori kitaplarından biri olarak hatırladığım Şeker Portakalı, 50’li yaşlarımda benim için büyük bir hüzün kaynağına dönüşmüştü. Çok zaman önce okumuş olduğum kitapları, şimdi yeniden okusam; onları farklı gözlüklerle değerlendirip, bambaşka tatlar alabileceğimi fark ettim.
Ama o kadar çok okunacak kitap var ki… İkinci kez okumaya sıra gelir mi, bilmiyorum doğrusu. 😊
Sevgili Editör
Okumanın insanda uyandırdığı hisler gerçekten bambaşka. Ben okurken olanları adeta yaşıyor ve hissediyorum. Kitabın kapağını kapattıktan sonra ise geçici dünyanın geçici sorunlarına geri dönüyorum. 😔
2019 yılından beri yazılarımla sizlerle birlikteyim. Eski yazılarımı okudukça mutlu oluyorum. “Bunları ben mi yazmışım?” diye çoğu zaman kendime hayret ediyorum. Bir de yazılarımın altına yorum yapılmışsa, değmeyin keyfime! Çünkü sizlerle iletişim kurabildiğim, yazılarım üzerinden sohbet edebildiğim tek yer orası oluyor.
Bu vesileyle, bu güzel dergide birbirinden kıymetli yazarların arasında benim de yer almama imkân tanıdığı için sevgili editörüme ve aynı zamanda yakın arkadaşım olan Didem’e de tekrar çok teşekkür ediyorum.
Şimdiden sizlere, sevdiklerinizle birlikte çok güzel bir yaz tatili geçirmenizi diliyorum. Görüşmek üzere!
Demet Albayrakoğlu©




2 YORUMLAR
Canıııımmm;
Dostluğumuz 1994’e, üniversite sıralarına uzanıyor. O günden bu yana yollarımız hiç ayrılmadı. Acıyı da tatlıyı da birlikte yaşadık; omuz omuza, yürek yüreğe…
Şimdi Sen ve Ben’de, böylesine derinlikli yazılarını yayımlamak, editörün olarak değil, dostun olarak da tarifsiz bir mutluluk benim için.
Ahh bir de kendi ismimi yazılarında ne zaman görsem kalbim hızlanıyor 😁😘
İyi ki varsın Demet’im 💛🍊
Seni çooook seviyorum ❤️🤗❤️
Canımcım, çok ama çok teşekkür ediyorum güzel yorumun için. Uzun yıllardır birlikteyiz söylediğin gibi. Şimdi arabeskse bağlamayacağım, “Hayat bize adil davranmadı” diye 🙂 Yaşadıklarımız fazlasıyla olgunlaştırdı bizi diyelim 🙂 Sen de iyi ki varsın Didemciğim, hep ol.
Seni çook seviyorum 💖😘🌹