İçimdeki Sesler

Mutluluk ve Mimari İlişkisi

3 Kasım 2020
Yazı: Mutluluk ve Mimari İlişkisi | Yazan: Demet Uncu
“Ruhumuzda asla silinmeyecek bir yara izi taşıyorsak, örneğin; yanlış insanla evlenmişsek, orta yaşa gelip de yanlış meslek seçtiğimizi fark etmişsek ya da çok sevdiğimiz birini kaybetmişsek, ancak o zaman mimarinin bizi fark edilir biçimde etkilemesi mümkündür. Güzel bir nesne karşısında boğazımız düğümlenir, çünkü o güzel nesne bize mutluluğun elde edilmesi ne denli zor, istisnai bir şey olduğunu hatırlatır.”

Ne dersiniz? Alain de Botton’un söylediklerine sizler de katılıyor musunuz? Şu sıralar, Botton’un “Mutluluğun Mimarisi” isimli kitabını büyük bir keyifle okuyorum. LinkedIn’de gezinirken, öneriler kısmında görmüştüm bu kitabı. Hem bugüne kadar mimari ile ilgili hiç kitap okumamış olmam hem de kitabın bir felsefeci tarafından yazılmış olması, ben de merak hissi uyandırmıştı.

Mutluluk ve Mimari

Mimari ile güzellik ve mutluluk kavramları arasında kurulan ilişki ve içimizde hepimizin zaman zaman hissettiği eksiklikleri, “güzel” diye nitelendirdiğimiz mimari yapılarda bulduğumuzu söylemesi, dikkatimi çeken noktalardan olmuştu.

Yazımın başında yaptığım alıntı ile yaralarımız sayesinde güzellikler karşısında hüzünle karışık bir mutluluk duygusu hissettiğimizi ve o acılar sayesinde güzelliklerin de ne kadar zor elde edilebileceklerini anlayabildiğimizi fark ettim. Hüzün duygusunun içerisinde belki biraz da geçmişe duyduğumuz özlem duygusu vardır, kim bilir? Ne kadar tuhaf değil mi, güzellikleri görebilmemiz ve hissedebilmemiz için acılarımıza ihtiyacımızın olması?

Acı Çekmek

Botton kitabında şöyle devam ediyor:

“Ancak acıyla tanışınca gözümüzde değer kazanır güzel şeyler. Belki biraz garip ama acıyla tanışıklık, mimariyi takdir edebilme yetisinin ön koşuludur. Binaların güzelliğinden etkilenebilmek için her şeyden önce biraz acı çekmiş olmamız gerekir.”

Mimariyi takdir edebilme yetisinin ön koşulunu, acıya dayandırması ne kadar enteresan, değil mi? Bu acılar, nelere kadir gerçekten? Acılar sayesinde hayatın dinamiğini daha iyi anlıyor, olaylara daha sakin, daha soğukkanlı yaklaşabilmeyi öğreniyoruz. Mutluluğu; bir fincan kahvede, belki bir kitapta ya da bir demet papatyada bulabiliyoruz.

Hayatımda kayıplarım oldukça; bana hep “Acılarının içinde öğreneceğin şeyler var, onlar seni daha da olgunlaştıracak” demişlerdi. Böyle söylediklerinde onlara öyle kızıyordum ki… Ne yani bir şeyleri öğrenebilmek ya da daha da olgunlaşabilmem için sevdiklerimi mi kaybetmem gerekiyordu? Evet belki, bu acılar sayesinde hayatın doğal akışını daha iyi anlayabildim. O acılar, kendime aşırı yüklenmemem, uzun vadede çokça plan yapmamam gerektiğini öğrettiler bana, doğru. Ama, keşke, sevdiklerimle birlikte bunları anlayıp öğrenseydim hiç de fena olmazdı, değil mi? Neyse, hep birlikte dönelim Botton’un yazdıklarına tekrar.

Sallanan Yapraklar

En son güzellikleri anlayabilmemiz için acılarımızın olması gerektiği düşüncesini, buradan alıp, “Her şeyin gelip geçici olduğuna, anda kalıp onun keyfini çıkarmalıyız”a kadar götürebilirim bence. Nitekim, geçmiş yazılarımda, anda kalmak ile ilgili çabalarımı okumuş olabilirsiniz. Bu aralar an’a dönmek için sonbahar mevsiminden yararlanmaya başladığımı söylemeliyim sizlere. Özellikle zihnimin anda kalamadığını, sürekli bir şeyler düşünüp, planlar yapmaya başladığını fark ettiğimde yapıyorum bunu. Önce penceremden dışarı bakmaya başlıyorum, ağaçların hafif hafif rüzgarla sallanan dallarındaki yapraklara dikkatimi veriyorum. Bir süre, sadece rüzgarla birlikte salınan yapraklara bakıyor, bakıyorum. İçime huzur dolduğunu hissediyor ve bu hissin içinde kalmayı tercih ediyorum. O kadar güzel bir duygu ki hissettiğim o anlarda, size anlatamam.

Sığınak

Hayalimdeki evin, doğanın içerisinde, bahçesinde ağaçların olduğu, özellikle dalları toprağa kadar uzanan yemyeşil bir söğüt ağacının olmasını çok istememin bir sebebi olmalı. Botton’un kaleme aldığı gibi;

“Ruhumuzun neye gereksinim duyduğunu bize hatırlatacak nesneler bulunsun istiyoruz çevremizde. (Ruhumuzun gereksinimlerini unutmaya çok eğilimliyiz.) İçinde güvende olacağımız bir sığınağa gereksinimimiz var, çünkü neredeyse bütün dünya bağlı olduğumuz değerlere karşı.”

İşte benim ruhumun doğaya, denize, sakinliğe, huzura gereksinim duyduğu netleşti bu güzel tespitle. Sizlerle Taş Ev konulu yazımda paylaştığım gibi olmalı hayalimdeki evim. Neden taştan olsun istiyorum, onu henüz bulamadım, açıkçası. Taş, çoğu kişi için soğuk olanı, soğukluğu çağrıştırır ama gördüğüm taş evler, bana çok şirin, minimalist, az eşya ile mutlu olabilmenin birer ispatı gibi görünüyor sanırım. Tabii, içinde birlikte yaşayacağınız kişinin de çok önemli bir detay olduğunu unutmamak gerek. Botton’un da söylediği gibi içinde yaşadığımız evler, bizlerin sığınağı aslında; her şeyden uzak, içinde huzur ve mutluluğu bulduğumuz yapılar onlar.

Neden Binalar Yapıyoruz?

Bu güzel kitabı sizlerle paylaşırken bir kitabın insanı nerelere götürebildiğini, neleri düşündürebildiğini bir kez daha anladım. Bu tür kitaplara bayılıyorum gerçekten, özellikle beni alıp götüren, esinlenmemi sağlayacak düşünceler üretmeme vesile olanlara… Bunları yazabilmek, yazıya dökebilmek ayrı bir keyif tabii, hepimiz için.

Botton’un;

“Neden yazı yazıyorsak, aynı amaçla bina inşa ediyoruz. Bizim için önemli olan şeyleri kaydetmek için. Bizim için değerli olan bir şeyi unutmaktan korktuğumuz için, hatırlamak istediğimiz şeyi bize daima hatırlatacak bir yapı inşa etmeyi arzularız”

paragrafında söylemeye çalıştığı gibi. Yazı yazmak ile binalar inşa etmek arasında kurduğu ilişkiye bayıldım. Hatırlanmak, unutulmamak isteği, insanoğlunun belki de en önemli ihtiyaçlarından biri. Yazma nedenimin göçüp gittikten sonra bile yazdıklarımın birileri tarafından okunması, beğenilmesi, adımın yazdıklarımla birlikte anılması arzusunda yattığından, sizlere daha önceki bir yazımda bahsetmiştim. Herkesin yazı yazma sebepleri farklı olabilir tabii ama ortak çok sebebimiz olduğunu hissediyorum. Button’un da mimari ile yazma eylemi arasında kurduğu bu bağlantıyı gördüğümde gülümsediğimi fark edip kitabın bende bıraktığı izleri sizlerle paylaşmama vesile olduğu için çok mutluyum. Umarım, sizler de mutluluk ve mimari arasındaki bağlantıyı yaşamınızda keşfeder, hayal ettiğiniz yuvanızda yaşamınızı mutlulukla sürdürürsünüz.

Sevgilerimle,
Demet Uncu

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

5 Yorum

  • Cevapla Nimet Canbayraktar 3 Kasım 2020 at 14:04

    Önce ne alaka dedim ama okudukça, ne kadar doğru genel anlamda bakınca, diye düşündüm. Bir de baktım ki neler neler çağrıştırmış okuduklarım. Yeni bir bilgi daha eklediniz bildiklerime. Galiba asıl önemli olan, bunu idrak edebilmek. Alain de Batton yazmış, siz de adresi veriyorsunuz.
     
    Teşekkürler.

    • Cevapla Demet Uncu 3 Kasım 2020 at 14:49

      Nimet Hanımcığım, güzel fikirlerinizi paylaştığınız için önce çok teşekkür ederim. Dediğiniz gibi ben de pek anlayamamıştım ama bir felsefeci yazmışsa vardır bir bildiği, diye düşündüm. 😊 Ben de sizlerle birlikte yeni şeyler öğrenmiş oldum.
       
      Tekrar teşekkürler.
       
      Sevgiler

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 6 Kasım 2020 at 16:20

    Bence insanın içinde yaşadığı ev, muhit, şehir önemli bir yer kaplıyor mutluluğunda. Gördüğümüz, hoşumuza gittiğinde huzurlu oluyoruz sanırım.
     
    Ve acılar… Acılar tüm algımızı keskinleştiriyor. Ne tuhaf ki yaşanmışlıklar arasında en çok acılar büyütüyor bizi. Güzelin, iyinin kıymeti ortaya çıkıyor sanırım. Nietzsche’ye saygılarımı iletiyorum bu noktada. “Güçlendik, güçlendik de çok dövüldük üstat ya” diyesim var kendisine 😉

  • Cevapla Cem Albayrakoğlu 12 Kasım 2020 at 11:34

    Canım;
     
    Bana yazıyı yayınlanmadan önce okuduğunda da çok beğenmiştim, simdi sanki hiç okunmamış gibi aynı keyifle bir kez daha okudum. Bence de insanın yaşadığı ortamın (ev, kasaba, şehir, mahalle…) mutluluğunda payı büyük.
     
    Hepimizin hayalindeki evler farklı farklı tabi, mutlu olmak için şatolara gerek yok, bence küçük olsun, bizim olsun. Ama şömine ve mangal da olsun :))
     
    Kalemine sağlık, sayende gene bir şeyler öğrendim mesela felsefe önemli :))

    • Cevapla Demet Uncu 12 Kasım 2020 at 13:07

      Cemciğim, yeniden okuyup, yorum yapmana çok sevindim. Beğendiysen ne mutlu bana 😊 Şömineyi ben de severim ama mangal kısmı sınırlı olmalı tabii. 😊
       
      Çok teşekkürler yorumların için.
       
      Sevgiler

    Cevap Yaz

    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan