Bilinmeyene Yerleşmek

Coğrafya Kaderdir ya da Bir Ortamın Tutsağı Olmak

27 Kasım 2024

Yazı: Coğrafya Kaderdir ya da Bir Ortamın Tutsağı Olmak | Yazan: Merve Arlı

“Kuş ölür, sen uçuşu hatırla!” – Füruğ Ferruhzad
“Biz koşu bittikten sonra da koşan atlarız.” – Sezai Karakoç


Son yıllarda çokça duyduğumuz ve bazen çaresizlik içinde ah çekerek, bazen öfkeyle tekrar ettiğimiz bir deyiş var:

Coğrafya kaderdir.

Bazen sonunda ünlem bazen de üç nokta var bu ifadenin. Biz elbette “coğrafya kaderdir” sözünün bizim için ne ifade ettiğini ne kadar çok duygu barındırdığını ve ne kadar yüklü olduğunu biliyoruz. Bu topraklarda yaşamanın bir özeti gibi duruyor kimi zaman. Coğrafya kaderdir. Yine de bu deyişi, biraz mesafe alıp düşününce sözgelimi başka dillerde düşününce söz tuhaf bir hal alıyor. Coğrafya gibi esasında doğayı niteleyen bir gerçeklik nasıl kader olabilir insanlar için? Doğa da kader midir?

Birçok duyguyu bir anda ifade etmenin bir yolu olarak kullandığımız bu söze biraz benzer Fransızların şöyle bir deyişi var: C’est la vie! Yani, hayat işte… Hayat! Belirsizlikler barındıran, bizi şaşırtan, kimi zaman başka bir nitelendirmeyle açıklayamadığımız, tüm absürtlüğüyle üzerimize gelen hayat…

Oysa “coğrafya kaderdir” bizim için daha belirgin bir şeyi ifade ediyor. Bir hayal kırıklığını, değer görmemeyi, hedeflerimizi gerçekleştirmenin, başarmanın bazen hiçbir şeyi değiştirmediğini… Hatta bunun ötesine bile geçerek şunu da diyoruz: Hiçbir başarı cezasız kalmaz. (İnanın bu konuda akla hayale gelmez sıkıntılar yaşayan biri olarak yazıyorum bunları.)

Biz “coğrafya kaderdir” sözüyle bir mekânı niteliyoruz. Başımıza gelenleri burada başımıza gelenler olarak, bu topraklarda yaşamanın gereği olarak görüyoruz. Burada doğduk ve kimi zaman bunun çilesini çekiyoruz!

Nedense bu deyiş İbni Haldun’a atfediliyor. Hatta Mukaddime referans olarak gösteriliyor ancak bildiğim ve soruşturduğum kadarıyla filozofun böyle bir söylemi yok. Ancak Cemil Meriç bir mektubunda coğrafi kader ifadesini kullanıyor. Bu durumda adeta coğrafya kaderin bir sıfatı haline geliyor.

Bir Ortamın Tutsağı Olarak İnsan

Bu söz üzerine düşündükçe aklıma buradaki ilk yazımda da bahsettiğim Ortega y Gasset geliyor. Gasset İnsan ve Herkes kitabında yaşamanın bir ortamın tutsağı olmak demek olduğunu söylüyordu. Elbette burada filozofun öncelikle “ortam”dan ne kastettiğini anlamak gerekir. Ancak ilk olarak insanın neden kaynaklanırsa kaynaklansın bir tutsaklık yaşadığı fikri gözümüze çarpıyor. Bu tutsaklık yaşamın getirdiği bir şey adeta, yaşıyor olmakla aynı şey. Peki biz hangi ortamın tutsağıyız? İçinde yaşadığımız coğrafyanın mı?

Ortega y Gasset, ben dediğim şeyin benliğimin ve ortamımın toplamı olduğunu ifade eder. İspanya’da yaşamış olan düşünür “Ben, olmam gerekeni İspanya’da, İspanyol ortamında olmak zorundaydım” der. Ne kadar benziyor bizim çoğu zaman çaresizlik içinde ifade ettiğimiz söze, değil mi?

Yaşam, insanın bulunduğu ortamın etkisi altında şekillenir ve bireyler çevrelerinden bağımsız değildir. “Yaşamak bir ortamın tutsağı olmaktır” sözü, bireyin sosyal, kültürel ve ekonomik çevresinin yaşamına olan etkisini vurgular. Elbette insanlar, doğdukları aileden, yaşadıkları toplumlardan ve kültürel dinamiklerden bağımsız bir kimliğe sahip olamazlar. İnsanların içinde yaşadıkları ortamın onların yaşamlarında ne derece belirleyici olduğunu biliyoruz. Eğer bu bir kaderse, bir tutsaklıksa, biz adeta Sisifos1 gibi bir cezayı ömrümüz boyunca çekiyorsak ne yapacağız? Sessizce boyun eğip çilemizin dolmasını mı bekleyeceğiz?

Her birimiz kendi ortamımızda birer kazazede olarak yaşarız. Suyun yüzeyinde kalabilmek için, ister istemez o ortamı kulaçlamak durumundayız.

Filozofa göre, insan “burada ve şimdi”de yaşar. Hem zamansal olarak hem de mekansal olarak hazır bulunurluğumuz bizi yaşamda kılandır. Bunu bir anlamda “mutlak güncellik” olarak adlandırır. Ancak burada ve şimdide olmak yine mekânsal ve zamansal olarak bir sınırlandırmadır. Bizler bu sınırın farkındayızdır ve bu yüzden acı çekeriz. Ama bu acı esasında bize bir sonsuz olma düşüncesi de verir: Sonsuz olmak ister insan çünkü onun tam tersidir.

Yazı: Coğrafya Kaderdir ya da Bir Ortamın Tutsağı Olmak | Yazan: Merve Arlı

Dünyalanmak

Ortama geri dönersek Gasset’in ortamdan kastı benim dışımda olan her şeydir. Ortam benim dışımda bir ötekidir ama benimle var olur. Kısaca bu ortamı “dünya” olarak adlandırmıştır.
Bu dünya denen şey koskocaman bir şeydir, muazzam bir şey, sınırları siliktir, ta kenarlarına değin daha ufak nesnelerle doludur.

Gasset için yaşamak demek, yaşamın hep benim dışımda olması demektir. Bu ortamda, bu mutlak dışta ya da bu dünyada var olan her şeyle yaşamım boyunca karşılaşırım, çarpışırım ve yüzleşirim. Ülkü Tamer’in Düello2 şiirinde dediği gibi:

Yenilirsem yenilirim ne çıkar yenilmekten
Seninle çarpışmak kişiliğimi pekiştirir benim

İnsan istese de istemese de dünyayla, içinde yaşadığı, içine battığı ortamla çarpışıyor ve yaşamak tam da bu demek. İstesem de istemesem de o dünyayı bütünleyen şeylerle, minerallerle, bitkilerle, hayvanlarla, diğer insanlarla zorunlu olarak hiç durmadan yüzleşmem ve çarpışmam demektir. Başka çaresi yoktur. Tüm bunları göğüslemek zorundayım.

Gasset ilk bakışta çelişkili gibi dursa da insanın ancak bu zorunluluğu üstelenerek özgürleşebileceğini düşünür. Bir zorunluluğu üstlenmek nasıl bir özgürleşme biçimi olabilir peki?

★ Özgürlük bu dünyanın içinde farklı olasılıkların olmasıyla mümkündür ancak.

İçinde kaçınılmaz biçimde yer aldığımız ve tutsağı bulunduğumuz ortam, bu yer ve bu zaman -tekrar ediyorum-, bizi her an bir tek eyleme ya da uğraşa zorlamaz, birkaç olasılık sunar ve bizi acımadan kendi girişimimize, kendi esinimize teslim eder; yani kendi sorumluluğumuza.

İçinde yaşamak zorunda olduğumuz bu ortam ya da dünyanın en acayip ve tedirginlik verici yanı, kendi kaçınılmaz çemberi ya da ufkunda eylemlerimiz için bize hep çeşitli olasılıklar sunması; o çeşitlilik karşısında seçmekten, dolayısıyla özgürlüğümüzü kullanmaktan başka çaremiz yok.

Ortam bize hep farklı olasılıklar sunar, diyor Gasset. Bir ortamın tutsağıyız, bir ortamın içine battık. Hadi söyleyelim. Dünyalandık! Bu dünyalanmış halimizle şimdi olasılıklar arasından tercih yapıp özgürlüğümüzü kullanacağız. Böylece mutlak dışarısı, öteki olmaktan biraz çıkıp “yerleşik yabancı” haline gelecek.

Burada Gasset’in önemle vurguladığı konu, bir karar aşamasının mevcut olması. Bu ortamı, bu dünyayı kendimce bir hali yoluna koymam gerek. Ortamın zorunluluğu gibi buradaki gereklilik de benim, yalnızca benim başıma gelen bir şey. Dolayısıyla yalnızca benim belirleyici kararımla üstesinden gelebileceğim bir şey.

Bir ortamın tutsağı olmak, bir ortama gömülü olmak bir yandan bir ötekileşme döngüsü içinde olmak demek. Diğer yandan bir soluk almak da mümkün. Kim bize soluk verecek burada? Buna Gasset “benliğe dalma” aşaması diyor ve üzerimize gelen dünya karşısında sağduyunun buyruğunu duyuyoruz:

Yazı: Bir Ortamın Tutsağı Olmak | Yazan: Merve Arlı

Sakin ol!

Sakin ol çünkü benliğine sığınabilirsin. Sakin ol çünkü henüz yitmedin. Sakin ol çünkü içinde bulunduğun durum hakkında düşünebilir ve bir plan yapabilirsin.

Hemen söyleyelim, Gasset için benliğe dalma aşaması praksise,3 eyleme giden yolda bir aşama. Eylem ve eyleme yönelik karar verme mekanizması ancak bu aşamadan geçmekle mümkün. Fakat bu, kendi içimize dönelim ve orada kalalım demek değil. İçine gömülmüş olduğun ortamdan başını kaldırıp kendini değerlendir, diyor Gasset. Yoksa tamamen ötekileşmiş bir dışta ya da ötekini göremeyen bir içte kalacaksın.

Şimdi, yazımın başına dönersek, coğrafya kader midir?

Bu soruya bir cevap aramak hemen bir pozisyon almayı gerektiriyor. Evet, öyledir ya da hayır, değildir. Üçüncü bir seçenek var mı? Yoksa bu soruda zaten baştan kabul edilmiş bir gerçek mi var?

Kendimizi tarihin belirli bir anında, evrenin belirli bir noktasında bulmuş olduk ve bu, elimizde değildi. Bu, bir seçim değildi. Bir zorunlu şartlar bütününde doğduk ve onunla yaşıyoruz.

Yine de elimizde olan ne burada?

Gasset gibi söylersek ötekini, dışarıyı iç yapabilir miyiz, yapmalı mıyız? Yaşamak, olanı olduğu gibi kabullenmek midir? Ya da olanı olduğu gibi kabul ederek yaşamak ne kadar yaşamaktır?

Bu soruların tek bir cevabının olması mümkün değil. Kendi cevabımızın peşine düşmek Gasset’in bahsettiği ortamı kulaçlamak demek. Yerleşik yabancıyız dünyada ya da dünya bize yerleşmiş bir yabancı ve onunla aynı dilden konuşmak için önce kendi dilimizi, kendi bakışımızı hatta cevaplanmayacağını bilsek de kendi sorularımızı bulmalıyız. Sanırım.
 

Merve Arlı

 

Açıklamalar:

  1. Sisifos: Yunan mitolojisinde zekâ ve kurnazlıkla özdeşleşen, aynı zamanda lanetiyle tanınan bir figürdür. Korint şehrinin kurucusu ve kralıdır. Tanrılarla defalarca oyun oynayan Sisifos, onları kandırarak ölümden kaçmayı başarmış ancak sonunda Zeus tarafından cezalandırılmıştır. Cezası, sonsuza dek bir kayayı bir tepeye itmek ancak tepenin zirvesine ulaşmadan kayayı tekrar aşağı yuvarlanırken izlemekti.
     
    Bu ceza, insanın anlamsız çabaları ve bitmek bilmeyen mücâdeleleriyle varoluşsal bir metafor olarak sıkça yorumlanır. Albert Camus, Sisifos Söyleni adlı eserinde Sisifos’un durumunu, insanın hayatın absürtlüğüne karşı direnişinin bir sembolü olarak yeniden ele almıştır.⇡⇡⇡
  2.  

     
  3. Ülkü Tamer, Düello:
    Yenilirsem yenilirim, ne çıkar yenilmekten?
    Seninle çarpışmak kişiliğimi pekiştirir benim.
    Ayak bileklerime kadar bu deredeyim işte,
    Yerin yassı taşları tabanımın altında,
    Alnımda birleşmekte güneşin raylarından
    Hışırtıyla geçen kartalların sesleri.
    Unuttuğum bir bitkinin yaprakları gibi
    Göğsüme değerse kurşunların, ne çıkar?
     
    Bilmem nişancılığı, tabanca kullanmadım;
    Ama karşıma alıp seni horoz düşürmek de,
    Seni vuramamak da yüreğimi pekiştirir benim.
    Ölürsem güzel bir ölü olurum,
    Saçlarıma yuva kurar bir anda kirpiler,
    Kar, örtmeye kalkışır gökkuşağını,
    Ve onurlu, yoksul böceklerin gazetecisi
    Ben gülümserken resmimi çeker.⇡⇡⇡
  4.  

     
  5. Praksis: Teorinin pratikle birleşmesi anlamına gelir. Yunanca kökenli bir terim olan praxis, “eylem” veya “uygulama” anlamına gelir ve özellikle teorik bilgilerin somut uygulamalarla hayata geçirilmesini ifade eder. Praksis, yalnızca bir eylem değil, aynı zamanda bilinçli bir eylemdir; yani, bir hedef doğrultusunda düşüncenin pratik hayatta etkin bir biçimde gerçekleştirilmesidir.
     
    Praksis, düşüncenin eyleme dönüştüğü, teorinin yaşamla iç içe geçtiği felsefi bir kavramdır. Teoriyi hayata geçirmeyi ve bu yolla bireylerin ve toplumun dönüşümünü ifade eder.⇡⇡⇡

 
 

BEĞENEBİLECEĞİNİZ İÇERİKLER

2 YORUMLAR

  • Yanıtla Didem Çelebi Özkan 27 Kasım 2024 at 08:24

    Sevgili Merve,
     
    Okuyucuyu düşünmeye ve sorgulamaya sevk eden müthiş bir metin olmuş 👌🏻 Ortega y Gasset’in yaşam ve özgürlük üzerine fikirlerini, bizim topraklarımızın acısıyla harmanlayışın öylesine doğal ki bayıldım.

     
    Yazının akışı, okuyucuyu bazen hayal kırıklığının ağırlığıyla durup düşünmeye, bazen de umut dolu bir ufukta nefes almaya çağırıyor. Hem içe dönük bir hesaplaşma hem de dış dünyaya dönük cesur bir meydan okuma niteliğinde.
     
    Kalemin hep bu denli güçlü kalsın Merveciğim 👏🏻
     
    Kucak dolusu sevgiler 🤗❤️

  • Yanıtla Cemal Salman 25 Aralık 2024 at 13:54

    Sanırım sadece Türkçeye ve bu coğrafyaya özgü olmamak üzere, insanın yetiştiği ortamın (“mekânın”) benliğe işlediği nakışlara gönderme olarak coğrafyanın hükmünü sorgulatıyor söz. Yazının dayandığı, Gasset’in “ortam”ı; Bourdieu’nun “habitus”, Lefebvre’in “temsil mekânları” dediği şeye mi karşılık geliyor acaba? Hem içinde olmakla maruz kaldığımız hem karşılıklı etkiyle var ettiğimiz-edildiğimiz hem de özneleşip hâkim olduğumuz mekân?.. Gasset’e de bir bakmak gerekecek. Eline sağlık.

  • Düşünceleriniz bizim için değerli! Yazı hakkındaki yorumlarınızı paylaşarak sohbetin bir parçası olun.

    error: Kopya korumalı içerik!

    Yazı: Pembeden Yeşile Bütünlük | Yazan: İrem Savaş
    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan