Bir görüşe göre, insan haz alma arzusu ile bencil ve egoist bir doğada yaratılmıştır (Laitman, 2012, 22). İnsan, var olduğu günden bu yana, hem kendi varlığını ve varoluşunun amacını sorgulamış hem de rasyonel ve şüpheci doğasıyla kâinatı, yaşamı ve varlığı yaratan nedenselliğin arkasındaki gücü anlamaya çalışmıştır. Bu bilgi arayışını güdüleyen iki temel unsur vardı; bilgisizlik ve korku. (Şatır, 2004, 6).
Tarımın keşfi ve yerleşik düzene geçişle birlikte oluşan toplum yapısı, yönetici sınıfın ortaya çıkmasına yol açtı. Bu durum, egoist insanın varoluş kaygısını bir nebze azaltarak, düşünmeye ve sorgulamaya başlamasına olanak sağladı. Bu süreçler, her kültürde o kültürün adetleri ve evren tasarımı doğrultusunda kendi inanç sistemlerini ve metafizik anlamlandırma çabalarını şekillendirdi. Böylece semboller ve alegorilerle zenginleşen mitolojik anlatım tarzları gelişti.
Başlangıçta mitoloji, etimolojik olarak “hikâye” anlamına gelirken, daha çok nesilden nesile sözlü olarak aktarılan spekülatif ruhsal reçeteler içeriyordu. Bu bağlamda “ruhsal reçete” tabiri, insanın varoluşsal sonuna giden yolda, henüz bilimsel olarak açıklanamayan olayları anlamlandırma çabasını ifade etmektedir. Mitolojiler, günlük hayatın akıl dışı olaylarını neden-sonuç ilişkileriyle açıklarken, aynı zamanda varoluşsal sonun bilinmeyenlerine dair bir teselli ve tarif sunuyordu.
Yazının icadı, düşünsel ifadenin somut bir biçimde vücut bulması bağlamında adeta bir devrim niteliği taşımaktadır. Düşünce ve inancın sembolik ifadeleri, çağların ötesinden günümüze ulaşarak, o dönemin toplum ve kültürlerinin inanç mitlerini yorumlama, anlama ve üzerine düşünme imkânı sunmaktadır.
Çok tanrılı inanç mitlerinin şafağında, MÖ 1400-1350 yılları arasında Mısır’da Firavun Akhenaton’un öncülüğünde ortaya çıkan ve tek bir yaratıcıya inancı temel alan Aton inancı, tek tanrılı inanç mitinin literatürde ilk kez karşımıza çıktığı örneklerden biridir (Osman, 2015, 179). Ancak, yaklaşık 17 yıl süren 18. Hanedanlık dönemi boyunca Akhenaton’un yönetimi ve inanç sistemi, firavuna karşı düzenlenen çeşitli ayaklanmalar ve saldırılar sonucu sona ermiş ve Akhenaton’un ölümünün ardından çok tanrılı inanç mitleri yeniden egemen olmuştur.
Aynı dönemde, Anadolu coğrafyasında bin tanrılı Hitit mitolojisinin varlığını görmek mümkündür. Özellikle, Hitit hükümdarı III. Hattuşili ile Mısır Firavunu II. Ramses arasında MÖ 1269 yılında imzalanan ilk yazılı barış antlaşması, kültürler arasındaki etkileşimin önemini vurgulamaktadır. Bu etkileşimlerin izleri, Yunan mitolojisinde de açıkça görülmektedir. Örneğin, MÖ 8. yüzyıldan itibaren Homeros ve Hesiodos’un kaleme aldığı eserlerde, Antik Yunan mitolojisinin en yüce tanrısı Zeus’un, Hitit mitolojisinde Tanrı Teşup olarak yer bulduğu görülmektedir.
Benzer bir şekilde, Roma mitolojisi de bu kültürel alışverişten izler taşımaktadır. Antik Yunan mitolojisinde tanrıların ve insanların babası olan Zeus, Roma mitolojisinde Jüpiter olarak karşımıza çıkmaktadır.
Bu örnekler, hiçbir mitolojik aktarımın tamamen saf veya özgün olmadığını, her kültürün kendi evren tasarımını oluştururken kendisinden önceki mitlerden alıntılar yaptığını ya da bu mitlerden etkilendiğini ortaya koymaktadır.
Mitolojinin sorgulanmasıyla başlayan süreçte, insan aklı rasyonel düşünceye yönelerek gözlem ve çıkarımlara dayalı bir bilgi arayışına girdi. Bilgiyi sadece merakını ve şüphelerini gidermek için değil, aynı zamanda doğayı gözlemleyip sorgulayarak nedenleri anlamak amacıyla edinmeye çalıştı. Bu dönemde toplumlarda her ne kadar çok tanrılı inanç mitlerinin etkisi devam etse de “kalpteki gözü” uyanmış özel insanlar dünyanın farklı bölgelerinde kendilerini göstermeyi ve iz bırakmayı başardılar. (Bkz: Mitolojinin Katilleri)
MÖ 6. yüzyılda, Anadolu topraklarında Thales, İran’da Zerdüşt, Hint kültüründe Buddha, daha da uzağa gidersek Konfüçyüs ve Laozi, aynı dönemin aydınları olarak karşımıza çıkmaktadır. Fiziksel olarak birbirlerinden çok uzak bu düşünürlerin, dönemin sınırlı teknolojisi ve iletişim imkânları göz önüne alındığında bir araya gelmeleri neredeyse imkânsızdı. Ancak kendi kültür ve toplumlarında benzer ifadeler kullanmaları ve benzer öğretiler geliştirmeleri, bir tesadüfün ötesinde bir bağlantıyı işaret ediyor olabilir. Belki de bu durum, günümüze ulaşan mitolojik hikâyeler bütününün bir parçası olarak değerlendirilebilir.
Mitolojinin temelini hikâye oluşturur; hikâye ise genel anlamda, nesilden nesile sözlü ve yazılı olarak aktarılan, ispata dayalı olmayan, toplumların evren tasarımlarını ve ölüm sonrası kaygılarına yönelik reçetelerini yansıtan anlatılar olarak tanımlanabilir.
Bu bağlamda, günümüz dünyasında 8 milyar insanın yaklaşık 5 milyarına hitap eden üç semavi din öğretisini, dinî ve dinsel inanışları post-modern mitolojik olgular olarak kabul etmemek için bir sebep göremiyoruz.
Sırasıyla kısaca değinmek gerekirse, Yahudilik, bu inancın bir mezhebi olarak ortaya çıkan Hıristiyanlık ve İslamiyet, günümüzde üç semavi din/inanç sistemi olarak bilinmektedir. İbrâhîmî inançlar olarak adlandırılan bu sistemler, peygamber İbrâhîm ile bağlantılıdır ve her biri, insanlığın ortak atası olarak kabul edilen Âdem figürüyle bütünleşir. Bu inanç sistemlerini, zaman zaman birbirlerinin rakibi, zaman zaman ise ardılı olarak algılamak mümkündür.
Madem ki mitoslar hikâyelerden oluşur, Yahudilik inancını temellendiren Musa Peygamber’in Mısır’dan çıkışı ve bu çıkış sırasında Tanrı Yehova ile doğrudan iletişim kurduğu anlatısı dikkat çeker. Musa’nın, Yehova’dan bizzat emirler aldığı; öfkeli, seçici ve kulları arasında ayrımcılık yapan bir tek tanrı figürünü ortaya koyduğu görülmektedir.
İlginç bir şekilde, Mısır’dan çıkışın tarihlendirilmesi, Akhenaton’un tek tanrılı Aton inancının yıkılarak çok tanrılı inanç sistemine geri dönüldüğü dönemle yaklaşık olarak aynı zamana denk gelmektedir.
Avusturyalı Yahudi kökenli bilim insanı Sigmund Freud, Dinlerin Kökeni adlı eserinde Musa ve tek tanrıcılık olgusunu incelerken toplumların inanç mitlerini, psikolojik ve bilinçaltı temelleri üzerinden analiz etmiştir. Freud, kendi inanç sistemine dair öğeleri sorgulamanın nasıl tepkilere yol açacağını bilmesine rağmen, hakîkat arayışında bilimsellikten taviz vermemiştir. Bu çabasını, İkinci Dünya Savaşı’nın gölgesinde, Nazi işgali altındaki vatanından Londra’ya göç ederek tamamlamış ve kişisel bir hicret süreci yaşamıştır (Freud, 2016, 45).
Hıristiyanlık inanç mitine baktığımızda, karşımıza Tanrı’nın oğlu olarak kabul edilen ve tüm insanlık için kendini feda eden bir kahraman figürü çıkar. Küçük yaşta Yahudi hahamlarını hayrete düşürecek kadar bilgili ancak günü geldiğinde mevcut düzen ve inançlara tehdit oluşturacak kadar tehlikeli, buna rağmen zararsız bir lider olarak betimlenir.
Yahudilik inancı içerisinden bir mezhep olarak ortaya çıkan Hıristiyanlık, temel metinlerini MS 325 yılında toplanan İznik Konsili’nde kabul edilen dört İncil’den alır. Bu İncil’ler; Matta, Markos, Luka ve Yuhanna tarafından yazılmış, İsa Peygamber’in hayatına dair kişisel gözlemler ve anıları içeren metinlerden oluşmaktadır.
Aynı dönemde, Antik Yunan’da MS 30 civarından itibaren Helenistik dönemin sona ermesi ve Roma İmparatorluğu’nun pagan tanrılarına karşı sert duruşu, yeni inanç sistemlerini şekillendirmiştir. Kilise Babaları olarak anılan St. Ambrose, St. Jerome ve St. Agustinus (Şatır, 2004, 141), Yeni Platonculuğun etkisiyle Aristoteles’in dünya merkezli evren tasarımı, Platon’un İdealar Teorisi ve Mısır kökenli İsis-Osiris inisiyasyonlarına kadar uzanan Pisagor’un üçleme öğretisini (triad) harmanlayarak Hıristiyanlık düşüncesini ve Orta Çağ skolastiğini temellendirmişlerdir.
Bu süreç, 15. yüzyılda kilisenin “endüljans” adı altında cenneti satın alma uygulamasına bir başkaldırı olarak ortaya çıkan Reform hareketine kadar devam etti. Bu hareket, insan aklının özgürleşmesinde bir dönüm noktası olarak görülürken, aynı zamanda mitolojik hikâyelerin taşıdığı derin anlamların yeniden hatırlanmasını ve bu anlamların izlerinin sürülmesini sağlamıştır.
Orta Çağ skolastisizmi sürerken, kilise babaları inanç sistemini kendi düşünce ve ihtiyaçlarına göre revize ediyor, İznik Konsili’nde hangi hatıratların kabul edilip edilmeyeceği tartışılıyordu. Bu bağlamda, sıra MS 7. yüzyılda Arap Yarımadası’nda bir uyanışa; İslam inanç sistemini oluşturacak olan Peygamber Muhammed’in mucizevî doğum hikâyesine ve yaşam öyküsüne gelmektedir. Musa Peygamber ile başlayan yaratıcı ile doğrudan iletişim, İsa Peygamber’de “Tanrı’nın Oğlu” anlatısıyla devam etmiş ve Muhammed Peygamber ile “Tanrı’nın Elçisi” kavramıyla son şeklini almıştır.
Bu süreç, Platon’un mağara alegorisini anımsatan bir durumu da beraberinde getirir:
Nur Dağı’nın eteklerindeki Hira Mağarası’nda, derin bir tefekküre dalmış olan Muhammed Peygamber’in Cebrail ile yaşadığı karşılaşma, bu yeni inanç sisteminin aydınlanma anı olarak yorumlanabilir. Musa Peygamber’in hicreti ile benzer bir şekilde, Muhammed Peygamber de hicret deneyimi yaşamış; inancı ve Tanrı uğruna mücâdeleler vermiştir. Ancak Musa ve İsa Peygamberlerden farklı olarak, anlatıldığı kadarıyla Muhammed Peygamber’in hayatı, doğal bir ölümle sona ermiş ve onların yaşadığı zulümleri birebir tecrübe etmemiştir.
Bununla birlikte, zulüm ve çatışmalar onun ölümünden sonra devam etmiş, liderlik tartışmaları Ali’nin şahsında şekillenmiştir. Ali’nin Kerbela’da hunharca katledilmesi, Muhammed Peygamber’in ardından ortaya çıkan taht mücadelelerinin en trajik örneklerinden biri olarak tarih sahnesine geçmiştir.
Günümüzde bilimsel ve teknolojik gelişmeler, tıp alanındaki ilerlemeler ve yapay zekânın bilimsel araştırmalara yaptığı katkılar inkâr edilemeyecek kadar değerli ve önemlidir. Bilim, “Nasıl?” sorusunun cevaplarını ararken bir yandan da insanın organik bedeninin ömrünü uzatmayı ve hastalıklara çare bulmayı amaç edinmiştir. Ancak evrensel varoluşun nedenlerine dair bir cevap bulmaktan hâlâ oldukça uzaktır.
Antik mitolojilerin temelinde, insanın trajik varoluşuna dair sorular yer alır. Bu trajedi, özellikle Antik Yunan mitolojisinde tragedyalar şeklinde kaleme alınmıştır. Yaratılmış tüm canlılar arasında, ölüm olgusunu bilen ve bunu fark eden tek varlık olan insan, bu bilgiyle sürekli bir endişe içinde zamanını tüketmiş ve korkularını kültürel mitolojik reçetelerle yatıştırmaya çalışmıştır. Bugünün postmodern mitolojileriyle karşılaştırıldığında, antik mitolojik öğelerin daha az zararlı olduğu söylenebilir. Antik mitolojilerde mezhep ayrılıkları ve bu ayrılıkların doğurduğu savaşlara pek rastlanmaz.
Ancak bugüne döndüğümüzde, mitolojik varoluşun hâlâ devam ettiğini; hatta bu olguların mezheplerle bölünerek hem içsel çatışmalara hem de farklı inanç sistemleri arasındaki üstünlük mücâdelelerine dönüştüğünü görmekteyiz.
Küresel hâkimiyet bağlamında, her postmodern mit kendini diğerlerinden üstün ve mutlak hakîkat olarak sunmaktadır. Bu durum, insanın trajik varoluşunun bilgi edinimi ile son bulmadığı, ölüm sonrası hakkında kesin bilgilere ulaşılamadığı ve Tanrı’nın insanın beş duyusuyla algılayabileceği şekilde kendini ifşa etmediği sürece devam edeceğini göstermektedir.
İlk insandan günümüze kadar anlaşılıyor ki insan zihinsel ve duygusal anlamda çok az yol kat etmiş; bilgisizlik ve korkunun hâkimiyeti sürmüştür. İnsan hâlâ bilmiyor ve hâlâ korkuyor. Antik reçetelerin güncellenmiş hâlleri bugünün insanına çare olmaya çalışırken, gelişen bilim ve teknoloji daha önce görülmemiş haz alternatifleri sundukça, insan ölümden daha fazla korkar hâle gelmektedir.
Günümüz dünyasında, varoluş mücâdelesine ek olarak toplumların üstünlük, hâkimiyet ve güç arayışları; doğal kaynaklar ya da başka sebeplerle sürdürdükleri savaşlara bizzat tanıklık ediyoruz. Ve kendi kendimize soruyoruz: “Neden?” Oysa bazı insanlar, etten ve kemikten zavallı varlıklar olduklarının bilincine varıp bununla yaşamayı kabul etmek yerine, sanki hiç yok olmayacaklarmış gibi kendilerini tanrısallaştırıyor. Toplumları var eden diğer canlı türlerinden üstün olduklarına inanıyor ve yaratıcıyı temsil eden kelamı ellerinde tuttuklarını iddia ediyorlar. Ancak insan, ne kadar çabalarsa çabalasın, kaçınılmaz son olan ölüm var oldukça bu gerçeği yalnızca mitolojik reçetelerle teselli ederek zihnini ve gönlünü avutabilecektir.
Belki de bu reçete, çok daha basit bir yerde, Epikür’ün bahçesinde yatıyor olabilir. Epikür’ün, “Ölüm varsa ben yokum. Ben varsam ölüm yoktur” (Epiküros, 2014, 95) sözünde olduğu gibi, bilinmezliklerle dolu bu dünyada yaşamaya devam ediyoruz. Ancak tüm bu gelişmelere rağmen, günlük küresel çığlıkların gölgesinde postmodern mitolojilerin “neo (yeni) katillerini” arıyoruz, gece gündüz.
Dileriz Öyle Olsun,
Fırat Sarsar
Kaynakça:
- Şatır, Sabri. (2004). Başlangıçta Bilgisizlik ve Korku Vardı Düşünmenin Öyküsü. İstanbul: Pan Yayıncılık. Homeros. (2014). İlayda. İstanbul. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
- Homeros. (2014). Odysseia. İsntabul. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
- Hesiodos. (2016). Theogonia & İşler ve Günler. İstanbul. İş Bankası Kültür Yayınları.
- Freud, Sigmund. (2016). Dinlerin Kökeni. İstanbul. Öteki Yayınevi.
- Laitman, Michael. (2012). Kabala’nın İfşası. Ankara. Alter Yayıncılık.
- Osman, Ahmed. (2015). Muse ve Akhenaton. İstanbul. Omega Yayınları.
- Perker, Aslı. (2020) Epikür. İstanbul. Destek Yayınları
- Epiküros, (2014). Özdeyişler, Mektuplar ve Aforizmalar. İstanbul. Arya Yayıncılık.








1 Comment
Fıratcığım gerçekten büyük bir keyifle okudum yazını. Farklı toplumların mitlerini, felsefeyi ve dini harmanlayarak insanlığın varoluşsal sorularına ışık tutan çok katmanlı bir anlatı sunmuşsun 👌🏻👏🏻
Mitolojiyi yalnızca bir geçmiş öğesi olarak değil, postmodern dünyamızdaki yankılarıyla ele alman, yazıyı yalnızca tarihsel bir inceleme olmaktan çıkarıp derin bir düşünsel yolculuğa dönüştürüyor 👌🏻
Senin de değindiğin Epikür’ün şu sözlerinin yazının temasıyla örtüşeceğini düşünüyorum:
“İnsanı özgürleştiren bilgi değil, bilgiyi doğru yorumlama gücüdür.”
Geçmişin mitolojik hikâyelerinden günümüz inanç sistemlerine ve bilimsel gelişmelere uzanan bu yolculukta, insanın bu “yorumlama gücü” ile hâlâ sınandığını görmek mümkün 😉
İnsanlığın hem geçmişine hem de geleceğine dair cesur bir analiz sunarak okurlarına eşsiz bir perspektif armağan etmişsin Fıratcığım. Tebrik ediyorum 👏🏻👏🏻