Dileriz Öyle Olsun

Düşünce Tarihinin En Büyük İhmali: Kadın Filozoflar

20 Şubat 2025

Yazı: Düşünce Tarihinin En Büyük İhmali: Kadın Filozoflar | Yazan: Fırat Sarsar

Düşünce Tarihinde Tek Seslilik

Düşünce tarihine baktığımızda, toplumları oluşturan bireylerin yaşadıkları kültür ve evren anlayışları doğrultusunda, sözü edilmemiş bir olgu ya da metafizik düşünce bulmanın neredeyse imkânsız olduğu söylenebilir. Dilin ortaya çıkışından bugüne kadar uzandığımızda postmodern insanın artık yeni ideolojiler üretmekten ziyade, yeni fikirler geliştirmekte bile zorlandığı açıktır —hele ki bu düşünce tarihi, neredeyse yalnızca tek bir cinsin düşünüşüyle şekillenmişse.

Kendisini uzunca bir süredir doğadaki diğer hareketli canlı türlerinden aklı, edindiği bilgi ve deneyim neticesinde doğaya hükmettiği iddiası ile ayrıştıran “insan” düşüncesini eyleyebilme yetisine bekli de son iki yüz yıldır tam anlamı ile hâkim diyebiliriz. Özellikle René Descartes’in modern düşüncenin temellerini atması ile beraber kendisinin ardılı olarak düşünce sahnesinde boy göstermiş büyük “adam”ların ve kesin bilgiyi arayan şüpheci zihinlerin katkıları, dünyamızın sadece dört yüz yıldır(!) güneşin etrafında dönmekte olduğu gerçeğini gözler önüne sermiştir -bu abartılı bir söz olmayacaktır. Özgür düşüncenin karşısında kimi zaman alevler içerisinde, kimi zaman da isteksiz geri vitesler ile ama ne olursa olsun içsel olarak, dimdik durabilmeyi başarmış nice gönüllerin eseri bugünün modern dünyası.


Özgür Düşüncenin Bedeli

Yeri geldiğinde modern mimarîde olası eksik malzemeden kaynaklı aksaklıkları giderebilecek kalınlıkta; tuğla misali, yazılı ve basılı eserleri incelediğimizde düşünce tarihine iz bırakmış pek çok düşünürün ayak izlerini görmek mümkündür. Özellikle Gutenberg’in matbaa makinesini icat etmesi ile düşüncenin kontrolsüz ve dilendiği gibi basımı ve yayımı mümkün hale geldiğinden beri neyin bilgi, neyin sanı ya da malumat olduğu sürekli sorgulanagelmiştir. Bu durum, bilgi felsefesi bağlamında, bilginin ne olduğu, neyin bilgi olup olmadığı sorusunu da yakasında taşımıştır.

Bilimsel ilerleyişle birlikte, doxa’dan (sanı/kanaat) episteme’ye (bilgi)geçiş yüzlerce yıla, belki de binlerce bedene mal oldu. Bu süreç boyunca, ilâhî olanın emirleri altında dünyevî zevklerini sürdürme kaygısı, pek çok mâbed düzenini sarsıp geçirdi. En batıl, en bağnaz ve insana dair vasıflardan uzak dürtülerin esiri olmuş zihinlerin neden olduğu sayısız kıyım, yalnızca mutlak olanın hükmünü sürdürmek uğruna gerçekleşti. Özgür düşüncenin temelinde kontrolsüzce patlayan mayınlar misali, bu kıyımlar düşünceyi boğmaya çalıştı.


Özgürlük ve Sınırları

Hem ahlâk hem de siyaset felsefesi bağlamında, insanın özgür düşüncesini hangi ölçütlerle dile getirebileceğine dair sınırlamalar günümüzde hâlâ bir sorun olarak karşımızda durmaktadır. Özgür iradenin yanı sıra, özgür düşüncenin sınırları ve ifadesi yalnızca paradigma değişimleriyle değil, yığınların çılgınlıklarının da bir anlamda esiri hâline gelmiştir. Düşüncenin kitleler üzerindeki etkisi azımsanamayacak kadar güçlüdür; ancak bireyleri harekete geçiren temel motivasyonun, yalnızca düşüncenin kendisi değil, insanın içinde bastırdığı genetik mirasın bir dışavurumu olduğu fikri de yaygındır.

Geçmişin eleştirisi, insanın düşünce özgürlüğü bağlamındaki zulümlerini tarihsel perspektifte ele aldığında, şu soru kaçınılmazdır: İnsan, yalnızca insana mı düşünce özgürlüğü bağlamında zulmetmiştir?


Yazı: Düşünce Tarihinin En Büyük İhmali | Yazan: Fırat Sarsar

Unutulan Filozoflar

Bu yazıda, insanın insana uyguladığı düşünsel baskıyı farklı bir bakış açısıyla ele almaya çalışacak ve düşünce tarihinin belki de en büyük ihmali olarak gördüğüm kadın filozofları hatırlamaya, hatırlatmaya ve naçizane gönlümde hak ettiklerine inandığım kutsal konumlarını geri kazandırmaya gayret edeceğim.


★ Bu yazının amacı, erkek egemen düşünceye doğrudan bir eleştiri getirmek ya da erkeğin ne fiziksel ne de düşünsel anlamda bir kusurunu beyan etmek değildir.


“Medeniyetin ve hür düşüncenin bayrak yarışında parıldayan aleviyle, uzak diyarlardaki o ilâhî akıbete, kusursuz hakîkate erişme yolunda adımlarımıza ışık tutan bu kutsal ateşi yakanları onurlandırmayı unutmayalım.”

Erkek Egemen Düşüncenin Gölgesinde

Tarihin tozlu sayfalarını karıştırdığımızda görülüyor ki, düşünce tarihinin yazımı, ilâhî nizam gereği iki cins olarak yaratılmış insan türünün yalnızca bir cinsine, erkeğe, ait bir anlatı olarak karşımıza çıkmaktadır. Düşünce tarihinin neden erkek egemen bir tarihselcilik ekseninde şekillendiğini anlamak, sosyolojik, psikolojik, kültürel, etnik, ahlâkî ve geleneksel birçok alt disiplinin kapsamlı çalışmalarıyla ancak bir nebze açıklığa kavuşabilir.

Bu yazının amacı, bu sorunun nedenine dair kesin bir kanıya varmak değildir; zira böyle bir kesinliğe ulaşmak mümkün de değildir. Bilakis, kadim eserler ışığında bir yorum geliştirmek ve ortak bir çaresizliğin dışavurumuna yer vermek hedeflenmiştir.


Kutsal Metinlerde Kadın Algısı

Kadim eserler incelendiğinde, Batı kültürü ve semavî inançların en eski metinlerinden biri olarak kabul edilen Yeni Ahit şöyle der:

“Tanrı, eşinizi sizi tamamlaması için yarattı.” (Başlangıç 2:19)

Kutsal metinler incelendiğinde görülmektedir ki, tüm kâinatın yaratıcısı, hâkimlerin hâkimi, yücelerin en yücesi, tek olan, kendisinden başka hiçbir nedene gereksinim duymayan, biricik, kutsalların kutsalı “O”, yaratılışta kadını yalnızca erkeği tamamlaması, eksik kalan yanını onarması, can sıkıntısını gidermesi ve kutsal evlâdı olan “oğlu” için var etmiştir. Bu anlayış, kutsal metinlerin pek çoğunda açık ya da örtük şekilde karşımıza çıkar.

1851 tarihli Kadınlara Dair adlı makalesinde Arthur Schopenhauer, kadını “hayatta her alanda erkeğin gerisinde kalan ikinci cinsiyet” olarak tanımlamış ve yetenek sahibi olabileceklerini kabul etse de asla bir deha seviyesine ulaşamayacaklarını iddia etmiştir. Ne mutlu ki, Marie Curie ile bu hipotezin yanlışlanması çok uzun sürmemiştir.


Yazı: Düşünce Tarihinin En Büyük İhmali: Kadın Filozoflar | Yazan: Fırat Sarsar

Kadim Mitlerin Yüklediği Roller

Mitolojik ya da kadim eserler incelendiğinde, yine karşımıza şu ifade çıkar:

“Kadın, sessizliği ve uysallığı öğrenmelidir.”

Varoluşun eşiğinde, birbirlerine bu denli bağımlı olup da birbirini bu kadar ayrıştıran başka bir tür bulmak -en azından bizim bildiğimiz evrende- pek mümkün değildir. Doğaya baktığımızda, tüm hareketli canlıların iki cinsten yaratıldığı, aralarındaki içgüdüsel ve genetik görev dağılımlarının doğuştan geldiği ve varoluşun döngüsünde birbirlerine muhtaç oldukları görülür. Nasıl ki doğum anında eşit olarak var oluyorlarsa, ölüm karşısında da aynı ölçüde çaresizdirler.

Doğanın yasaları tüm hareketli türler için aynı iken, insan söz konusu olduğunda işler değişir. Kadim gelenekler ve mitler, Havva’nın Âdem’i baştan çıkardığına dair anlatılarla şekillenmiş; elma sembolizmi üzerinden günahın en büyüğünü işleyen bir suç ortağı değil, doğrudan suçun sebebi olarak kabul edilmiştir.


“İnsan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cins insandan mürekkeptir. Kabil midir ki bu kütlenin bir parçasını ilerletelim, ötekini ihmal edelim de kütlenin bütünlüğü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki bir cismin yarısı toprağa zincirlerle bağlı kaldıkça öteki kısmı göklere yükselebilsin?” – M. K. Atatürk

İlk Öğretmenimiz: Kadın

Zaman zaman, zihni ve gönlü açık insanlara şu soruyu sorarım: “İlk öğretmeniniz kimdir?” Kimi zaman sancılı hafıza teknikleriyle elde edilen bulanık anılar, kimi zaman bir çırpıda dile gelen neşeli cevaplar, bazen de ifadesi güç, derinlere gömülmüş düşünceler ortaya çıkar. Ne de olsa herkesin ilk öğretmeni özeldir. Unutulmaz. Hep akıldadır.

Ancak benim düşünceme göre—istisnalar dışında—ilk öğretmenimizi ya da ondan öğrendiklerimizi hatırlamamız pek mümkün değildir. Yine de, “ilk öğretmen” denildiğinde aklıma hep bir kadın gelir. Hayatımdaki ilk kadın. Aslında herkesin ilk kadını. Annem!

Bana göre, her hareketli canlının ilk öğretmeni, doğum anının sancısıyla rahatı ve huzuru kendi iradesi dışında bozulmuş, ilk temastaki bilgeliği taşıyan kişidir. İşte bu, kadın filozofların hikâyesidir. Ve o ilk öğretmen, kâinat nizamı uyarınca bu yetiyle yaratılmıştır. Bir anlamda, yaşama can veren, yaşamı kutsayan ve aynı zamanda ezelî olan yaratıcı gücün vücut bulmuş hâlidir.


Kadının Varlığı ve Üreme Algısı

Doğal üreme temeline dayalı olarak yaratılmış hareketli canlılar gözlemlendiğinde, doğada rıza dışı bir üreme modeline rastlanmadığı açıkça görülmektedir. Türlerin karışımı olmadan, yalnızca kendi türdeşleriyle gerçekleşen bu üreme şekli, akıldan ziyade içgüdüsel bir mutabakatın kanıtı niteliğindedir.

Oysa kendisini diğer hareketli canlılardan inatla ayrıştıran “insan”, rızaya dayalı üremenin ya da üreme eyleminin önemini yitirdiği bir çağda yaşamaktadır. Binlerce yıllık evrim sürecinde değişmeyen gerçeklerden biri, erkek cinsinin yılın hemen her anında üremeye hazır yaratılmış olmasına karşın, kadının yalnızca belli dönemlerde üreme yetisine sahip olmasıdır. Bu biyolojik fark, insan türünde cinsel yönelim ve üreme üzerine şekillenen birçok toplumsal varsayımı da beraberinde getirmiştir. Bunlardan en köklüsü, kadının yalnızca üremeden sorumlu bir varlık olduğu ve kutsal sayılan erkeği tamamlamak için yaratıldığı inancıdır.


Ama gerçekten kadınlar sadece üremekten mi sorumluydu? Sadece ev işlerinden, yapay bir kurum olan ailenin idamesinden, yarattıkları “küçük tanrıların” yetiştirilmesinden mi ibaretti varlıkları? Sanıyor musunuz ki hiç “düşünmediler”?

Yazı: Düşünce Tarihinin En Büyük İhmali: Kadın Filozoflar | Yazan: Fırat Sarsar

Kadın Filozofların Sesini Susturmak

Çok düşündüler, çok söylediler, çok yazdılar. Ancak ne zaman geniş kitlelere ulaşmak istedilerse her defasında bağnazlığın, boş inançların, cehâletin ve karanlığın tahakkümü altında ezildiler. Ezilmeye direnenler ise bugün bize kendi düşün dünyalarını miras bıraktılar.

Ne var ki onları bulmak —düşünce tarihine derin izler bırakmış isimlerin gölgesinde— biraz emek ve vakit gerektiriyor. O hâlde, şimdi vakti zamanında düşünen ve tarih boyunca sesi kısılmaya çalışılan kadın filozoflardan birkaçına kısaca göz atalım.


Erkek Tarihinin Gölgesinde Kalan Kadınlar

Düşünmek gerekir:

  • Acaba Kamala olmasaydı, Siddhartha Buda olabilir miydi?
  • Miletoslu Aspasia olmasaydı, Antik Yunan’ın muzaffer komutanı ve site devleti yöneticisi Perikles bildiğimiz ve okuduğumuz hâliyle var olabilir miydi?
  • Diotima olmasaydı, Sokrates’in adıyla anılan yönetim anlayışı ve düşünce dünyası şekillenebilir miydi?
  • Pythagoras, gönlünü fetheden Theano olmasaydı, o demirci dükkânının önünden yine geçer miydi?
  • Sosipatra, Ephesus’tan Pergamon’a hicret etmeseydi, gününün en bilge okulu yine kurulabilir miydi?
  • Hypatia, içinde yanan bilme aşkı ve uğruna çektiği eziyetler olmasaydı, astronomi ve matematik ilerler miydi ve felsefenin ilk kadın şehidi, karanlığa rağmen bize miras kalır mıydı?
  • İlk kadın doğa bilimcisi, 12. yüzyıl Orta Çağ Avrupa’sının karanlığında ortaya çıktı: Bingenli Hildegard.
  • Rönesans ile vücut bulan hümanist düşüncenin son durağı, Fransız İhtilâli’nin -belki de son umudun- son bekçilerinden Olympe de Gouges olmasaydı, XVI. Louis’nin ayakucuna kim kitap fırlatacaktı? Üstelik yalnızca kadınların hakkını savunacak o cesaretle…
  • Yeni çağın hırçın topalı ama bir o kadar da asi ruhlu, çılgın âşık Rosa Luxemburg olmasaydı -eşitlik davası uğruna yaşadığı onca zulüm ve kaçış hiç yaşanmasaydı- özde devrim muhafızı Leo Jogiches’i kim anardı?
  • Sanır mısınız ki Jean-Paul Sartre, düşünceleri ve kişiliğiyle yine aynı insan olabilirdi, hayatındaki biricik isim, Simone de Beauvoir ve onun düşünceleri olmasaydı?
  • Siyaset felsefesi bağlamındaki duruşu ve çalışmalarıyla, Nazi Almanyası’ndan kaçışının hikâyesi uyarınca Hannah Arendt’in muhteşem eserleri ve 1975 Sonning Ödülü ile onurlandırılması sadece bir tesadüf müydü?
  • Bilgi ve varlık felsefesi bağlamında, insanın bugüne kadar bilgi edinme süreci üzerine geliştirdiği yaklaşımlara yeni bir perspektif kazandırabilecek kadar önemli bir isimden bahsetmenin yerinde olacağını düşünüyorum: Helen Keller. Mark Twain’in onun hakkında kaleme aldığı düşünceler ışığında söylemek gerekirse, bebeklik çağından itibaren kör, sağır ve dilsiz olarak yaşamış, 88 yaşında hayata veda etmiş, buna rağmen sayısız eser kaleme almış ve öğrenme arzusunu hiç kaybetmemiştir. Dünyevî olarak sıradan bir insanın bildiğinin çok gerisinde bir deneyim havuzuna sahip olduğu düşünülebilirdi; ancak o, birçok kendine “insan” diyenden çok daha insanca yaşamıştır.

“Sezar, Büyük İskender, Napolyon, Homeros, Shakspeare ve bütün ölümsüzlerle aynı kulüpte buluşan insan. Bundan bin yıl sonra da en az bugünkü kadar ünlü olmaya devam edecek.” – Mark Twain

Yazı: Düşünce Tarihinin En Büyük İhmali | Yazan: Fırat Sarsar

Freud’un Kadın Algısı ve Yaratıcılık Gücü

Kimi zaman kendi kendime soruyorum: Düşünce tarihinin kadın cinsine olan öfkesi neden bu kadar katı, bu kadar hoşgörüsüz, bu kadar acımasız?

Sonra bir an geliyor, Sigmund Freud’un kulağıma bir şeyler fısıldadığını hissediyorum. Sanki şöyle diyor:

“Üremenin ve cinselliğin gücünü elinde tutan: Kadın.
Gücü ve rızayı belirleyen: Kadın.
Arzu ve hazza giden kutsal birleşimin anahtarı: Kadın.
Kutsal Kâse: Kadın.”

Tam düşüncelere dalmışken, sanki tekrar kafasını uzatıp bana bakıyor ve ekliyor:

“Ha, bu arada… Tanrı’nın yaratıcı gücüne tek sahip olan da KADIN.
Yaratan: Kadın.
Erkek ise yalnızca yaratılışa katkıda bulunan.”


Tarihsel Bağlamda Aristoteles ve Kadın Algısı

Bu perspektiften bağımsız olarak, binlerce yıldır süregelen erkek egemen düşünce pratiğinin tek hâkimi olan erkek merkezli anlayışın elbette her bilim dalı açısından farklı sebepleri olacaktır. Ancak, düşünce tarihinin “Muallim-i Evvel”i (İlk Öğretmen) olarak anılan Aristoteles’e kulak verdiğimizde, hayal kırıklığına uğramamak pek mümkün değildir.

Aristoteles’e göre kadın, biyolojik açıdan eksik, psikolojik açıdan irrasyonel, politik açıdan yetkinliği olmayan bir varlıktır. Buna rağmen, eşiyle eşit ve özgür bir insan olarak tanımlanır ancak görev alanı ev işleri ve çocukların eğitimi ile sınırlandırılır.

Klasik mantığın kurucusu, İslâm felsefesi tarihinde “ilk öğretmen” olarak anılacak kadar saygı gören bir düşünürün kadın hakkında kurduğu bu cümleleri, bugünün normlarıyla eleştirmek elbette doğru olmaz. Tarihsel değerlendirmelerde yapılan en büyük yanlışlardan biri, geçmişi bugünün değerleriyle yargılamaktır.


Eşit Bir Gelecek Mümkün mü?

Her çağın kendine özgü düzeni, kuralları ve değerleri olduğu gerçeğinden hareketle dileriz ki; yaşam ve ölüm karşısında Mutlak Olan tarafından eşit yoksunluk ve ıstırapla yaratılmış, üreyebilmek için birbirine mutlak biçimde tabi ve muhtaç olan iki cinsin var olduğu bu düzende, kadın hakkını bir cins olarak aramak zorunda kalmaz.

Erkeğin, karşı cinsinden hiçbir surette üstün olmadığının farkına vardığı ve bunu kabul ettiği; her iki cinsin de yaşam karşısında aynı ölçüde aciz olduğunun bilincine vardığı bir dünya, belki de binlerce yıl sonra yeni fikir ve ideolojilerin gelişmesine olanak tanıyacaktır.

Geleceğe bırakılabilecek en büyük miras, kadın ve erkeğin doğal varoluşundan hareketle, zıtlıkların birliği içinde eşit olduklarının kabulüdür.


“Yeryüzünde gördüğümüz her şey, kadının eseridir.” – M. K. Atatürk

“Kadın sadece görülecek bir obje değil, dünyayı gören göz, arzu ve zevklerin onu şekillendirdiği özgür öznedir.” – Simone de Beauvoir

“Özgür insan, başka türlü karar verme imkânı olan insandır.” – Roza Luxemborg

“Mademki kadınlara giyotine çıkma hakkı veriliyor, kürsüye çıkma hakkı da verilmelidir.” – Olympe de Gouges

“Düşünme hakkınızı saklı tutun, düşünmek hiç düşünmemekten daha iyidir.” – Hypatia

“Soru kimin bana izin vereceği değil, kimin beni durduracağıdır.” – Any Rand


 
 
Dileriz Öyle Olsun,
Fırat Sarsar©
 
 

Kaynakça:

  • Göçeri, Nebahat. 2010. Kadın Hareketi Tarihi. Ankara. Bizim Büro Basımevi
  • Buxton, Rebecca & Whiting, Lisa. 2023. Felsefenin Kraliçeleri. İstanbul. Epsilon
  • Ferguson, Kitty. 2012. Kadim Pythagoras Kardeşliği. İstanbul. Ayna Yayınevi
  • Hesse, Herman. 2011. Siddhartha. İstanbul. Can Yayınları
  • Smith-Seymour, Martin. 1998. Yüzyılların 100 Kitabı. İstanbul. Boyner Holding Yayınları
  • Tulay, A.Semih. 2008. Miletoslu Aspasia. İstanbul. Remzi Kitabevi
  • Karadeniz Poyraz, Cansu. 2023. Rosa Luxemburg. İstanbul. Destek Yayınları
  • Şener, Yılmaz. 2020. Hypatia. İstanbul. Destek Yayınları

 
 

BEĞENEBİLECEĞİNİZ İÇERİKLER

5 YORUMLAR

  • Yanıtla Didem Çelebi Özkan 20 Şubat 2025 at 13:08

    Fıratçığım,
     
    Öncelikle emeğine sağlık canım. Kadın filozofları görünür kılma çabanı takdir ediyorum; bunun benim için ne kadar kıymetli olduğunu biliyorsun. Ancak ironik bir şekilde, yazının içinde bile bu kadınların arka planda kaldığını hissettim. Kadın filozofları merkeze alan bir yazı beklerken, ağırlıklı olarak senin düşünce tarihine dair fikirlerine odaklanıldığını gördüm.
     
    Bir diğer mesele, kadın filozofları anlatırken bile onları erkekler üzerinden tanımlaman. Örneğin, Simone de Beauvoir’ı, Sartre’ın gelişimi üzerinden ele almak ne kadar doğru? Simone, Sartre’a katkı sağlamış olduğu için mi anılmalı yoksa kendi düşünce mirasıyla mı? Yazının genelinde de benzer bir yaklaşım var; kadın filozoflar kendi felsefi görüşleriyle değil, erkeklerin düşünce yolculuğuna yaptıkları katkılarla anlatılmış. Oysa bu kadınlar kendi başlarına düşünce tarihine yön vermiş isimler. Onları sadece erkek figürleriyle ilişkilendirerek anlatmak, tam da eleştirdiğimiz zihniyeti farkında olmadan yeniden üretmek oluyor.
     
    Bir diğer dikkat çeken nokta ise “doğada rıza dışı bir üreme modeline rastlanmadığı” ifadesi. Burada tam olarak neyi kastettiğini anlamakta zorlandım. Eğer tecavüzden bahsediyorsan, bu biyolojik olarak yanlış bir çıkarım. Hayvanlar âleminde de rıza dışı çiftleşme davranışları gözlemlenmiştir: Erkek aslanlar, yunuslar ve ördekler gibi birçok türde dişilere zorla çiftleşme dayatıldığı bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Eğer kastın “insan toplumu doğadan farklıdır” gibi bir noktaysa, burada da doğayı normatif bir ölçüt olarak kullanmak problemli olur. Doğa, ne ahlâkî bir kılavuzdur ne de toplumsal normlarımız için bir model.
     
    Ayrıca, yazının başlığı “Düşünce Tarihinin En Büyük İhmali: Kadın Filozoflar” olsa da metnin büyük kısmı kadın filozoflardan değil, erkek filozoflardan bahsediyor. Aristoteles, Descartes, Schopenhauer gibi isimlere geniş yer ayrılmışken, kadın filozofların kendi felsefi görüşlerine neredeyse hiç değinilmemiş. Onları erkek filozoflara nasıl katkı sağladıklarıyla anlatmak, yazının iddiasını boşa düşürüyor. Kadın filozofların anlatıldığı bir yazının odağı erkek filozoflar olmamalı.
     
    Fıratcığım, bütün bunları yazarken amacım kesinlikle seni kırmak değil. Kadın filozofların görünürlüğü benim için yalnızca bir ilgi alanı değil, gerçek bir tutku. Senin emeğine ve bu konuyu gündeme getirme çabana saygı duyuyorum. Umarım eleştirilerim yazının daha güçlü bir hâle gelmesine katkı sağlar. Daha çok kadın filozofun sesi duyulsun, daha çok tartışılsın, daha çok yazılsın! 😊✨
     
    Kucak dolusu sevgiler ❤️

  • Yanıtla Şen Sevgi Erişen 20 Şubat 2025 at 18:28

    Fırat, kalemine sağlık olsun! İyi bir deneme yazısı olmuş gerçekten, seni kutlarım.
     
    Benim bazı yazılarımda hiç fark etmediğim (kızım uyarmadan önce) eril bakış açısını düzeltmem hâlâ tam anlamıyla mümkün olmadı. Bu yüzden Didem’in dikkat çektiği noktaları çok iyi anladım.
     
    Yazdıkça kendimizi daha iyi gözlemleyebiliyoruz. O yüzden yazmaya devam! Yeni yazılarını merakla bekliyorum.
     
    Sevgiler

    • Yanıtla Yasin Aşık 20 Şubat 2025 at 19:02

      Derya deniz bir bilgi okyanusunda yüzerken buldum kendimi bir anda. Yazının adıyla anlatılmak istenenin ne olduğunu başta anlamadım. Felsefeden, mitolojiden, tarihten, psikolojiye kadar birçok farklı bakış açısıyla konuyu ele almanız yazının daha derin bir köke sahip olmasını sağlamış.
       
      Fakat Didem hocama katıldığım yerler de var. Kadın filozofların erkekler üzerinden anlatılması garip geldi. Erkek filozoflardan bahsederken böyle bir şeye başvurulduğunu hiç görmedim şu ana kadar. Eğer varsa okumamışımdır henüz. Bu kadın filozofların kökenini yani onların kendinden sonraki filozoflara nasıl katkı sağladığını daha detaylı okumak isterdim.
       
      Her şeye rağmen bu yazı için birçok kaynağı derlemiş ve özenli bir metin hazırlamış olmanızı tebrik ediyorum.

  • Yanıtla Selin Aydın 20 Şubat 2025 at 23:19

    Ben Avrupalı feylesofları bilmem. Ama onların kadınları küçümsediği aynı tarihlere baktığımda Türklerin kadınları baş üstüne koyduklarını görüyorum. Mustafa Kemal’in ne de güzel bir sözünü iliştirmişsiniz bu muhteşem yazınıza.
     
    Ben de tam aksi yönde örnekler vereyim dünyadaki ilk kadın hükümdar bir Türktür. Tomris Hatun. Töregene Hatun mesela eşi öldükten sonra kaygısızca hükümdar naipliği yapıyor. Türk kadınlaarı savaşlarda eşleri ile birlikte aynı safta yer alıyor, bazı bazı da yönetiyor.
     
    Dediğiniz gibi ilk öğretmen bir kadın; anne. Avrupa İnsan Hakları’na bakmayın siz, belki son yıllarda adı var, kadını ayaklar altına alan bir toplum oldu onlar yüzyıllarca. Sesini çıkaramadı kadın hiçbir vakit.

    • Yanıtla Şen Sevgi Erişen 21 Şubat 2025 at 11:12

      Harika bir açıklama olmuş tebrikler yüregine sağlık 🙏💕

    Düşünceleriniz bizim için değerli! Yazı hakkındaki yorumlarınızı paylaşarak sohbetin bir parçası olun.

    error: Kopya korumalı içerik!

    Yazı: Pembeden Yeşile Bütünlük | Yazan: İrem Savaş
    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan