Acı ve Izdırabın Ayak Ucunda
Çok basitmiş gibi gelir insana kendisinin ne olduğunu tanımlaması. Kolaydan da kısadır ifadesi. Ne olduğunu, kim olduğunu hep bilir, hep söyler, daima tanım getirir varlığına. Diğer canlı türleri ile kıyas eder kendisini. Doğanın izinden giden tüm cansız ve canlı varlıklar üzerinde hâkimiyetini çoktan ilan etmiştir bile. Hatta var oluşuna anlam, sebep-sonuç önermeleri getirirken yüce aklı ile tüm kâinatın kendisi için yaratılmış olduğu savında bile hiç korkmadan; sadece deli gibi korku içerisinde titrediğinden ötürü, bulunabilmiş, iddiadan öte kanıtlar bile ileri sürebilmiştir. İlâhî nizamın sebebi olduğu ve bu var oluşun metafizik manalarını derin sorgulamalar neticesinde edindiğini; akabinde ise, çeşitli düşün hareketleri ile de hakîkate erdiğini ilan etmiştir.
Nedir Peki O Zaman İnsan?
Düşünce tarihine derin izler bırakmış birçok mühim zihin; insan olarak isimlendirilen ve tüm varlık türlerinden kendisini, ayrıştırmış olanı, tanımlarken hep ortak bir kavramdan hareket ile yola çıkmıştır. Ancak bu ortak betim dünyasına değinmeden önce kendi dilimiz uyarınca “insan” kelimesinin kelime kökenine değinmekte fayda olacağı kanısındayım.
İnsan
İnsan kelimesi etimolojik olarak bakıldığında Arapça kökenli nisyan kelimesinden türemiş olup unutan varlık anlamına gelmektedir. Yine aynı dilin başka bir yorumuna göre, toplum halinde bir kültür çevresinde yaşayan, düşünme ve konuşma yeteneği olan, evreni bir bütün olarak kavrayabilen, bulguları sonucunda da değiştirebilen ve biçimlendirebilen canlıdır, açıklamasını edinmekteyiz. İslâm inancının kutsal metinlerine bakıldığında ise insan, ruh ve bedenden oluşan en güzel varlık olarak tanıtılmakta olup akıl, bilgi, irade, düşünme ve düşündüklerini yapabilmesi ile diğer varlıklardan üstün olduğu belirtilmektedir. Tanrı’nın insanını kendisine kul olarak yeryüzünü imar ve ıslâh etmesi için yarattığını, halîfe tayin ederek dünyadaki her şeyi onun emrine vermiş olduğu açıklaması edinilmektedir.
Antik Çağ’da Trajik İnsan: Kozmik Sırrın Farkında Olan Ölümlü
Antik Çağ’ın düşünce havuzu içerisinde görüyoruz ki birçok düşünür de kendince bir tanım, bir açıklama getirme ihtiyacı duymuşlardır. Ama öncesinde yine karşımıza mitolojik eserlerin En İyi Yardımcı Oscar Ödülü’nü sonuna kadar hak eden olan insanın trajedisi çıkmaktadır. “İnsan”ın bu metinlerden hareket ile en belirgin “ne” olduğu, öleceğinin bilincinde oluşu ile vurgulanmaktadır. Trajik insan, ölüm olgusunun ve öleceğinin farkındalığı ile geçici süre ile var olduğunu bilir ve nihâyete erdiğinde ise geriye dönen asla olmaz kozmik sırrın ifşasından.
Antik düşün havuzuna döndüğümüzde;
- Muallim-i Evvel (Aristoteles) der ki “İnsan düşünen hayvandır.”
- Yine bir başka Urlalı uyumsuz (Anaksagoras) der ki “İnsan, alet yapan hayvandır.”
- Felsefi düşüncenin batı kültürü bağlamında sıfır noktası olarak niteleyebileceğimiz mihenk taşı (Thales) der ki, “İnsan, araştıran bir hayvandır.”
- Sokrates ise “İnsan, sorgulayan bir hayvandır” kelamını ederken
- Geniş omuzlu (Platon) akademik şahsiyet “İnsan, toplumsal bir hayvandır” ifadesinde bulunmuştur.
- Buna yakın tanımları edinmek elbette mümkündür. “İnsan iki ayaklı hayvandır”, “İnsan, iradeli hayvandır”, “İnsan, sınıfsal hayvandır” gibi tanımlar insanoğlunun belli çağlar içerisinde kendindeki niteliklerin bilincine vararak kendi kendini tanımlama çabalarının neticesinde ortaya çıkmış yorumlardır.
Hep merak etmişimdir, bu tanımların ortak noktasında hayvan kavramının bulunmasının sebebi nedir? Görüldüğü üzere, insanı tanımlayan betimlemelerin temelinde daima hayvan kavramı yer alıyor. Peki, kendisini insan olarak nitelendiren bu canlı türü, öncelikle “hayvan” kavramının anlamını mı sorgulamalıdır?
Nedir Peki O Zaman Hayvan?
Hayvan kelimesinin etimolojik kökenine baktığımızda, İngilizce animal (Türkçe: Hayvan) karşılığını buluruz. Animal kelimesinin kökeninde ise Latince anima (Türkçe: Hareket) sözcüğü yer alır.
Bu bağlamda, etimolojik açıdan anima kelimesinin “hareket” anlamını taşıdığı kabul edilirse, animal için “hareket eden” tanımının uygun olduğu sonucuna varabiliriz. Türkçe’de hayvan kavramı da bu doğrultuda “hareket eden canlı türü” olarak açıklanabilir. Bu perspektiften hareketle, Antik Çağ düşünürleri, sahip oldukları tüm farklı özelliklerin yanı sıra, kendilerini esasen “hareket eden bir canlı türü” olarak tanımlamakta bir sakınca görmemişlerdir. Bu tanım süreçlerinde de hareketi başlatan temel motivasyonu, kendilerini diğer hareket eden canlı türlerinden ayıran özellikleri gözlemlemiş ve bu ayrımı ifade etmeye çalışmışlardır.
İlk bakışta kendisini insan olarak nitelendiren canlı türü için kendisini hayvan kavramı ile açıklamaya gayret etmesi bugün için doğal karşılanmayacağı bir gerçektir. Tam da bu noktada yine karşımıza kıymetli bir düşünen canlının şu ifadeleri çıkmaktadır.
“Çağımızın insanı, tek başına eksik kalmakta, kendi kendini bütünleyebilmek, var olabilmek için örgütler içinde korunabilmektedir. Örgütlenmemiş, tek başına insan, ezilmek, tükenmek, yok olmak durumundadır. Buradan hareketle diyebiliriz ki insan, örgütsel bir hayvandır.”
– Aziz Nesin
❗️Belki de “hayvan” kelimesinin telaffuzunun hoş karşılanmayacağı düşüncesiyle, insanı “hareketli canlı türü” olarak nitelendirmek, bu yazının geri kalan akışı için daha yumuşak bir zemin oluşturacaktır.
İnsanın Trajik Yolculuğu: Korkudan Aydınlanmaya, Üstünlükten Çaresizliğe
Var olduğu ilk andan itibaren korku ve bilgisizliğin zindanlarından kendine sunî aydınlanmacı bakış açıları ile açıklama ve mana getirmeye çalıştı. Evvelâ var olma kaygısı ile deli gibi dolaştı oradan oraya. Önce avladı, ardından var oldu. Baktı ki sadece avlayarak var olamıyor çünkü tek başına av da oluyordu doğanın gücü karşısında.
Birlikten kuvvet doğar şiarı ile bir araya geldi kendisine fiziksel olarak çok benzeyen hareketli canlı türü. Birbirlerinden aldıkları güç ile Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinin ilk basamağını edinmiş oldular. Artık beraber daha güçlü, daha dayanıklı idiler. İş bölümü ve yerleşik düzen ile birileri için var oluşun kaygısı düşünebilecek boş zamanın tasarrufuna evrildi.
Düşünmeye başladı hareketli canlı türü. Neden ve nasılları sormaya, bu sorgu içerisinde cevapsız kalan her an için esrik hallerde buldu açıklamaları. Türlü türlü niyetlerin gizinde kendini ifşâ etti Tanrı’nın sureti olarak. Yaradan ile kurduğu bağ ve diyalog onu eşsiz kıldı kâinatın gölgesinde. Kendine “insan” diyen hareketli canlı türü kâinatın efendisi, var oluşun sebebi, O olanın tezâhürü ilan etti kendini.
Aradan binlerce yıl geçti. Bilgisizlik ve korku bir dirhem eksilmedi. Ne tuhaftır ki kendisini diğer hareketli canlı türlerinden üstün gören “insan”, tüm türler ile aynı bilinmezlikten geliyor ve aynı trajik sonu yaşıyordu. Acı ve ızdırap her yerde var olmaya devam ediyordu.
Üstünlük Sanrısı ve Bitmeyen Huzur Arayışı
Kendini bu kadar üstün görenin elbet bir açıklaması, bir reçetesi olması kaçınılmazdı. Birçok düşünce okulu, düşün insanı kendince açıklamalar, gerekçelendirmeler ilave etti mevcut düşüncelerin üzerine huzur bulabilmek için. Kimisi hazzın peşinden giderken sayılı günlerin hatırına, kimisi de çileciliğin hazzında buldu kendini. Kimisi hiç yok olmayacağının sanrısı ile dünyevî olanın maddi nimetlerinin peşinden giderken kimisi de hiçlikte kaybolmayı yeğledi. Ne denildi ise denildi, ne şekilde yaşanıldıysa da yaşanıldı ama geri gelen kimsecikler olmadı gittiği yerden bir damla huzur ifşâsı için.
21. yüzyıla baktığımızda görülmektedir ki hemen hemen tüm diyarlarda Tanrı’nın krallığının çok yakın olduğu ümidi ortalığı kasıp kavururken, sancılı bekleyişin ne kadar süreceğine dair henüz bir havadis edinilememektedir. Binlerce yılın reçeteleri postmodern insana çare olamadığı gibi Kirene (Hedonist Hazcılık) Okulu ile Epikir’ün Bahçesi arasında vuku bulan sarkaç misali bir rölanti yaşamlara evrilmiştir insanın her günü.
Bilgisizliğin ve korkunun hükümranlığı hazzın kaynağı soma etkisi ile bastırılmakta, Carpe Diem (anı yaşamak) şiarı bağlamından sapmaktadır. Bunca ilerleme, teknolojik gelişim, kültürel devrimler ve kendine “insan” diyen hareketli canlının evrimi neticesinde halen süre gelen acı ve ızdırabın sebebi nedir o zaman sormak geliyor “insan”ın içinden.
“Sorun terzinin kendi söküğünü dikememesi değil; sorun, terzinin burnunun ucundaki kendi söküğünü görememesidir.”
– Zorba.the.Buddha
İnsanın Doğası: Haz, Arzu ve Bilinç Potansiyeli
Kimi zaman sorarım kendime geçmişin düşün havuzu içerisinde yüzerken, acaba, bu suyun kaldırma kuvveti hangi düşüncenin elinde diye. Acaba aradığımız hiç şüphe edilmeyecek bilgi burnumuzun ucunda olabilir mi? Acaba bakılması gerek nokta çok yakınımızda olabilir mi? Acaba her şey tam manası ile saf ve en yalın hâli ile insan tanımında olabilir mi?
“İnsan, haz alma arzusu ile yaratılmış bencil ve egoist bir varlıktır.”
Bu tanımlama üzerinde yeteri kadar düşünüldüğü ve çalışıldığı takdirde kendine “insan” diyen düşünen hareketli canlı için bir anlam bulmakta ve var oluş aşamaların geçmeye devem ediyor olan günümüz çağının en temel gereksinimlerini karşılamaktadır. Tanım, içeriği gereği çok temel bir olguya işaret etmektedir. Haz alma arzusu.
Çok iyi hatırlanmasını temenni ederim ki Arthur Schopenhauer’in İsteme ve Tasarım Olarak Dünya eserinde temel olarak ortaya koyduğu düşünce bağlamında insan yaşamını acı ve ızdıraplar arasında gidip gelen bir sarkaca benzetilir. Bu benzetmenin tabii ki de mantıksal bir temeli vardır.
“Haz, arzuyu iptal eder.”
Üzerinden yeteri kadar düşünülür ise ve yeteri kadar çalışır ise, insan “ne” olduğunu kesinlikle anlayabilecek bilinç potansiyeline sahiptir. Bütün varlıkların ve düzenin Herakletios’un ateşinden Siddartha’nun Dharma’sına kadar her şeyin bir arzudan ve tüm varlıkların bu arzunun tezâhürü olduklarının bilincine varacakları bilinç potansiyeli vardır.
Tüm bilinçli olan yaratılmışların doğası haz alma arzusu üzerine kuruludur. Burada hazdan kast edilen zevk kavramı değildir. Haz alma arzusu yaratılanların doğası gereğidir. Bu gerçeklikten çıkmak mümkün değildir. Ancak insan bilinç geliştirerek doğasına ters hareket ile çevresini değiştirebilir ise doğasına aksi yönde davranarak hakîkati edinme yoluna girebilir. Ama bu yol ya da yolculuklar birincil önceliğimiz değil.
İlk önce, acı ve ızdıraplarımızdan kurtulmanın eşiğine gelmeyi ümit ediyorsak ve “ne” olduğumuzu idrak safhasını geçerek ilerlemek istiyorsak “insan” makinesinin anlaşılması, kavranması ve içselleştirilmesi elzemdir. Çünkü ne zaman sorulsa yaşamın zıttı nedir diye, ölüm olarak cevap verir hemen hemen tüm ahâli. Hâlbuki yaşamın zıttı değildir ölüm. Yaşamın zıttı can sıkıntısıdır.
Tarihten Günümüze: İdeal İnsan ve Huzurun Arayışı
Sorarım tüm okuyuculara acaba kıymetli Sokrates’i bugünkü dünya nimetlerinden faydalandırabilseydik yine de içer mi idi o baldıranı? Sorarım tüm okuyuculara, acaba Siddartha (Buddha) bugünün dünyasında çıkıp o şatafatlı sarayından düşer mi idi çilenin yollarında hakîkat aşkı ile. Sorarım kendi kendime hem Hypatia hem Giordano Bruno inat ederler mi idi? Acaba sorarım yine kadın haklarının neferi Olympe de Gouges kendi ayakları ile gider mi idi cellâdının ayakucuna kendi rızası ile.
Antik çağlarda, yaradılış gereği arzu nesnesi olan hareketli canlı türü olan insan için bugüne kıyas ile haz çeşitliliğinin çok kısır olduğu bir yaşamda derviş olmak, kahraman olmak belki de son çare idi. Belki de bir idealin neferi idi.
Sonuç olarak, “insan” olduğunu iddia edenin gerçek anlamda iddia ettiği “insan” olabilmesi için tonlarca içsel sahanlıkları devirmiş olmasının gerekliliğinden hareket ile bugünün acı ve ızdırabının eşiğinde durun insan için tek çarenin Mark Twain’in benzetmesi ile önce insan makinesini tanımak ve anlamaktan geçtiği, akabinde sınırlı olarak kendisine takdim edilmiş ancak üç boyutta yaşadığı zaman (dün-bugün-gelecek) döngüsünde kendisini bilmesi kendine yazabileceği tek reçetedir. Ne var ki sarkaca baktığımızda dün olanın acı, yarın olanın ızdırap olduğu ama kati suret ile an da yaşanılamayan bir çağda insan denen zavallının aradığı huzuru bulabilmesi mümkün mü?
Eğer yeteri kadar arzular ise “insan”, Sokrates’in bize hatırlatmaya çalıştığını edinebilir mi acaba? Acaba “unutan insan” olabilir mi tekrardan?
“Her arayan bulamaz ama bulanlar arayanlardır.”*
Dileriz Öyle Olsun,
Fırat Sarsar
Kaynakça:
- Twain, Mark. İnsan Nedir?
- Nesin, Aziz. (2019). Aydınlar Üstüne. Seçilmiş Yazılar. Nesin Yayıncılık A.Ş. İstanbul
- Schopenahuer, Arthur. (1844) İsteme ve Tasarım Olarak Dünya. Biblos Kitabevi. Bursa
★ Bu söz Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’ye atfedilir. Mevlânâ’nın arayış, hakîkat ve ilâhî aşk üzerine derin sözleri vardır. Bu ifade, onun düşünce dünyasında sıkça vurguladığı “arayışın değeri” temasını yansıtır.








3 YORUMLAR
Fıratcığım, yazını büyük bir keyifle okudum. İnsan olmanın hem felsefî hem de ahlâkî boyutlarını ele alışın oldukça düşündürücü. Özellikle bireyin toplum içindeki yerini sorguladığın bölümler, insanın kendini ve çevresini anlamaya yönelik çabasına ışık tutuyor.
Yazında adalet, eşitlik ve özgürlük savunuculuğu nedeniyle feminist tarih ve düşünce dünyasında önemli bir figür olarak anılan Olympe de Gouges’e rastlayınca onun şu ünlü sözünü paylaşmadan rahat edemeyeceğim:
“Kadınlar giyotine çıkma hakkına sahipse, kürsüye çıkma hakkına da sahiptirler.”
Bu düşünürleri gündeme taşıyarak onların hak ettiği değeri görmesine yardımcı olduğun için teşekkür ediyorum. Kalemine sağlık arkadaşım 🙏🏻
İnsan ancak kendi içine çekildiğinde yani inzivada kalabildiği sürece insandır, diyorum ben de okuduğum bunca filozofun görüşlerine binaen.
Seneca “Yaşamı boyunca bir kez bile bilinçli olarak inzivada kalabilmeyi seçemeyen insan tam olarak var olmuş olamaz” diyordu. Marcus da buna ilave olarak: “İnsan öldüğünde sadece anı kaybedersin” diye ekliyordu.
Bunların ışığında kendini bilmek, kendini bulmak çok büyük önem arz etmektedir insanın kendi varoluş yolculuğunda. Bu yolu seçtiğim için kendimi dengede ve huzurlu hissediyorum.
Bu güzel yazınız ve hatırlamanız için size çok teşekkür ediyorum efendim.
Sayın Yasin Aşık,
Kıymetli katkı ve paylaşımınız için şahsi fikir ve gönül kesem uyarınca teşekkür etmek isterim ben de şahsınıza.
Şahsen, bu metin ile aslında niyet ettiğim; içimizde biliyor olduğumuz ama unuttuğumuz en temel yönümüzü hatırlatmak, sorgulatmak, düşündürmek ile kalmayıp, arayanları arayışa sevk etmekti.
Ne güzel bahsetmişsiniz inzivadan, tefekkürden, içimize doğru çıkmaya cesaret ettiğimiz seyahatlerimizden.
Baktığımızda düşünce tarihine iz bırakmış gönüllere; düşündükleri kadar konuşamamışlar kimi zaman. Belki de aynı dilde konuşamadıkları için aynı dilde susmayı tercih etmişlerdir. Kim bilir? Belki de kelam ederken esas manayı saklamak istemişlerdir; hakîkati dejenereden korumak için. Ama pusulayı hangi yöne çevirsek hep bir tefekkür görecektir insan. Hep bir yol, bu yolda eşlik eden Nur’lar ve eşlik neticesinde aydınlanan gönüller görülüyor düşünce tarihinin tüm yönlerinde.
Bahsi geçer diye bilirim, bir inanç sisteminin kutsal kitabında. Şöyle yazıldığını hatırlarım:
“Ölmeden önce Ölünüz.”
Ne mutlu ölmeden önce ölenlere. Ne de olsa: O’ndan başkası yok.
Dileriz Öyle Olsun