Dileriz Öyle Olsun

Mitolojinin Katilleri

28 Kasım 2024

Yazı: Mitolojinin Katilleri | Yazan: Fırat Sarsar

Mağaradan Dünyaya: Hayatta Kalma İçgüdüsü ve İlk Adımlar

Başlangıçta bilgisizlik ve korku hâkimdi. İnsanın, kendisini diğer canlı türlerinden ayıran bir yetkinlikler bütününe sahip olduğunu fark etmesi ve bunun bilincine varması binlerce yıl aldı. Fiziksel evrim, zihinsel evrimle eş zamanlı olarak ilerlerken, doğanın ezici gücü karşısında insan, fiziksel zayıflığını kapalı alanlara sığınarak telafi etmeye çalıştı; mağaralarda yaşam alanları oluşturdu. Kendi varlığı hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyorken, çevresi hakkında bilgi edinmesi ve anlaması da uzun bir süre mümkün olmadı. Doğanın ve yaşamın ne olduğunu idrak etmeden, yalnızca hareketsiz ve çürüyen bedenleri gözlemleyerek varlık ile yokluk arasındaki farkı kavramaya çalıştı. Ancak bu, henüz belirli bir düşünme ve sorgulama seviyesine ulaşmamıştı.

Binlerce yıl süren mağara yaşamı ve hayatta kalma içgüdüsü, insanın fiziksel ve zihinsel evriminin eş güdümünde ateşi keşfetmesine olanak sağladı. Paleolitik dönemden Neolitik döneme geçiş, yani buzulların erimesiyle birlikte dünya ikliminin daha ılıman ve yaşama elverişli bir hâl alması, insanları mağaralarından çıkmaya zorladı.

İnsan, bu süreçte dünyayı yeniden tanımaya ve tanıma çabasının bir parçası olarak doğanın ezici gücüyle mücadele etmeye girişti. Yer sarsıntıları, yağmurlar, depremler, fırtınalar, seller, toprak kaymaları ve doğadaki diğer canlı türlerinin hayatta kalma içgüdüsüne karşı verilen savaş, insanın var olma çabasını sürekli sınadı. Gece ve gündüz, güneş ve ay gibi doğanın ikili yapıları içinde süregelen bu mücâdele, insanın hayatta kalma içgüdüsünün yönünü değiştirdi. Doğanın gücü karşısındaki fiziksel zayıflığı, bu kez diğer canlı türleriyle olan fiziksel zayıflığına evrildi. Bu değişim, bireysel yaşam alanların birleşimine ve toplumların doğuşuna zemin hazırlayan temel etkenlerden biri oldu.

Ölüm Korkusundan Mitosa: İnsanlığın İlk Anlam Arayışı

Mitolojinin Doğuşu ve Yıldızlarla İlahi FigürlerEş zamanlı olarak insan aklının evrimiyle birlikte artık yerde yatan hareketsiz ve çürüyen bedenlere anlam yüklenmeye başlandı. İnsan ölümü kavrıyordu ancak ne olduğunu tam olarak anlayamıyordu. Ölüm korkusu, toplumların ve mitolojilerin doğuşunda temel motivasyon hâline geldi.

Yazının icadından çok önce, binlerce yıl boyunca, hikâyeler kulaktan kulağa, nesilden nesile aktarıldı. İnsan, kendi fiziksel ve zihinsel yetkinliğini aşan her olguya ve olaya ilâhî anlamlar yükledi, onlara tanrısal isimler atfetti. Ancak bu tanrıları da kendi fiziksel koşulları ve hayal gücü çerçevesinde imgeledi. İlâhî mânâlar için temsilciler seçti; yaşamı temsil edenleri iyi, ölümü temsil edenleri kötü olarak nitelendirdi. Ruhları ve tanrıları memnun etmek için adaklar sundu, savaşlar yaptı, tapınaklar inşa etti ve türlü pazarlıklara girişti.

Ancak tüm bunlar, toplumlar arası birlikteliklerin kopuşuna ve ölüm karşısındaki toleranssızlığa neden oldu. Bu durum, neredeyse fiziksel evrimini tamamlamış olan insanın zihinsel gelişimi önünde büyük bir engel teşkil etti.

İşte böyle doğdu mitoslar; evrensel yasalar ve yasa koyuculara dayanan, yaşamın ve varlığın hangi güç ya da güçler tarafından ve hangi sebeplerle meydana getirildiğini açıklayan, trajik insana yaşam şevki veren ve ölüm sonrasına ümit vaat eden hikâyeler. Bu hikâyeler, doğaüstü güçlere ve insan doğasına uygun tüm güzel arzuların kaynaklarına birer tanrı ismi atfetti. Babil’den Mısır’a, İran’dan Hindistan’a, Anadolu’dan Avrupa’ya kadar tüm halklar için mitolojiler, yaşam için bir kılavuz, yaşam sonrası içinse bir teselli hâlini aldı.

Zamanla tanrılar, kimi zaman birbirleriyle, kimi zaman da insanlarla savaştılar. Çünkü bu tanrılar, insanlara benziyordu. Zevk ve sefa düşkünü, kibirli, inatçı, kıskanç, âşık olan, ihânet eden, intikam duygusunu hisseden insanımsı ilâhî güçlerdi. Ancak varlıkları için insana muhtaçlardı. İnsan olmadan, hükmedecek bir canlı bulunmadığında, kendi varlıklarının bir anlamı yoktu. Var olamazlardı.

Korku ve Sadâkat: Tanrılarla Şekillenen İlk Düzenler

Tanrılar ve onlardan korkan insanlarKimi zaman insanları koruyup kolladılar, kimi zaman ise onları cezalandırdılar. Ancak insana hiçbir zaman huzur vermediler. Onları daima arafta bıraktılar.

İnsan, nesilden nesile aktarılan mitoslara, içinde bulunduğu korku ve bilinmezlik dolu yaşamda tutundu. Sığınacak başka bir dalı yoktu; ne bilgisizliğin karanlığıyla ne de varoluşsal trajedisinin ağırlığıyla başa çıkacak bir gücü vardı. Ölümün tesellisini ararken, ne farklı bir gerçeklik düşünecek zihinsel güce ne de bunu sorgulayıp aksini iddia edecek cesarete sahipti. Sadece bilmedikleri sonu ne kadar geciktirirlerse, o kadar iyi hissedebileceklerine inanarak, başını ve sonunu bilemedikleri yaşam yolunun endişesi içinde kendilerine dikte edilen tanrılara sadâkatle inandılar.

Anadolu ve Yunan medeniyetlerinin İlk Çağ dönemlerinde, Poseidon’u kızdırmaktan çekindiler; denizler kabarmasın, depremler olmasın diye. Ares’i hoş tutmaya çalıştılar; savaşlardan, masum ölümlerden sakınmak için. Zeus’a karşı gelmek ise asla mümkün değildi; o, tanrıların tanrısıydı. Ne yaparsa yapsın, her hareketi kutsal sayılırdı. Kimi zaman adalet dağıtan bir mızrak taşıyıcısı, kimi zaman insanların arasına karışıp soyunun devamı için türlü entrikalar çeviren bir kahramandı. Hades ise en çok korkulan tanrıydı. Ancak o, bir cehennem bekçisi değil, yalnızca yeraltı dünyasının hâkimi olarak görülürdü.

Tanrılar listesi, korku ve saygının harmanından doğan bir inanç sistemine dönüştü. Mitolojilerde de görüldüğü üzere, bazı tanrılar nadiren de olsa ölümleri tersine çevirebilirdi. İnsanların yaşamlarına ve ölümlerine hükmedebiliyorlardı, ancak kendi ölümleri üzerinde söz sahibi değillerdi; onların bile üstünde olan Kader Tanrıçası’na boyun eğmek zorundaydılar.

Tarıma geçişle başlayan yerleşik yaşam düzenleri, bu düzenin gerektirdiği yeni yapıların ortaya çıkmasına neden oldu. Yönetici ve yönetilen sınıflar şekillendi, toplumsal olgular çeşitlendi ve beraberinde ruhban sınıfı doğdu; mutlak gücün yeryüzündeki temsilcileri. Asırlar boyunca mitolojiler, Babil’den Mısır’a, Asur’dan Sümer’e, Anadolu’dan Hindistan’a, Pers’ten Atina’ya kadar pek çok coğrafyada bu düzenin ayrılmaz bir parçası olarak varlığını sürdürdü.

Hakîkatin Işığı: Mitoslardan Felsefeye İlk Adımlar

Felsefeye Geçiş, Bilim ve Mitolojinin KarışımıAncak özellikle M.Ö. 6. yüzyılda insan zihninde bir sıçrayış gerçekleşti. Sanki dünyanın kalbindeki bir nokta uyanmıştı. Dünyanın farklı coğrafyalarında, belki de kaderin özel olarak seçtiği bireyler, düşünmeye başladılar. Sorular sordular, sorguladılar ve doğayı anlamaya çalıştılar. Kaprisli mitolojik tanrıların hikâyeleri ve beş duyularıyla algılayamadıkları sözde güçlerin hiyerarşisi artık ne zihinlerini ne de gönüllerini tatmin ediyordu.

Doğayı incelemeye, mitolojik anlatıların doğada gözlemlenebilir olgularla bağını sorgulamaya başladılar. Mantıksal çıkarımlar yoluyla neden-sonuç ilişkilerini kavramaya çalıştılar ve akıl süzgeçlerinden geçirdikleri bu olgularla hakîkate ulaşma çabasına giriştiler. Mitosların devri sona ermek üzereydi. Yüreklerinde hakîkati arama arzusu bir ateş gibi yanıyordu.

İçlerinden bir Miletoslu çıktı; adı Thales’ti. Aristokrat bir aileden geliyordu; geçimini sağlamak için fiziksel olarak çalışmak zorunda değildi. Kısacası, felsefe yapmak için bolca vakti vardı. Aynı dönemde, Anaksimenes ve Anaksimandros da ona bu yolculukta eşlik ettiler. Komşu şehir devletinin “delisi” Herakleitos ise yüreğindeki ateşle onlara selam gönderiyordu. Aristoteles’in deyimiyle, bunlar ilk Doğa Filozoflarıydı.

Onlar, öncüllerinden ayrılan bir zihinle yola çıkmış ve ardıllarına miras bırakacakları, bugünlere kadar ulaşan bir sorgulama sürecine girmişlerdi. Ne filozof olduklarını biliyorlardı ne de iddia ettiklerinin doğru olup olmadığının ispatı içerisindeydiler. Sadece rasyonel aklı kullanarak, insan yaşamının anlamını ve temel yapı taşını, mitosların anlatılarında ya da üzeri örtülü hikâyelerde değil, kendi determinist anlayışları çerçevesinde önce kavramaya, sonra da açıklamaya gayret ediyorlardı.

Aklın Işığından Sahte Zekâya: Postmodern İnsanın Kaderi

Modern Düşünce ve İnsanlığın GeleceğiBir başka deyişle, Yunan mitolojisi bağlamında, mitolojinin katilleri oldular. Mitosların sahte tesellilerinden kurtulan insan, aklın ışığında ilerlemenin ve gelişimin temellerini attı.

Peki, bugün geldiğimiz noktada, postmodern insan, sahip olduğu güzellik, kuvvet ve akıl üçlüsünün bileşimiyle insanı insan yapan değerlerin izinde varlığını sürdürebilecek mi? Yoksa kendi aklıyla yarattığı sahte zekâların güdümünde kendi sonunu mu hazırlayacak?

Başlangıçta bilgisizlik ve korku vardı. Şimdi ise bilgisizlik, yerini bir malumat yığınına bıraktı. Korkudan ise eser yok gibi görünüyor. Ama gerçekten, korkuyu bertaraf edebildik mi?
 
 
Fırat Sarsar
 
 

BEĞENEBİLECEĞİNİZ İÇERİKLER

1 Comment

  • Yanıtla Didem Çelebi Özkan 28 Kasım 2024 at 07:55

    Sevgili Fırat,

     
    İnsanlık tarihine ve mitlere dair anlattıklarınla ile bilgisizliğin ve korkunun insan aklında nasıl ilâhî hikâyelere dönüştüğünü açıklamanı çok sevdim 👌🏻 Mağaralardan mitolojilere, mitolojilerden akıl çağına uzanan bu yolculuğun her bir durağını, bir mitoloji düşkünü olarak ilgiyle okudum.
     
    Mitosların insanlık için bir teselli olduğu kadar bir sınır çizgisi de oluşturduğunu ne kadar güzel ifade etmişsin. Tanrıların insansı kusurlarını ve insanların bu tanrılara olan bağımlılığını vurgulaman, yazının en etkileyici yerlerinden biriydi benim için.
     
    Bilgine, kalemine sağlık Fıratcığım.

  • Düşünceleriniz bizim için değerli! Yazı hakkındaki yorumlarınızı paylaşarak sohbetin bir parçası olun.

    error: Kopya korumalı içerik!

    Yazı: Pembeden Yeşile Bütünlük | Yazan: İrem Savaş
    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan