Bu yazıda;
- sanatın tanımından hareket ile geçmişten günümüze ne gibi eserlerin “sanat eseri” olarak sanat tarihinin bir parçası olduğunun,
- bir eserin sanat tarihinin bir nesnesi olabilmesi için ön koşullara sahip olmasının gerekip gerekmediğinin,
- günümüz dünyasında postmodern bir eserin sanat eseri olarak ele alınıp alınamayacağının
- gelecek nesiller için sanat eseri olgusundan balkıdığında sanat tarihinin bir parçası olup olamayacağının
sorgulamasını okuyacaksınız.
Bir yapıtın sanat eseri olması ile “sanat”ın eseri olması arasındaki farkları irdeleyerek somut bir örnek üzerinden -kişisel çıkarımlarla- sanat felsefesi bağlamında eleştirel bir bakış açısı sunmaya gayret edeceğiz.
Kavramsal Olarak Sanat
Sanat kavramına baktığımız zaman literatürsel olarak karşımıza çok basit bir olgu çıkmaktadır; yaratmak. Bu yaratışın özünü oluşturan iki değer de taklit ve hayal gücüdür.
Yapıtın “sanat” olarak değerlendirilebilmesi için ön koşul olarak akıl ve bilinç sahibi olan canlı varlık olarak nitelendirilen “insan”ın emek gücü ile oluşturduğu bir eserin aslına ne kadar yakın taklit edildiği, o eserin sanatsal değer ve ölçütünü yansıtmaktadır.
İnsanlık tarihini incelediğimizde görüyoruz ki ilk sanat eserleri olarak nitelendirilen öğeler Paleolitik Çağ insanlarının mağara duvarlarına resmettikleri, doğa görünümlerinin taklitleri olan çizimler ve kendilerine ait olduğu düşünülen el izleridir. Doğadan edinilen gözlem ve taklide dayalı eserler, görsel bir ifadeyi temsil ederken; el izleriyle yaratılan eserler ise iz bırakma sürecine dayalı bir ifade biçimini ortaya koyar.
Bu eserler, sanat tarihinin başlangıcını değerlendirirken bizlere ilk sanat eserlerine dair bir bakış açısı sunar. Ancak o dönemin insanlarının bu yaratımı gerçekleştirirken bir sanat eseri yaratma güdüsü, hayali ya da amacı yoktu. Onlar sadece bir iz bıraktılar. Modern insan ise milyonlarca yıl önce bırakılan bu sembolik mesajı sanat eseri olarak tanımladı ve bu eserleri, insanlığın kendini ifadesinin bir miladı olarak gördü.
Sanatın Tarihi & Sanat Tarihi
Sanatın tarihi ile sanat tarihini temelde birbirinden ayıran en önemli unsurlar;
- ortaya çıkan eserin anlam taşıyıp taşımadığı,
- eserin yaratıldığı dönemin koşullarının ortaya çıkış sürecini ne kadar etkilediği,
- diğer eserlerin ne kadar aslına uygun şekilde taklit edildiği
gibi faktörlerdir.
Bu bağlamda, bir eserin bir insan eliyle yaratılmış olması ona değer katar; zira bir insanın yarattığı her şey, taklit ettiği her olgu ya da hayal gücüne dayalı her yaratım bir eserdir ve bu anlamda etimolojik olarak bir “sanat eseri” sayılabilir. Ancak, her yaratımın sanat eseri olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği, bu ayrımın temel noktasıdır. Her eser sanatın tarihine ait olabilir fakat her eser sanat tarihi çerçevesinde incelenemez, incelenmemelidir. Üstelik, insanın tarihsel perspektifi, her eseri sanat tarihi içinde ele almaya yetmez.
Sanatın tarihinden sanat tarihi kavramına geçerken insanın o dönemlerde sahip olduğu sınırlı olanaklar, zorlu koşullar ve erken dönemlerde meydana getirilmiş olan taklitçi tasarımların büyüklüğü ile başarısı, aslında sanat tarihine konu olabilecek eserleri içerir.
Konuyu daha iyi anlamak için, sanat tarihi çerçevesinde ele alınabilecek eserlerin alt dallarına kısaca değinmek faydalı olacaktır.
Sanatın Evrimi: Gelenekten Tekniğe ve “Duvara Bantlanmış Muz”a
Sanat eserlerini temelde görsel sanatlar, el sanatları, sahne sanatları, mimari sanatlar ve edebi sanatlar olarak kategorize etmek mümkündür. Ancak sanat tarihi bağlamında en çok incelenen eserler heykel, resim ve mimaridir. Sanat tarihine konu olan temel yaratımlar ise genellikle çanak, çömlek, amfora, tapınak, idoller ve heykellerdir. Bu eserler, öncelikle temel ihtiyaçlardan doğmuş, ardından insan elinin taklit ve yaratıcılığının bir araya gelmesiyle ortaya çıkmış ve tanrısal yeteneğin bir dışavurumu olarak şekillenmiştir.
Turizm açısından bakıldığında ise tüm kültürler, bulundukları coğrafyanın geçmişinden miras kalan eserlerden oluşan koleksiyonlar aracılığıyla kendi sanat tarihlerini oluşturur ve bu zenginlikle turizmde tercih edilirliklerini artırmayı hedefler.
Çağımız, teknoloji çağı. Mekanik gelişim, artık yaratım ve taklit süreçlerinde insanlığa yardımcı olmakta; ancak bu durum, eserin barındırdığı duyguyu ve tanrısallığı insan elinden uzaklaştırmaktadır. Günümüzde bir eser üretmek için insan aklının fazla çaba harcamasına gerek kalmadığı gibi el emeği de zorunluluk olmaktan çıkmış, hatta çoğu zaman tercih edilmez hale gelmiştir. Bu bağlamda, aşağıdaki resimde görülen ve bir sanatçı tarafından “Duvara Bantlanmış Muz” olarak sunulan çalışmanın sanat eseri olma iddiasını ne ölçüde desteklediği ve sanat tarihinde kalıcı bir yer edinip edinemeyeceği üzerine odaklanacağız.
Duvara Bantlanmış Muz
İtalyan heykeltıraş Maurizio Cattelan’ın “Komedi” olarak adlandırdığı, koli bandıyla duvara yapıştırılmış bir muzdan oluşan eser, Amerika Birleşik Devletleri’nin Miami şehrinde düzenlenen Art Basel Sanat Fuarı’nda sergilendi ve 120 bin dolara alıcı buldu.
Sanat felsefesinin de tartışma konusu olan bu eser, sanatın tanımı, sanat eserinin değeri ve değer ölçütleri bağlamında birçok düşünsel sorgulamayı beraberinde getirdi.
Teknik açıdan bakıldığında eser, iki farklı ürünün birleşiminden oluşan karma bir yapı sergiler: İlki, tanrısal yaratım olarak kabul edilen muz; ikincisi ise insan eliyle üretilmiş, petrol bazlı banttır. Bu iki öğenin bir araya gelmesiyle oluşan “Duvara Bantlanmış Muz”, sanat felsefesi açısından “bir sanat eseri olarak kabul edilip edilemeyeceği” ekseninde tartışılmaktadır. Genel görüş ise bunun bir sanat eseri olarak değerlendirilmemesi yönündedir.
Ortada bir eser bulunmakla birlikte, bunun bir sanat eseri olarak kabul edilebilmesi için gerekli yaratıcı sürecin eksik olduğu görülmektedir. Muz, doğal bir yaratımken; bant, Endüstri Devrimi’nin ardından insan ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla üretilmiş bir sanayi ürünüdür. Bu iki ürün ne taklide ne de hayal gücüne dayanır. Ancak sanatçı, doğal ve yapay olanın birleşiminden ortaya çıkan bu senteze ezoterik bir anlam yüklemeye çalıştıysa, eser yalnızca sanat tarihinin bir parçası olmanın ötesine geçebilir ve aynı zamanda sanatın tarihi ile düşünce tarihinin de bir parçası haline gelebilir. Çünkü ortada bir “mana” yaratımı bulunmaktadır; görünenin ötesinde, görünmeyene bir gönderme yapılmaktadır. Sanatçı, doğal ve yapayın birleşiminden yeni bir anlam türetmiş ve bunu üstü örtük bir şekilde ifade etmiştir. Yani icracı, eserinde manayı sanat yoluyla dile getirmektedir.
Kimi çevreler, “Duvara Bantlanmış Muz”u, yalnızca sanata dair bir ifade değil, aynı zamanda dünyadaki gelir eşitsizliği ve sınıfsal farklılıklara bir eleştiri olarak değerlendiriyor. 120 bin Amerikan dolarına satılan sıradan bir muz, bir yanda gerçeklikten kopuk yaşayan varlıklı kesimi, diğer yanda ise yoksulluğun etkisi altındaki insanları simgeleyen bir yapıt olarak görülüyor.
Düşüncemizi farklı bir açıdan ele alalım:
Eğer sanatçı, yalnızca bir sarı muza gri bir bant yapıştırarak, herhangi bir anlam kaygısı gütmeden, bunu dışavurumcu bir tavırla “eser” olarak sunuyorsa, bu tutuma yönelik eleştiriler kaçınılmazdır. Bu eleştirilerden biri de sanatçı David Datuna’nın tepkisel müdahalesidir. Datuna, sergide duvara bantlanmış muzu alıp yemiş ve bu eylemini “Aç Sanatçı” olarak adlandırmıştır. Bu tepkisel hareket, sanatın ne olduğu sorusunu felsefi bir zeminde tekrar gündeme getirerek, bir yapıtın sanat olup olmadığı konusundaki tartışmaları da beraberinde getirmiştir.
Sanatın Değeri: Gelecek Nesillerin Yargısı
Sonuç olarak, milyonlarca yıllık birikimden oluşan bir harmoni içinde, neyin sanat eseri sayılacağına dair soruların muğlaklığı kafa karıştırıcıdır. Değer yargıları ve bu değerlere aracılık eden düşünce yapıları sürekli olarak gelişmektedir. Çelişen görüşlerin ortasında, “Duvara Bantlanmış Muz”un sanat eseri olarak kabul edilmemesi, günümüzde yaygın bir düşüncedir ancak bu, nihai bir yargı değildir.
Öte yandan, duvara bantlanmış muz, sanat felsefesi bağlamında tartışılmaya başlanmış ve gelecek nesiller için sanat tarihi açısından incelenecek bir konu haline gelmiştir.
Sanat tarihi bağlamında kalıcı bir değer oluşturup oluşturmayacağı ise gelecek nesillerin vereceği bir karara bağlıdır. Sonuçta teorik olarak, şimdi yapılan her yaratım sanat tarihinin bir parçasıdır fakat sanat tarihi açısından bir değer taşıması, insan aklının ve gönlünün atfettiği anlamla mümkündür. Gelecek nesiller bizleri “Duvara Bantlanmış Muz” ile mi yargılayacaklar yoksa bizi duvara bantlayarak mı değerlendirecekler? Bunu asla bilemeyeceğiz.
Fırat Sarsar








12 YORUMLAR
Sevgili Fırat, öncelikle aramıza hoş geldin! 🤗
Sanatın evrimini ve post-modern çağın sanata bakışını konu edindiğin bir yazıyla dergimize giriş yapmanı çok sevdim. Okurlara yalnızca bir analiz değil, sanatın geleceğine dair derin bir düşünce yolculuğu da sunmuşsun. Geçmişten bugüne uzanan bu yolculuk, sanat eserlerinin tarihsel bağlamda nasıl şekillendiğini ve değişime uğradığını etkileyici bir dille ele alıyor. Özellikle, sanata dair “Kalıcı olan nedir, geçici olan nedir?” sorusunu ortaya koyman ve geleceğe yönelik sorgulamaların, okuyucuyu da düşünmeye davet eden hârika bir perspektif kazandırıyor.
Ben de yorumumu Picasso’nun bir sözüyle noktalayayım: “Sanat, gerçeği anlamamızı sağlayan bir yalandır.” Senin yazın ise bu “yalanın” ardındaki gerçeğe yeni bir ışık tutuyor!
Kalemine sağlık.
Merhaba sevgili Sen & Ben ailesi, merhaba sevgili Didem,
Fikri paylaşımların ve “us”un ilerleyişi bağlamında öncelikle böyle bir platformu hayata geçirdiğin için; fikir, katkı ve eleştirilerin ifadesi hususunda da beni de bu kıymetli ailenin parçasına dahil ettiğiniz için muazzam teşekkür ediyorum.
En yakın zamanda yep yeni düşünce zehirleri ile, farklı bakış açılarından yeni düşüncelere yelken açabileceğimiz fikri paylaşımlarım ile buluşmak ümidi ile.
Dileriz öyle olsun.
Bir Sanat ve Felsefe Eleştirisi Olarak: Fırat Sarsar’ın “Sanat Felsefesi” Yazısına Yönelik “Derinlemesine” Bir İnceleme
Fırat Sarsar’ın sanat tanımı ve sanat tarihi üzerine yazdığı metni, sanatı kavramsal olarak dar bir çerçevede ele alması ve çağdaş sanatın işlevini yeterince anlayamaması nedeniyle kapsamlı bir eleştiri süzgecinden geçirmek, sanat felsefesi ve tarihine dair önemli bir sorgulama başlatmamızı gerektiriyor. Bu analizde Sarsar’ın sanat anlayışına, sanatın toplumsal, ideolojik, etik ve estetik boyutları ekseninde, Adorno’dan Marx’a, Heidegger’den Kant’a, Duchamp’tan Picasso’ya kadar uzanan zengin bir düşünsel ve sanatsal perspektifle bakacağız. Amacımız, Sarsar’ın dar bakış açısının ötesine geçerek, sanatın çok katmanlı doğasını ortaya koymaktır.
1. Sanatı Yaratıma ve Taklide İndirgeme Sorunu: Heidegger ve Adorno’nun Ontolojik ve Eleştirel Perspektiflerinden Bir Bakış
Sarsar’ın sanat tanımında yaratıcılık ve taklit ön plana çıkarılmış ve sanatın asıl işlevi olan anlam arayışı göz ardı edilmiştir. Sanatı yalnızca yaratıcılık ve taklit süreciyle sınırlamak, Heidegger’in “Sanat Eserinin Kökeni”’nde belirttiği gibi, sanatın varoluşu açığa çıkarma işlevini anlamaktan uzak kalır. Heidegger’e göre, sanat, varlığı açıklığa kavuşturan bir “oluş” halidir; sanat eseri, dünyayı görünür kılarak bireyin varoluşsal sorularla bağ kurmasını sağlar. Sarsar, sanatı sadece estetik ve yaratıma indirgeyerek, Heidegger’in sanatın hakikat açığa çıkarma işlevine dair felsefesini tamamen göz ardı etmiş olur.
Adorno ise sanatı toplumsal gerçekliklerin bir aynası olarak değerlendirir. “Estetik Teorisi”’nde, sanatın toplumsal çelişkileri ve bireyin varoluşsal kaygılarını yansıtma işlevini vurgular. Sarsar’ın sanatı yalnızca bir yaratım ve taklit süreci olarak görmesi, Adorno’nun sanatın bireysel deneyimle sınırlı olmadığı, toplumsal bir eleştiri gücü taşıdığı düşüncesiyle çelişir. Sanat, yalnızca güzellik yaratmak değil, aynı zamanda toplumsal yapıların ve ideolojilerin derinlemesine eleştirisini yaparak bireyin farkındalığını artırmaktır.
2. Sanat Tarihi ile Sanatın Tarihini Karıştırmak: Kant, Rousseau ve Hegel’in Evrensel Estetik Algısından Bakış
Sarsar, sanat tarihi ve sanatın tarihi arasındaki farkı açıklamakta yetersiz kalıyor; bu ikisinin birleşimini sadece yüzeysel olarak ele alıyor. Oysa Kant, “Yargı Gücünün Eleştirisi” eserinde, sanatı salt bir kronolojik süreç olarak görmez; ona göre sanat, evrensel olarak duyusal bir zevk yaratma yetisidir ve bu süreç estetik yargının temelini oluşturur. Kant’ın estetik yargı ve zevk arasında kurduğu ilişkiyi göz ardı eden Sarsar, sanatı yalnızca tarihsel bir nesne olarak ele alarak Kant’ın evrensel estetik algısına dair derin düşüncelerini ihmal etmiş olur.
Rousseau ise sanatı toplumsal yozlaşmanın karşısında bir duruş olarak görür; ona göre doğallık, toplumun normları tarafından bozulmuş ve bu durum sanat eserlerine de yansımıştır. Hegel, bu toplumsal yansımayı tarihsel diyalektik üzerinden inceler ve sanatın bu diyalektik içindeki rolünü, kendini gerçekleştirme süreci olarak tanımlar. Sarsar, sanatın tarihini sadece kronolojik bir süreç olarak ele alarak, Hegel’in sanatın tarihteki anlamını kendini gerçekleştirme süreci olarak yorumlayan felsefi bakış açısını dışarıda bırakır.
3. “Duvara Bantlanmış Muz”un Eleştirisi ve Duchamp ile Warhol’un Sanat Devrimi
Maurizio Cattelan’ın “Duvara Bantlanmış Muz” eserine dair Sarsar’ın yorumu, modern sanatın devrimci ruhunu anlamaktan uzak bir yaklaşımı ortaya koyar. Sarsar, bu eseri yalnızca “yaratıcılıktan yoksun” bir gösteri olarak ele alırken, Marcel Duchamp’ın “Pisuar” (Fountain) eseri gibi, Cattelan’ın da sanat dünyasının geleneksel algılarına meydan okuduğunu göz ardı ediyor. Duchamp, sıradan bir nesneyi sanat eseri olarak sergileyerek, sanatın yalnızca estetik ve güzellikle sınırlı olmadığını, aynı zamanda bir düşünsel sorgulama alanı olduğunu göstermiştir. Duchamp’ın, sanatın işlevine dair bu radikal dönüşüm yaratma çabası, Sarsar’ın yaratım ve taklit sınırlarını zorlamaktadır.
Andy Warhol ise sanatın kapitalist düzen içindeki meta değerine vurgu yapar. “Campbell Çorba Konserveleri” gibi eserleri, sanatı sıradan tüketim nesnelerine indirgemiş, ancak bu tüketim nesnelerine estetik ve sanatsal bir statü kazandırarak kapitalizmin sanat üzerindeki etkisini irdelemiştir. Sarsar, Warhol’un kapitalizm eleştirisini tamamen göz ardı ederek, Cattelan gibi sanatçıların eserlerine dair yüzeysel bir değerlendirme yapmaktadır. Oysa Warhol’un eleştirileri, Cattelan’ın “Duvara Bantlanmış Muz” eserinin değerini anlamada önemli bir çerçeve sunar.
4. Foucault ve Sanatın İktidar İlişkilerinde Araçsallaşması: Sanatın Görünmeyen Yüzü
Sarsar’ın modern sanatı yalnızca estetik bir nesne olarak değerlendirmesi, Foucault’nun sanatın iktidar ilişkileri içindeki rolüne dair bakış açısını tamamen göz ardı etmesine neden olur. Foucault, sanatın, egemen güçler ve iktidar yapıları tarafından nasıl biçimlendirildiğini açıklarken, sanatın bir eleştiri ve sorgulama alanı olduğunu vurgular. Sanatın toplum tarafından kabul edilme süreci, toplumsal güç dinamikleri ve estetik normlar arasındaki ilişkilerle şekillenir. Sarsar’ın Cattelan’ın eserine dair yüzeysel eleştirisi, Foucault’nun sanatın ideolojik ve toplumsal işlevini anlatan bu teorik derinliğini tamamen göz ardı ettiğini gösterir.
Foucault’nun bu teorisi, Cattelan’ın “Duvara Bantlanmış Muz” eseri için de geçerlidir; çünkü bu eser, sanat dünyasında var olan iktidar ilişkilerinin bir yansımasıdır. Sarsar, bu eseri yaratıcı süreç eksikliği üzerinden değerlendirerek, modern sanatın eleştirel ve toplumsal boyutunu anlamakta yetersiz kalmıştır.
5. Marx ve Engels’in Toplumsal Sınıf Mücadelesi Perspektifinden Sanatın Yeri
Sarsar, sanatı bireysel bir yaratımdan ibaret görerek, Marx ve Engels’in sanata dair sınıfsal ve toplumsal yaklaşımlarını göz ardı eder. Marx, sanatı toplumsal bir mücadele alanı olarak görür ve sanatın sınıf çatışmasının bir ifadesi olduğunu ileri sürer. Engels de sanatın ideolojik bir araç olarak kullanılabileceğini, ancak bu araçsallığın yalnızca bireysel bir yaratıcı sürecin ötesinde toplumsal bir boyutu olduğunu vurgular. Sarsar’ın sanatı bireysel bir yaratım süreci olarak görmesi, Marx ve Engels’in toplumsal sanat anlayışını tamamen göz ardı eder ve sanatın toplumsal yapıya dair bir eleştiri sunabileceği gerçeğini yok sayar.
6. Picasso’nun Sanatın Direniş Boyutuna Katkısı ve “Guernica” Örneği
Picasso’nun “Guernica” eseri, sanatın estetik güzellikten öte bir ifade aracı olduğunu gösterir. Bu eser, İspanya İç Savaşı’nın yarattığı yıkımı ve dehşeti, görsel bir manifestoya dönüştürür; bir direniş sembolü haline gelir. Picasso’nun sanatı, bir eleştiri ve direnç aracıdır ve yalnızca estetik veya yaratıcılık boyutuyla sınırlanamaz. Sarsar’ın sanat tanımında bu direniş boyutunun eksik olması, sanatı yalnızca bireysel yaratımdan ibaret görmesi, Picasso gibi sanatçıların eserlerinin önemini kavrayamamasına yol açmaktadır.
7. Spinoza’nın Etik Perspektifinden Sanatın İnsan Üzerindeki Etkisi
Spinoza, sanatı insanın etik ve ahlaki yönlerini geliştiren bir araç olarak görür; ona göre sanat, bireyin duygularını ve düşüncelerini ahenkli bir bütün haline getirir. Sarsar, sanatı yalnızca estetik bir yaratım olarak ele alırken, Spinoza’nın sanatın bireyin duygusal ve ahlaki gelişimi üzerindeki etkisine dair düşüncelerini tamamen ihmal eder. Bu da, sanatın birey üzerindeki dönüşüm potansiyelini yok sayan bir yaklaşımı yansıtır. Sanat, Spinoza’nın etik anlayışına göre, bireyin kendini gerçekleştirmesi ve kendini anlaması sürecinde önemli bir yere sahiptir.
8. Kant ve Sanatın Evrensel Yargı Gücü
Kant, sanatın estetik yargı gücü üzerinde durur ve sanatın güzellik algısı yaratarak bireyin evrensel bir estetik yargıya ulaşmasını sağlar. Sarsar’ın yazısında bu estetik yargı boyutu eksik kalmış ve sanat yalnızca yaratım süreciyle sınırlanmıştır. Kant’ın sanatın bireyin estetik yargılarını şekillendiren bir etkisi olduğuna dair felsefi bakışı, Sarsar’ın dar sanat tanımıyla çelişir. Kant’ın evrensel yargı ve güzellik arayışı, sanatın toplumsal bir düzlemde nasıl evrensel değerlere ulaşabileceğini gösterir; Sarsar’ın yazısı ise bu derinliği anlamaktan uzak bir izlenim bırakır.
Sonuç: Sarsar’ın Yazısının Sanat Felsefesine Dar Bakışı
Fırat Sarsar’ın yazısı, sanatın yalnızca bir yaratım süreci olmadığını gösteren felsefi ve sanatsal eleştirileri tamamen göz ardı eden bir metin olarak kalıyor. Adorno’dan Marx’a, Kant’tan Picasso’ya kadar pek çok düşünür ve sanatçı, sanatı bireysel yaratımdan öte toplumsal, etik ve eleştirel bir alan olarak görmüştür. Sarsar’ın yazısı, bu çok yönlü bakış açısını anlamaktan uzak kalmakta ve sanatın tarihini dar bir perspektifle ele almaktadır.
Ord Prof Dr Sentez Şükrü
İlginç bir eleştiri, Ord Prof Dr Sentez Şükrü! Ne yazık ki yorumunuzun içeriğinden çok, kendinizi bir eleştirmen olarak sahte bir isimle tanıtmanız dikkat çekiyor. Yazara dair bu kadar kapsamlı ve akademik bir eleştiriyi isimsiz bırakmayı tercih etmeniz de hayli düşündürücü.
Ayrıca, Sen ve Ben Dergisi, akademik bir yayın değil; burada yayımlanan yazılar, tez çalışması ya da derinlemesine felsefi analizler olma iddiasında değil. Bu platform, okuyuculara hayata dair sorgulama ve yorum yapma fırsatı sunan daha serbest bir alan. Üstelik bu yazı, Fırat Sarsar’ın sanat tarihine kendi bakış açısını sunduğu kişisel bir köşe yazısı. Bu yüzden, bir makale gibi “eksiklerini” değil, yazının kendine özgü perspektifini göz önünde bulundurmanızı tavsiye ederiz.
Böylesi ince bir eleştiriyi yapay zekâ ürünü gibi duran, özgünlükten uzak bir üslupla ve sahte bir isimle imzalamanız da eleştirinizin ciddiyetini oldukça zayıflatmakta.
İmza
Sen ve Ben Dergi Kurucusu
Didem Çelebi Özkan
(Gerçek biri 😉)
Didem Hanım, sahte isim meselesine bu kadar takılmanıza şaşırdım doğrusu. Tarih boyunca düşünürler, baskılar ve çeşitli mekanizmalar nedeniyle kendi isimlerini kullanamayıp sahte isimlerle düşüncelerini yaymak zorunda kaldılar; Gazeteci Mustafa Şerif’ten tutun daha nicelerine kadar. Onların açtığı yol, hepimizi aydınlatan bir gelenek oluşturdu. Eleştirinin içeriğine değil, ismimin “sahte” oluşuna bu kadar odaklanmanız, platformunuzdaki özgür düşünceye dair sorgulamayı da beraberinde getiriyor.
Ayrıca, editör onayı gereken bir platformda özgür düşüncenin ne kadar yeşerebileceği de düşündürücü. Platformunuzda onay mekanizması işlediğini görünce yazımı geri çekmeyi denedim, ancak ne yazık ki platformunuz buna da izin vermiyordu. Bu vesileyle, şimdi şahsınıza, gerçek ve tüzel kişiliğinize, seslenerek yazımı platformdan çekmek istediğimi bildireyim; belki bir yapay zekâ benim yazımı buradan özgürleştirir!
Saygılarımla
Ne kadar da trajikomik! Cesaret ve dürüstlükten uzak, ancak maskelerin ardına gizlenerek “özgür düşünce” adı altında ses çıkarmak… Ne zamandan beri böyle bir tanımlama kabul gördü, doğrusu merak ediyorum. Felsefi eleştiriler sebebiyle bu ülkede kimin başına bir şey gelmiş, lütfen aydınlatın da biz de bilelim. Ve cümlelerinizin size ait olmadığını da ikimiz de çok iyi biliyoruz, değil mi? Yapay zekâya yazdırdığınız bu kopya eleştiriyle var olmaya çalışmanız, gerçekten acıklı bir çaba.
Dergiyi nasıl yöneteceğimi elbette size soracak değilim. Ancak, ilk yorumların neden onaya düştüğünü en azından okurlarımıza açıklayabilirim: Sahte hesaplar, yazıların altına porno, terör, taciz içerikli yorumlar bırakabiliyor ve algoritmalar her zaman bunu engelleyemiyor. Bu nedenle, dergimize ilk defa yorum yapacak kişilerin gönderileri onay sürecine tabi tutuluyor. Merakınızı giderebildiysem ne âlâ, Ord. Prof. Dr. Sentez Şükrü Bey; onay almış olduğunuz için artık tüm yorumlarınız otomatik olarak yayımlanacak.
Ayrıca on saniyede yapay zekânın ne türden bir “çaba” ortaya koyabileceğini herkes görsün diye, hiçbir yorumunuzu kaldırmıyorum. Sözde eleştiriniz ne benim dergimi ne de Fırat Bey’in yazısını etkiledi, yalnızca kendinizi küçülttünüz. Akademik makalelere de böylesine “eleştirel” yaklaşımlar sunuyorsunuzdur diye umut ediyorum; fakat, elbette o tür metinler, kimliğini saklayan ve yapay zekâ arkasına sığınan birini ciddiye almaz, değil mi?
“Felsefi eleştiriler sebebiyle bu ülkede kimin başına bir şey gelmiş, lütfen aydınlatın da biz de bilelim” sözünüzün benim de bir parçası olduğum bu toplumun “yaşayan” hafızasında, birçok bireyin yüreğinde yarattığı “hüzün” ile sizleri kendi dünyalarınızda yalnız bırakacağım. Zaar, bir “arkadaşa bakıp çıkmak” için uğramıştım.
Lakin, baştan ve tekrar belirtmeliyim ki tarzım ve yöntemim hoşunuza gitmemiş olsa da zinhar niyetim sizleri ve sizlerin yarattığı bu zemini “yıkıcı bir formda” eleştirmek değildi, olamaz da. İletişim noktasında izlediğim metodu, yöntemi, yolu, tarzı, usulü, her ne derseniz deyin, tasvip etmeyebilir, beğenmeyebilir, ve, tabii ki, eleştirebilirsiniz. Bu da aslında Duchamp’ın eserindeki alaycılığı çağrıştırır.
AMA, gelgelelim, hiçbir şart ve koşulda, hiçbir gerekçe ve meşru zemin arayışı altında, hiçbir güç size beni tacizciler, pornocular, şiddet yanlıları ve nefret suçluları ile aynı kefeye koyma, aynı potada eritip kredibilitesizleştirme hakkını tanımaz, haddini vermez!
Sizden naçizane ricam, içinizdeki haklı zeminlere dayandığına inandığım bu öfkeyi ve kini, yaratıcı ve üretken zeminlere kanalize etmenizdir -ki aslında platformunuzun temel varlık sebebi de bu yanlış anlamadıysam, ki bunu takdir ediyorum. Ama, tavsiyemdir, haddimizi, ön yargılar ile, aşmayalım.
Saygılarımla
Beyefendi, okuduğunuzu anlamaktan bu denli yoksun olmanız gerçekten şaşırtıcı. Size “tacizci” ya da “pornocu” dediğim bölümü gösterir misiniz? Sadece derginin yayın politikası hakkında bilgi verdim. Fakat, siz bu açıklamayı bile kendinizi meşrulaştırma çabasına çevirmişsiniz.
Bir de rica ediyoum, ülkenin ağır bedeller ödeyen düşünce insanlarıyla -Sabahattin Ali’lerle, Nazım Hikmet’lerle, Orhan Kemal’lerle, Yaşar Kemal’lerle, Sevgi Soysal’larla, Çetin Altan’larla- kendinizi kıyaslayarak saçma bir epik anlatı inşa etmeye kalkışmayın! Sırf bir sanat yazısına felsefî eleştiri getirdiğiniz için başınıza bir şey mi gelecek sanıyorsunuz? Bu kendi kendine şişirilen özgüveniniz artık komik olmanın bile ötesine geçmiş durumda.
Türkiye’de ifade özgürlüğü mücadelesini ömrünün sonuna dek sürdüren bu isimler, tüm zorluklara karşın fikirlerinden geri adım atmadan, edebiyatı ve toplumsal adalet mücadelesini zenginleştirmişlerdir. Bu kutsal anıları saçmalıklarınızla yan yana getirmeniz, cesaretini hadsizliğinden alan yersiz bir özgüvenin eseri yalnızca.
Ayrıca, Fırat Bey size nezâketle karşılık vermiş; ben ise bu kadar yumuşak olmamayı yeğlerim. Sanırım bu mekânı “arkadaşa bakıp çıkılacak bir han” sandınız. Şunu açıkça belirteyim; değiliz.
Sayın Ord Prof Dr Sentez Şükrü,
Sanıyorum ki hiçbir suretle kimse kimsenin düşünce özügürlüğüne müdâhale edemez. Bu konuda çok haklısınız. Ne var ki düşünce zihinsel bir etkinliktir; “us”u kullanır. İçimizde, aklımızda, zihnimizdedir. Kokusuz, tatsız, ametaldir. Şunu demek istiyorum ki, siz düşünmekte özgürsünüz.
Ancak serzenişiniz anlıyorum ki ifade özgürlüğüne dair. Sanırım özgürlüğün alt dalları biraz iç içe girmiş burada. Yani kimsenin görmediği duymadığı bilmediği bir saha olan sizin zihninizdeki özgür düşüncenizin ifade biçimi alması tabii suretle belli kriterlere tabiidir. Bu hepimiz için geçerli malesef.
Didem Hanım’ın da belirttiği üzere, kimi yasal ve ahlâki çekincelerden ötürü kısa bir süzgeçten geçmek zorunda.
Buradan hareket ile düşünce özgürlüğü ile ifade özgürlüğü arasındaki farkı kendi bakış açım dolayısı ile paylaşmak istedim. İfade özgürlüğü için de önce bir “öz”ün olması ve bunun bir bilinç geliştirerek öz bilince varması zorunludur. Yoksa her aklımıza geleni ifadeye kalkarsak birbirimiz anlayamayız.
Paylaşımınızı geri çekmek istemişsiniz. Halbuki sizin gibi Ord Prof Dr ünvanlarına haiz birinin paylaşımının arkasında durması sahip olduğunuz ünvanlara daha yakışır bir tutum olurdu ki platform burada bir kısıtlama yönüne gitmemiştir.
Ne var ki çağımız Orta Çağ karanlığını aşmış, engizisyonları lav etmiş, 400 yıldır da dünyanın evrende sabit değil, güneşin etrafında döndüğünü kabul etmiştir. Artık Galilei özgürdür.
Dileriz Öyle Olsun…
Sayın Ord Prof Dr Sentez Şükrü Bey,
Öncelikle katkınız için şahsım adına çok teşekkür ederim. Böyle kıymetli bir yorumu hazırlamak, sindirmek ve kalem oynatabilecek zihni donanıma erişmek sanıyorum uzun yıllarınızı almış olmalı. Bu açıdan düşündüğümde şahsınızın eleştiriden ziyade katkı dolu içeriğiniz “ham taşımın evriminde” bana açıkçası ayna tuttu.
Ne kadar güzel söylemişsiniz fikirlerimi “dar görüşlü” olarak eleştirirken. Çok haklısnız. Dünden daha geniş yarından daha dar görüşlüyüm şu “an” için. Hangimiz apriori bilgiler ile var olduk ki? Ya da var olabildik mi? Var mıyız? Olduk mu ki?
Düşüncenin tarihine baktığımızda çok kıymetli eserler bizlere miras bırakıldı. Bunun üzerine inşa oldu bugünün dünyası ki bu da felsefi düşüncenin hem yığımlı ilerleyişinin hem de refleksif özelliğinin ispatı nitellğinde karşımızda durmaktadır.
Ben kendi haddim ve kanaatimce geçmişte söylenmiş onlardan ziyade farkı bir bakış açısı ile ele almaya çalıştım sanat eseri bağlamında eleştrilen “Duvara Bantlanmış Muz” adınadaki metaforik çalışmayı. Kendimce bir yorum kattım. Ne sanat tarihçisi olduğumu iddia ettim ne de düşüncemin kati suretle kabulünü talep ettim.
Bilakis, 5. maddenizdeki Marx/Engels paylaşımınıza katkı olarak şunu belirtmek isterim ki metaforik çalışmayı sadece bir yaratım olarak değil aksine ezoterik bir mana yükü taşıyıp taşımadığını sorgulamaya gayret ettim. Görünenin ardındaki görünmeyeni hissetmeye çalıştım. Ama hak verirsiniz ki siz de, bu platform fikri paylaşımların olduğu, amacının sadece şüphe ve merak duygusundan hareket ile bir kelebek etkisini arzu ettiği düşüncesindeyim.
Sonuç olarak bilgi paylaşımınız beni çok mutlu etti. Felsefe etkinliği huzursuz insanın işidir. Felsefe yapmak için konfor alanlarının dışına çıkılması gerekir. Düşünce ve fikirlere karşı görüş bildirmek arzusunu insanın zihin ve gönlüne nakşetmek kolay iş değildir. Malesef tekonoloji insanı sadece taklit edebilecek düzeyde gelişme gösterebiliyor. Daha henüz makineler insanımsı. İnsanlaşmadı. Bu suretle Y.Hararri’ye hak vermemek elde değil.
Ancak görüyorum ki fikri paylaşımım sizi bu konuda motive etmiş anlaşılan. Yazının paylaşımından çok kısa bir zamanda o kadar donanımlı bilgi paylaşımı herkesin harcı değil. Demek ki felsefi düşünce vazifesini yerine getirmiş, sizi konfor alanınızdan çıkmaya, bilgi paylaşımında bulunma konusunda vicdani bir sorumluluk yüklemiş. Açıkçası bu açıdan paylaşımınıza baktığımda zihinsel bir haz ediniyorum.
Ancak arzu ederdim ki bir bilgi teknisyeni olarak paylaştıklarınızın içersinde az da kişisel yorum ve/ya eleştirileriniz de olsa idi. Günümüz artık malumat çağı. Bunun bilgiye yani epistemeye dönüşmesi ise ciddi bir iş yükü. Geçmişte kimin ne düşündüğüne, ne söylediğine erişmek artık bir TIK meselesi. Ama benim bir başkasının gönül, zihin ve düşüncelerine erişmem ancak dialog ile mümkün olabilir. Bu minvalde dünden geniş, yarından “dar” olan bakış açıma yapmış olduğunuz bilgi katkısı için teşekkür ederim.
Bilgi ve fikirlerin paylaşıldığı bir dünyada tekrar buluşmak ümidi ile.
Dileriz Öyle Olsun.
Sanata bakış, sanatçı, toplum algısı ve gelecek nesillerin yorumu açısından merak uyandıran, düşündüren derin bir yazı.
Duvara bantlanmış muzu sanat eseri olarak görmediğimi ve onu yiyen başka bir sanatçının da bu muzu yiyerek aç sanatçı tanımlaması birbirini tamamlıyor. Feyz aldım, düşündüm, öğrendim.
Kaleminize sağlık.
Saygılarımla.
Sayın Mete Kaya,
Nacizane katkı ve düşünceleriniz için teşekkür ederim.
Dileriz Öyle Olsun…