Beni eline alır almaz, onunla dost olacağımı anladım. Mutsuz ve umutsuz anlar için yapılmış olsam da onunla mutlu olacağıma inanıyordum. Öyle de oldu.
Yanmaz, kalınca yeşil renkli ipek ipten örülmüş, ışığı ve düdüğü olan bir ilk yardım bilekliğiyim. Yüzlercemiz kutulara doldurulup kamyonlara yüklendiğinde, o karanlıkta nereye gittiğimizi bilmeden günlerce yol aldık. Bizim süs eşyası olmadığımız, hayat kurtarmak için yapıldığımız söylenip durdu. İnsanların bileklerinde bir aksesuar olmayacak, en kötü günlerinde yanlarında olacaktık. Bu güzeldi; tabii önceleri. Yapmamız gereken işin zorluğu bir tarafa, acılı insanlara dokunacak olmamız, diğerlerini bilmem ama benim sürekli aklıma takılıyordu. Keşke beni alan kişinin bana hiç ihtiyacı olmasa ve onun kolunda dünyanın güzelliklerini seyredebilsem diye düşünüyordum.
O karanlık kutuda ne kadar kaldığımı hiç bilmiyorum. Bir gün, sallantılar içinde irkildim. Kutunun kapağı açılıp içeri gün ışığı vurduğunda fark edilmek için kıpırdanır gibi oldum. Kocaman bir el, avuç dolusu bizleri kaptığı gibi masanın üzerine serpti. Hepimiz aynıydık, aradan sıyrılma şansım yoktu. Bekleyişin çok uzun sürdüğünü sanmıştım, oysa sadece başka bir elin bizleri alıp torbaya doldurması kadar kısaydı.
Tekrar karanlığa düşmenin mutsuzluğuyla sarsıntılı bir yolculuk başladı.
Radyoda çığlık çığlığa şarkı söyleyen bir kadın sesi, içinde bulunduğumuz kamyonun motor gürültüsüyle karışıyordu. Ne kadar süre gittiğimizi, nereye vardığımızı bilmiyorduk. Bir süre sonra sarsıntı arttı, artık kutuların içinde zıplayarak ilerliyorduk. Varacağımız yerde ne kadar kötü durumlarla karşılaşacağımızı kim bilebilirdi? Kullanma talimatımızda yazılanları düşününce, yapmam gerekenleri hatırladım. Belki bir deprem alanına gidiyorduk, belki bir sel felaketine uğramış uzaktaki bir köye… Orada bizi neler bekliyordu, kimlerin bileğinde olacaktık? Bileklik olamadan yardıma hazır hâle de gelebilirdik.
Tüm bu düşünceler içindeyken kamyonun ani fren sesiyle son bir kez savrulduk ve durduk. Kapılar açılınca dışarıdan gelen sesleri dinlemeye başladım, neler olduğunu anlamaya çalışıyordum. Karanlık kutunun içinde olsam da kötü giden bir durum olmadığını hissetmem zor olmadı.
İnsanlar hızla, bizim içinde olduğumuz kutuları taşımaya başladılar, üst üste dizildik. Aradan çok zaman geçmemişti ki kutunun kapağı açıldı, gün ışığı üzerimize vurduğunda etraftan gelen sevinç çığlıkları beni ve diğer tüm bileklikleri şaşırttı. Karnaval alanı gibi bir yere gelmiştik.
Bizi, renkli örtülerin serili olduğu masalara dizdiler. Etrafımız kurabiyeler, oyuncaklar, balonlarla doluydu. Çocuklar, büyükler, gençler ve yaşlılar gelip ellerine alıyor, bizi inceliyor ve sevinçle ilgileniyorlardı. Neşeli, hayat dolu çocukların kollarında olmak güzel olacaktı. Hayallerim gerçek olacaktı; süs bilekliği gibi onunla birlikte büyüyüp yeni yerler görecek, belli mi olur, belki de dünyayı gezebilecektim.
Ben de ortamın neşesine kendimi kaptırmış, böyle düşünürken aniden bir el beni olduğum yerden hızla aldı, içinde durduğum poşeti açtı. Daha ne olduğunu anlayamadan, artık onun kolundaydım. Etrafa bakma fırsatım doğmuştu böylece. İlk fark ettiğim şey, heyecanlı ve neşeli bir çocuğun kolunda olmadığım oldu.
Sessiz, sakin ve uzun boylu olduğunu düşündüğüm bir kadının kolundaydım.
Benimle hiç ilgilenmiyor gibiydi. Uzunca bir süre tüm karnaval alanını gezdik. Yaptığı pek bir şey yoktu. Yalnız başınaydı. Beni alırken söylediği birkaç kelime dışında hiç konuşmamıştı. Oysa sesi de kendisi gibi sakin ve duruydu.
Sonunda bir masaya oturup bir şeyler yemeye başladı. İşte o zaman yüzünü gördüm. İri, siyah ama bir o kadar da gizemli bakışlarla bana bakıyordu. Yemeğini bırakıp beni kolundan çıkardı ve eline aldı. Kullanma talimatımı okuduğu belliydi. Işığımı yakıp söndürdü, düdüğü hafifçe dudaklarına değdirip, sanki kimseyi rahatsız etmek istemiyormuş gibi sessizce çaldı. İpek ipliklerimin üzerinde dolaşan parmakları, beni incitmekten korkar gibi nazikçe hareket ediyordu.
Gülümseyerek, “Hoş geldin, sana bir isim bulmalıyım. Artık bundan sonra hep beraberiz. Can olsun ismin,” diyerek beni tekrar koluna taktı.
O yemeğine devam ederken, ben artık bir kişilik kazanmıştım. Bir ismim vardı. Can diyecekti bana bundan sonra. Onu şimdiden sevmiştim.
Ne kadar dolaştığımızı bilmiyorum ama sonunda yorulmuş olmalıydı ki bir arabaya bindik. Radyoyu açar açmaz, ağlar gibi bir kadın sesiyle şarkı başladı.
“Can, bak şanslıymışız! En sevdiğim şarkı çalıyor,” diyerek eşlik etmeye başladı. Şarkı hakkındaki fikrimi bilmek istemezdi; kadın, sanki gözyaşları içinde söylüyormuş gibiydi. Onun kolunda gülümsedim.
Yol boyunca şarkılar eşlik etti bize. Ben, yeni evimi göreceğim diye heyecanlıydım. Bir ara durup yiyecek bir şeyler aldı. Karanlık çökmüştü, sonunda eve geldiğimizi anladım. Sakince arabadaki poşetleri aldık, kapıyı kapattık ve eski kokan bir sokaktaki apartmanın önünde durduk. Cebinden anahtarı çıkarıp kapıyı açtı. İçeri girerken, beni unutmadığını göstermek ister gibi kolunu uzattı ve “Can, bak, burası artık yeni evin,” dedi. O an aramızdaki bağı karşılıklı olarak kabul etmiş olduk.
Merdivenleri çıkmaya başladık, çok uzun sürdü. Apartmanın çatı katına varmıştık. Kapıyı açıp içeri girdiğimizde bizi karşılayan koku eminim üzerime kazınmıştır. Hiç unutmak istemediğim o güzel koku…
Işıkları yaktı, ayakkabılarını çıkartıp kapıyı kapattı. Elindekileri mutfağa bıraktı, ardından birkaç adım atarak yatak odasına geçti. Yüksek tavanlı, epey eski ve küçük bir evdi. Camları kocamandı, yürürken yansımasını görebiliyordum. Yatak odasında hızlıca üstünü değiştirip odaya geçti. Hâlâ kolundaydım ve buna nedense çok sevindim. Bir kenara fırlatılıp atılmamış olmak hârikaydı.
Ben de evi sahiplenircesine bakmaya başladım. Odada çok fazla eşya yoktu; ev gibi eskimiş bir koltuk, önünde büyük bir sehpa ve onun üzerinde bir dolu kitap ve plak duruyordu. Televizyon ve pikap yan yana dizilmişti. Duvarlardaki çerçevelerin içindeki fotoğraflar, sanki beni izliyordu. Camlarda perde yoktu, çatı katının güzelliği gökyüzündeki aydınlık ve yıldızlar evin içine doluyor gibiydi.
O uyuduğunda, ben hâlâ gökyüzünü seyrediyordum. Güneşin ilk ışıkları doğup evin içine dolmaya başladığında, her şeyin eskimişliği bir bir ortaya çıkıyordu. Duvarlardaki fotoğraflar, eşyalar, camların kenarındaki çiçekler bile… Güneşe uzanmışlar ama hiç dokunamamışlar gibi bir halleri vardı.
Uykusunda beni kolundan çıkarıp, yatağın başucundaki üstü kitaplarla dolu sehpaya bırakmıştı. Cam kenarında olduğum için dışarısını çok rahat görebiliyordum. Uzun uzun seyretmeye koyuldum.
İlk gözüme çarpan, daracık sokakta karşılıklı dizilmiş apartmanların renkleriydi. Her biri farklı bir renge boyanmıştı; kimisi mavi, kimisi sarı… Cumbalı pencereleri, renkli perdeleri vardı. Eskiliklerini böyle gizliyor gibiydiler. Cephesini sarmaşıkların sardığı bu yaşlı evlerin arkasında, masmavi güzelliğiyle görünen deniz, rüzgârla kokusunu ulaştırıyordu.
Martıların sabah telaşıyla karışan sesleri, sokağın sessizliğinde yankılanırken, birkaç ayak sesi, çocuk kahkahaları ve günün başlamasıyla artan uğultular birbirine karışıyor, tüm mahallenin bildiği bir melodiye dönüşüveriyordu.
Onun bu küçük ama canlı mahallede neden yalnız olduğunu düşündüm. Onu bu eski apartman dairesine saklayan neydi? Onunla buluşmuş olmamın sebebi neydi?
Onu tarif etmek istesem ne derdim?
Orta yaşlarını süren, uzun boylu, duru bir güzelliği vardı. Dünyanın renklerini içine saklamışçasına sadeydi. Ama sanki bütün dünyadan sakladığı büyük bir sırrı varmış gibi hüzünlüydü.
Çok sık dışarı çıkmıyordu. Onunla dolaşmayı hayal ettiğimden içimde hafif bir hayal kırıklığı hissediyordum. Bugün de o günlerden biriydi. Evde, sehpanın üzerindeki kitapları ve eski eşyaları bir kenara itmiş, kendisine yiyecek bir şeyler hazırlamıştı. Şarabı sevdiğini artık öğrenmiştim. Kadehindeki kırmızı, ışıkların altında sessizce dalgalanıyordu.
Bir plak koydu pikaba. Yine o ağlar gibi şarkı söyleyen kadın, aynı şarkıyı söylemeye başladı. Koltuğunda otururken birdenbire eliyle diğer koluna uzandı, beni bileğinden çıkardı ve kadehinin yanına koydu.
“Bu akşam biraz konuşalım mı, Can?” dediğinde, beni gerçekten duyduğuna inanıyor gibiydi.
Duvardaki resimleri göstererek, “Bu fotoğraflar, sevgilimle birlikte geçirdiğimiz güzel günlerden kalma. Onu çok özlüyorum. Artık çok eski ve çok uzakta…” diyerek söze başladı.
Söylediklerinin çoğunu anlamıyordum ama anlattıklarının eğlenceli şeyler olmadığının farkındaydım. Kadehteki şarap hızla bitiyor, yerine yenisi dolduruluyordu. Önce neşeli anılardan bahsetti; ilk öpüşten, ilk ayrılıktan, ilk kavuşmadan, doğum günlerinden…
Sonra, o derinlere gömdüğü hüzün, şarabın da etkisiyle açığa çıktı. Artık ağlıyordu. Gözyaşları sehpadaki yiyeceklere, şaraba, hatta benim üzerime damla damla düşüyor, söyledikleri anlaşılmaz hâle geliyordu.
Beni avucuna alıp sıkıca tuttu; sanki bıraksa, bu hayattan düşüp kaybolacak gibiydi. Artık sesi ve nefesi içinde düğümlenmişti. Çığlık atmak isteyip bağıramıyor, beni avuçlarında sıktıkça sıkıyor, “Hadi! Hadi artık kurtar beni!” diyordu.
Kaybetme korkusu, kâbusun olur. Yaşam ve ölüm arasında geçen hayatın gerçekliğini bazen korkularımız belirler.
* * *
Gün ağarmak üzereydi. Kadın, nefes nefese uyandığında, yanında yatan sevgilisinin başını sessizce koynuna aldı, dudaklarına bir öpücük kondurdu. Adam, uykulu hâliyle ona sıkıca sarıldı.
Sevgilisinin kolundaki bileklikle göz göze geldiğinde, kadın, gördüğü kâbustan kurtulmak ister gibi sessizce gülümsedi ve çoktan uykunun kollarına bırakmıştı kendini.





22 YORUMLAR
Eline koluna ve emeğine sağlık. Keyif alarak okudum. Devamını bekliyorum.
Canım benim çok teşekkür ederim. Yolculuğumda, heyecanımda en sevgili yol arkadaşım…❤
Kaleminize sağlık. Bir solukta okunan, duru bir öykü olmuş. ✨
🥰 Çok teşekkürler, sevgilerimle…
Sevgili Funda çok beğendim. Uyanan sevgiliye geçişteki ikinci hikayeyi merak ettim ☺️
Sevgili Nidacım çok teşekkür ediyorum. Beğenmiş olmana çok sevindim.🌸 Neden olmasın 😊 Şimdi biraz uyusun bakalım 😉
Sevgili Funda ne duru ne hârika bir anlatım. Cümleler akıp gitti. Ve eğer varsa öykünün devamı merak ile bekliyor olacağım.
Kaleminize sağlık.
Sevgiler 🌸🤍
Sevgili Emine, çok mutlu oldum. Güzel yorumun icin teşekkür ederim 🌸 “Devamı” diyenler çoğalıyor bakalım 😊
Sevgiler ❤
Cansız bedene can veren Funda;
Hârika bir öykü, okuyucu mutlaka o bileklik neden bende olmasın demiştir. Kadının içine girdiği depresif hale gelene kadar öyküsü ve kaybetme duygusu etkisini çok iyi anlatmışsın.
Öykünün devamı olacak bir konu sadece Can denilen bilekliğin başkasına geçmesiyle, onunla olan macerasını, ruh halini yazmakla olur.
Öykü de Can da görevlerini yaptı. Yeni öykülerinde bu güzellikleri tekrar yaşamak dileğiyle.
Sevgiler 🌹🌺💕
Metin üstad, hârikasınız! Bu yorumu almak benim icin öncelikle cok kıymetli. Anlaşılmak, okunmak büyük bir mutluluk. Çok çok teşekkür ediyorum. 🌸
Yenilerine hep birlikte diyelim…🥰📖
Merak ve heyecanla…
Sevgiler 🌈
Canım Funda,
Öykündeki varoluşsal sorgulamayı eminim Heidegger çok severdi 😁 Bilekliğin sessiz tanıklığı, onun “Dasein” kavramını anımsatıyor. İnsanın dünyadaki “bulunuş” hâlini ve bu bulunuşun getirdiği yalnızlık ve anlam arayışını derinlemesine hissettiriyor yazdıkların.
Bilekliğin insan yaşamına dokunuşu ise Sartre‘ın “Başkaları cehennemdir” sözünü tersine çeviriyor 👌🏻 Üstelik sahibinin iç dünyasına yaptığı yolculuk, okuyucuyu da kendi içsel dünyasıyla yüzleşmeye davet ediyor.
Kalemine ve derin felsefî bakış açına hayran kaldım. Yeni öykülerini sabırsızlıkla bekliyorum canım.
Kucak dolusu sevgiler ❤️
Sevgili Didem,
Felsefenin güzelliği senin güzelliğin ile birleşip kelime olup yoruma akmış. Tüm kalbimle teşekkür ediyorum. Yol güzel, yolculuk uzun. Birlikte yol alabilmek daha da güzel.
Tüm sevgimle öpüyorum seni canım ❤😊
Kaybetme korkusu kâbusun olur. Güzel bir hatırlatma oldu bana.
O bileklik kadar derinden hissettim her şeyi. Tıpkı Kafka’nın Gregor Samsa’sı gibi…
Yorumunuz icin cok tesekkur ederim.
Her okuyana farklı hisler yaşatması cok keyifli.
Sevgiler 🌸
Ellerine sağlık güzel kuzenim. Başarılarının devamını dilerim 🥰🥰🥰
Canım çok teşekkürler.
Sevgiler ❤
Fundacığım büyük bir keyifle okudum yazını ve çok beğendim. Bir bilekliğin ağzından dökülen kelimeler çok etkileyici idi. Devamını merakla bekliyorum. Sevgiler 💕
Sevgili Demet,
Yorumun benim için çok kıymetli. Çok teşekkür ederim 🙂
Sevgiler
Ancak okuyabildim ama çok akıcı olduğunu söylemek isterim 🙏 Nice öyküler yazman dileğiyle, tebrikler Funda!
Çok teşekkür ederim Sevgi😊
Çok mutlu oldum 🌸
Öykünüz beni merak ve heyecanla içine aldı. 📝 Kelimeleriniz, cümlelerinizin akıcılığı öyle güzel ki okurken hissettiğim karamsarlık sonrasında, arkasından gelen “son” sürpriz oldu ve kendimi mutlu hissettim. 💖
Kaleminize sağlık 💐
* Diğer öykülerinizi de ilk fırsatta okuyacağım
Handan Hanım, yorumunuz icin çok tesekkur ederim. Yazarken hissettiğim heyecanın okuyucuya geçmesi çok kıymetli.
Yeni öykülerde buluşmak dileği ve sevgilerimle 🍀❤