Martan'ın Sepeti

Ne?

19 Ocak 2019

Ne?
Her gün en az kırk, elli kişi bakar bana oysa tam yüz elli yaşındayım. Ne kafalar gördüm ben ve o kafaların üzerinde ne gözler, ne saçlar, ne bıyıklar, ne kaşlar, ne yanaklar, ne dudaklar… Böleee bakarlar bana… Kendilerinden bir iz, onlara ait bir dokunuş, bir his, tanıdık bir gülüş, feleğin göbeğini çatlatıp kendilerine döndürecek, düşüp beli kırılmış, fesleğene bulanmış iki lakırtı, üzüntüden, meraktan, kaostan, sevgisiz genden kurtaracak, gaip sesinin cisme bürünmüş halini beklerler benden.

Önce, kimbilir neler dökülmüş dudaklarını deydirirler tenime; kocaman, küçücük, kemikli, narin, kıllı, bakımlı, üşümüş, sıcacık Allah bilir nerelere dokunmuş elleriyle. Talihi çoktan dönmüşler de, yüzünü bir kez güneşe dönememişler de döndürürler sonra beni defalarca etrafımda/etraflarında… Sanki aradıkları yönü gösteremeyen ama döndürüp sallayınca düzelecek bir pusulayım ben. Ardından garip, anlaşılmaz, geveze fısıltılarla bir şeyler mırıldanır ve ters çevirirler beni. Aniden tapınır gibi uhrevi, talihine küfreder gibi gergin, biraz sonra olacaklardan tırsmış gibi ürkek beklemeye alırlar hem kendilerini hem de beni.

Kim mi, ne mi bunlar?

Alacaklılar, borçlular, yar koynunda eskimeye doyamayanlar, kaybedenler, kazananlar, illâ ki işkembesi üç oda bir salon olduğundan bir türlü doymayanlar, aşıklarrr ve elbette maşuklarrr, fil hafızalılar, balık beyinliler, ruh dikicilerden çare bulamamış hüzzamlar, melankolikler, hiperaktifler, tembeller, şifa arayanlar, dertsiz başından bıkmış, belâya merak sarmış, ona haber salanlar, uçakta dahil her şeyi kaldıranlar, üşengeçlikten g…nü kaldıramayanlar, çok büyük adamlar, kadınlar, fare deliğine yuva yapacak kadar minik yalancılar, dolandırıcılar, düzenbazlar, okumuşlar, cahiller, zenginler, fukaralar, kazıyınca altından bin kat boya çıkanlar, ruhunun eşsiz ışığıyla ayna gibi parlayanlar, her gece köşedeki meyhanede parlatan, fenerin ışığını ay sanıp söndürmeden yatanlar… Daha nelerrr, kimlerrr…

Sıcacıkken buz gibi olurum bunları görünce… Sonraaa açarım ağzımı yumarım gözümü, işte asıl o zaman başlar kıyamet… Açtığım incecik yollarda kendi de dahil kaybettiği her şeyi arayanlar/bulanlar, çizdiğim şekillerle geleceği kuranlar, eli sopalı adamları/kadınları kendileri belleyip yedi düvele posta koyanlar, rakamlarla gün sayan, harflerimle dilek tutanlar, gelişi güzel toplaşmış parçalarıma “hadi işşallah” diye yuva hayali pompalayanlar, dışarda havalı içerde sus pus adlarını söyleterek başladığım yalanlara, kendilerinin bile cesaret gösterip kendilerine itiraf edemedikleri doğrulara, adamakıllı, adlı adınca inanırlar. Bugünde yaşar, doymaz bir iştahla hem dünün hem yarının sahipliğine soyunurlar.

Ben kim miyim?

Hırsız Bekir’in öngörü tası, ekmek kapısı, bir yanı virane eski bir köşkten çaldığı; bağa* yuvalı, altın varaklı, daralmış gönüllerinize inat kocaman, antika kahve fincanıyım ben…

Ateşin harını kısma ki içime boşalttığın patlayan taneciklerin acıttığı tadın kırk yıl hatırı kalsın*…

Ne o? Yine hangi hesaptasın? Bırak şimdi kızgınlığı, şu eski sandığın üstündeki mızrabı* görüyor musun? O, benim bir parçam. İkimiz aynı güneşin altında, ters dönüp kurumuş sonra yeniden hayat bulmuş zavallı bir kaplumbağanın göğüs kabuğuyuz… Ya şu duvarda asılı tamburu*, onu da gördün mü? İyi, al onu, çal şimdi bizim için… Neee? Hep siz mi benden isteyeceksiniz? Bir kere de ben istesem olmaz mı?..

Ne mi biliyorum tambur çaldığını? Unuttun mu? Ben, şimdilik Hırsız Bekir’in sesine bürünmüş, neredeyse iki asırdır fal bakanım…

 
 

Açıklamalar:
Bağa: Sedef kakmacılığı, kaşık, fincan, tespih ve çeşitli süs eşyalarının yapımında kullanılan, şimdilerde üretimi ve tüketimi yalnızca restorasyon çalışmaları için izin verilen, kaplumbağanın ters çevrilerek kurutulmuş göğüs kabuğu.

Mızrab: Tamburun ses kalitesini tam olarak yansıtmak için kaplumbağa kabuğundan da yapılan pena.

Tambur: Klasik Türk müziğinin başlıca çalgılarından biri olan, yay veya mızrapla çalınan, uzun saplı, telli çalgı.

Bir Acı Kahve: Kahve acele yapılırsa içindeki tanecikler aşırı ısıda patladığından tadı acı olur. O yüzden, eskiden acele işi olanlar; “Öyle bir uğradım, bir acı kahveni içmek için,” derlermiş.

 
 

Not:
Bu öykü birbirine bağlı dört hikayenin sonuncusu. Diğerlerini de okumak için alttaki bağlantıları tıklayabilirsiniz.

Ne?
Kanatlar
Nasıl?
Cennet

 
 

Zeynep Mete

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

6 Yorum

  • Cevapla Esat Öğütveren 19 Ocak 2019 at 17:08

    Yazının hoşluğu bir tanıdık bir tanıdık, ama ne? Nerden geliyor bu misk-i amber kokulu tanışıklık? Fincanı değil ama kahveyi bulmuştu hazla, hızla okuyan beynim sen söylemeden yazında. Sonra bio’ya bakınca güzel tanışıklık kokusunun nedeni de belirli uzaktan, birkaç ay ara ile gelmişiz şu fani Dünya’ya.
     
    Kaleminize, yüce gönlünüze sağlık efendim, saygılarımla.

    • Cevapla Zeynep Mete 19 Ocak 2019 at 20:19

      İnsan oğullarının, kızlarının tanışıklığı Adem ile Havva’dan, ne mutlu bunu derinden duyan yüreğinize… Çok teşekkür ediyorum kıymetli yorumunuz için, kalbimizle yaşayın.
       
      Saygılarımla…

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 19 Ocak 2019 at 18:30

    Bütün öykülerini büyük bir keyifle okuyorum fakat bunu ayrı sevdim. Merak ve heyacanla geçti satırları gözlerim. Sonunda bağa kaplamalı tabağında kahve fincanı ile karşılaşınca anlatımın gücüne bir kere daha hayran kaldım.
     
    Harikaydı canım. Yüreğine, zihnine, kalemine sağlık…

    • Cevapla Zeynep Mete 19 Ocak 2019 at 20:23

      Sevgili Didem’ciğim;
       
      Desteğin, emeğin, sabrın için minnettarım. İyi ki varsın…
       
      Her şey için teşekkür ediyorum.

  • Cevapla Didem Elif 28 Ocak 2019 at 01:14

    Yaaa ne güzel bir yüreksiniz siz ve kaleminiz nasıl yaratıcı. Vakit sıkıntısından güncel takip edemiyorum eskisi gibi ama acaba ne yazmış diye merak ediyorum sizi. Geç de olsa okumak istiyorum. Ufkumu her seferinde genişletiyorsunuz. 💛
     
    Yüreğinize sağlık…

  • Cevapla Zeynep Mete 29 Ocak 2019 at 20:03

    Sevgili Didem Elif;
     
    Yorumlarınızla hep ışık oluyorsunuz. Işığı taşıyan elleriniz hep yükselsin hep yücelsin…
     
    Sevgilerimle…

  • Cevap Yaz

    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan