Uyanış Öyküleri

Derin Düşünme

22 Ekim 2020

Öykü: Derin Düşünme | Yazan: Nüket Doyuran

Dünya ile ilk tanışması, soğuk bir kış gecesinde oldu. O gecenin ayazını andıran havalardan birinde Semra, annesi ve anneannesi ile saatlerce süren mutfak masası sohbetlerinden bir diğerine başlamış, kendi zaman yolculuğunun başlangıcının ezbere bildiği detayları anlatılırken aheste aheste anılarda geziniyor, yaşamla geçici de olsa kurduğu güven bağının tadını çıkarıyordu.

Ortak geçmiş, ortak zorluk ve bir de acılara tutunma arzusu üç nesli sımsıkı birleştirirdi.

Semra’nın babası, o henüz anne rahmine yeni düşmüşken Almanya’ya işçi olarak gitmek zorunda kalınca biricik kızının doğumunda bulunamamanın üzüntüsünü içinde hep taze tutmuştu. Zaman zaman o günler aklına geldiğinde, adam hüzünlenir, gözlerinde mahzun bir ifade belirirdi. Semra babasını böyle gördüğünde bilmezdi aklından geçenleri; ruhunu sıkan, tutunduğu gölgelerini ama hissederdi onunla birlikte, hüznünü ve yalnızlığını.

Halil uzun yıllar gurbette çalışmış, hasretlik çekmenin her türlü evresine vakıf olmuştu. Ama yılmamış, emekliliği gelene kadar hiç şikâyet etmeden devam etmişti. Ülkesine geri döndüğünde, artık o uğruna yıllarını verdiği maddi olarak rahat yaşam tamamdı, ne var ki o kadar yorgundu ki kalan zamanını yaşamak bir külfet gibi geliyordu. Aslında nasıl yaşanacağını bilmiyordu. Uzaktayken ülkesine dönünce ne yapacağını düşündüğü zamanlarda gözünün önünde canlandırdığı görüntü, ailesine sarıldığı kavuşma anıydı. Daha ötesini hiç hayal etmemişti.

Semra’nın kafasındaki hikayeler, anlatılanlar ve kendi yükledikleri babasına hasretinin izlerini taşıyordu. Büyürken, hele de ergenlik zamanlarının başlarında gönderilen bol harçlıklar ve gelen hediyeler, zaman zaman onu bulunduğu kasvetli hallerden çıkarıp sevincin tatlı kollarına bırakırdı. Ama çok geçmeden o kollar sanki yorulup açılıverir ve Semra ansızın uçurumdan aşağıya yuvarlanıyor gibi hisseder, derin bir boşluk duygusu her yanını sarardı. Babası döndüğünde bitecek sandığı bu boşluk, nedenini kendine açıklayamadığı şekilde aynen yerinde durmaya devam etti.

Evdekilere doğduğu zamanları, çocukluk hatıralarını ne kadar anlattırıp dursa da hikayelere hikayeler eklettirse de içinden çıkılamaz bulmacanın ipuçlarını oralarda bulamıyordu bir türlü. Ama hisleri onu tekrar tekrar aynı zamanlara yolculuğa çıkarıyordu.

O gece, Halil de uzanıp dinlendiği yatağından kalktı, sohbete katıldı.

Duygularını, düşüncelerini kolay kolay ifade etmeye elverişsiz kişiliğinden olsa gerek, bu durum kadınları şaşırtmıştı. Bunca zaman ailesiyle ilgili her şeyi dinlediğini, bildiğini zanneden Semra, babasının kendi çocukluğuna dair ayrıntıları duydukça hayrete düşüyor ve sohbetin devamı için yakıcı bir istek duyuyordu. Babası konuştukça konuşmak, anlattıkça anlatmak istiyor gibiydi. Gözlerinde bazen çocuksu bir muziplik bazen de anne babasına duyduğu özlem beliriveren Halil, sanki anlattıkça çocukluk zamanlarına karşı daha önce fark etmediği bir özlemle yeni yeni tanışıyordu.

Konuşmaktan artık bitap düştüğünde biraz uzanma ihtiyacı duyduğunu fark etti. Zaten son zamanlarda sık sık halsizleşiyordu. Odasına doğru yöneldiğinde kadınlar arkasından aynı müşfik ifadeyle baktılar ve aynı düşünceyi akıllarından geçirdiler: Fedakâr bir baba, fedakâr bir koca ve fedakâr bir damat. Ne kadar şanslılardı.

Halil yatağına yattığında uzun zamandan beridir ilk defa huzuru derinden hissettiğini duyumsadı. Konuşmak ne kadar iyi gelmişti.

O hep içine atan, paylaşmaktan çekinen biri olmuş; değişebileceğini, farklı tavırlar, farklı davranışlar edinebileceğini bir kez olsun düşünmemişti. Her zaman sabrıyla gurur duyardı, çevresindekiler de onu böyle tanımlamaya alışınca karakterinin bu parçası saygınlığının sebeplerinden biri olmuştu. Karakterine yapıştırılan her bir etiket onunla özdeşleşirken Halil, isyan etme hakkını sonsuza kadar kaybetmiş, ona sunulanı yaşamayı kabullenmiş, başa gelene kader deyip sadece kederlenmenin hakkı olduğu bir yaşam kurgulamıştı.

Yatağında bir taraftan hayatının muhasebesini yaparken, bir taraftan da az önceki sohbet esnasında çocukluğuna dair duyduğu hissin ne olduğunun ayrımına varmaya çalıştı. Onun çok hoşuna giden, gözlerindeki parıltının sebebi olan his… Kısıtlamaların olmadığı zamanlardaki o his… Şifalandırılmaya ihtiyacı olan yaraların henüz var olmadığı huzurlu zamanlardaki his… Sadece yaşama arzusunun bedeninde tecelli ettiği, ışığın ruhuna sızmasını engelleyen gölgelerin henüz oluşmadığı o his…

Evet, özgürlük diye mırıldandı Halil. Ne kadar tatlı bir şeymiş, sanki ağzına sürülmüş bal gibi hoş bir tat bırakıp damaklardan silinivermiş. Halil bir kez daha özgürlüğün tadını hissedebilmek için zorladı kendini, bir kerecik daha damarlarında dolaşmasına izin verdi.

Sanki bedeni bu kadar yorgun olmasaydı saatlerce koşabilirdi ovalarda, bayırlarda, kendinden geçene kadar durmadan, soluklanmadan.

Birden korktu Halil, eğer durursa tekrar koşamayabilirdi… Korktu, eğer durursa tekrar elinden uçup gidiverirdi özgürlük… Elini sıkı sıkı kapadı. Bir kere yakalamıştı, artık bırakmaya hiç niyeti yoktu. Ruhu çok uzaklara özgürce yükselirken Halil’in eli sımsıkı kapalı kaldı.

*

Semra babasının ölümünü takip eden ilk günlerde yaşadığı hadisenin izlerinin neler olacağını tahmin edemiyordu. Aslına bakılırsa derin bir üzüntü duymak değildi onunkisi. Sanki boşluk büyümüş büyümüş ve her yeri kaplamıştı. Burada hüzün bile yoktu, hiçbir şey yoktu, sanki zaman durmuş, dünya dönmeyi bırakmıştı. Güneşin bile her zamanki gibi doğup battığından şüpheliydi. Sanki hep yanında olan boşluk ile ölüm birbirlerine çok yakışmışlardı. Şimdi Semra’ya düşen bu beraberliği izlemekti.

İç dünyasının dehlizlerinde gezinirken sık sık camın önüne oturup uzaklara dalgın dalgın bakar olmuştu ve bu durum annesinin dikkatini çekiyordu. Kadın, kızının sessizliğinden öyle endişe duyuyordu ki kocasının yokluğunun acısını yaşayamıyordu. Semra küçükken de duygusal bir çocuktu, büyüyünce de hassas, naif bir insana evrilmişti. Yine de kadın, kızının yaşadığı büyük kederle kolayca içine düştüğü bu girdaptan onu çekip çıkaracak bir yol bulamamanın, elinden bir şey gelmemesinin acısını yaşıyordu.

Halil yaşasaydı sakince derdi ki, merak etme hanım her şey olacağına varır. Ama onun içi hiç rahat olamıyordu böyle eli kolu bağlı oturduğunda. Halil yokken her kararı kendi başına vermeye alışmıştı. Evin tüm eksiklerinden yapılması gereken bütçeye, bütçeden artan paranın tasarruf şekline kadar karar veren olmak, onu hayatta hep eylem halinde olan bir kadın haline getirmişti.

Kendisiyle sık sık gurur duyardı, evin hem erkeği hem kadını olabildiği için. Evde onun yardımına muhtaç annesi ve kızı varken başka türlüsü mümkün değildi zaten. Ama şimdi kendisini yalnız ve güvencesiz hissediyordu. Sevdikleri için bir şeyler yapma gerekliliği, onları her türlü olumsuzluktan koruma çabası, artık yorucu bir yük gibi ağırlaşıyordu omuzlarında. Ne kadar kontrol etmeye çalışsa da hayat onun planladığı gibi akmıyordu.

Kocasının ölümü bu gerçeği bir tokat gibi yüzüne çarpmıştı.

Şimdi ise olayları akışına bırakmakla, tekrar asayişi sağlamak arasında gidip geliyor ve bu ikilem de onu gitgide dengesizleştiriyordu. Üzüldüğü kızı mı, yoksa kendisi mi bilemediği bir arafta sıkışıp kalmıştı?

Dışarıdan aileye bakan, her şeyin yolunda olduğunu, kayıplarının üzüntüsü ile baş edebildiklerini düşünür, hayatın normal akışına ev halkının uyum içinde katıldığından hiç şüphe etmezdi.

Semra babasının, şimdi üzerinden haftalar geçmiş ölümünden beri adet edindiği üzere sabah erkenden giyinip evden çıkmış, güneşe hoş geldin demek için hızlı adımlarla kıyıya doğru yürümüş, her zamanki gibi aynı kayanın üzerine tünemişti. Uzaklara bakan dalgın gözleri bir yandan günün ağarmasına şahitlik etmenin gururuyla huzur bulurken bir yandan da yeni günün bir öncekinin izlerini taşıyıp getireceğinden emin olmanın hüznü ile kederleniyordu.

Hücreleri düşündü Semra, bıkmadan usanmadan, her doğan güneş ile beraber hislerimizi tekrar tekrar doğuran hücrelerimizi, böyle olmasaydı nasıl olurdu diye düşündü, umutlanmaktan utanırcasına… Düşüncelerini terk etmekten korkarcasına…. Dünkü endişeler, kaygılar, kısıtlamalar ve adını koyamadığı niceleri dünde kalabilir miydi? Bugün sadece yeni şeylere gebe olabilir miydi hayat? Bunun bir yolunu bulabilirse, derinden öyle güçlü inanıyordu ki; hediye büyüktü, hediye sonsuz neşe ve huzurdu, her ne yaşanırsa yaşansın her ne oluyorsa olsun sonsuz huzur ve sonsuz neşeydi!

Her sabah düşünmeliydi, derin derin düşünmeliydi, tefekkürün içinde eriyip kaybolurcasına… Kaybolmalıydı ki kendini bulabilsin… Kendini bulabilmeliydi ki yaşamın anlamı olsun… İnanıyordu Semra, yaşamın mutlaka bir anlamı vardı ve o da eninde sonunda bu hazineyi bulacaktı: yollar ne kadar zorlu olursa olsun Semra yürüyecekti! O sabah doğan güneşe söz verdi…

Eve dönüğünde annesini uyanık buldu. Kadın, her sabahki gibi kızının erkenden sessizce evden ayrılıp yine sessizliğine sımsıkı sarılarak dönüşünden duyduğu endişeyi saklayamıyordu. Ne oluyordu Semra’ya, evet babasına düşkünlüğünü biliyordu, kaybın yaratacağı üzüntüyü anlıyordu ama aynı zamanda da seziyordu ki olan biten bundan çok daha fazlasıydı.

Çok daha derin hisler yüzeye çıkmış salıverilmeyi bekliyor olabilirdi.

Bunları düşündükçe kaygıları güçlü dualara, kızının bir an evvel huzura erişmesi için yalvarmalara dönüşüyordu. O yalvaradursun Semra düşünceler denizinde bazen kendini kaybediyor, bazen de kendine bir rehber ışık buluyor, içindeki umudun onu huzurlu bir adaya götürmesine, orada neşe içinde bırakmasına izin veriyordu. Fakat bulduğu mutluluk hep kısa sürüyor ve Semra geçirdiği birkaç sakin günün ardından keskin bir düşüş yaşayıp karanlıklara hapsediyordu kendisini.

Yine bir sabah, aynı mutfak, aynı kahvaltı masası, üç kadın sessizce kahvaltılarını ederken farkında olmadan aynı hatıra zihinlerini meşgul etti: bu masa etrafında Halil’in de olduğu resim.

Her şeyin aynı göründüğü ama aslında her zamankinden çok farklı olduğu o andaki resim.

Semra’nın gözü bir anda annesine kaydı. Kadının gözlerindeki özlemi fark etmek içini acıtmıştı, zaten oldum olası annesini, babasını düşünüp hüzünlenirken yakalar ve bu durum ona çaresiz hissettirirdi. Sonra kendi duygularını ruhunun derinliklerine itip annesini teselli etmenin yollarını arar, genelde de onun yüzünü güldürecek, kısa süreliğine de olsa gölgelerini dağıtacak bir konu bulurdu. Ama son zamanlarda kendinde alışık olmadığı yeni davranışlar edinmeye başlamıştı. Bazen annesinin böyle hüzünlü anlarında onu yalnız bırakmayı tercih edip odasına usulca çekiliyor ve kendi dünyasına dalıveriyordu. Öyle derinlere inmeye başlamıştı ki bazen kendi hallerinden korkup, yüzleşme cesareti gösteremeyeceğini zannedip, hızlıca kendinden uzaklaşmak, kaçıp saklanmak için çareler üretiyordu. Ama bazen de korkunun gözlerinin içine bakıp meydan okuyabileceği zamanların arzusu içinde olması ona cesur hissettiriyordu.

Odasına geçip yatağına uzandığında Semra’nın gözleri, karşı koyamayacağı kadar ağırlaşmıştı; korkularından, gölgelerinden kaçtığının farkında olmadan uykuya teslim oldu. Uyandığında saatin kaç olduğu ile ilgili bir fikre sahip değilken hızlıca zihninden gördüğü rüyayı geçirdi, aklında kalabilen kadarıyla. Yalın ayak dağ bayır yürüdüğünü hatırladı, sonra koşmaya başladığını soluğu kesilircesine, sonra başka bir kare belirdi hafızasında: şiddetli bir yağmur ve o, bulunduğu yerin kepenklerini indiriyor.

Korunmak istiyor güvensiz hissedercesine, korunmak istiyor tehlikelerden, dünyadan, dünyada olup bitenlerden.

“Eksik…” diyordu rüyasında annesine galiba, tam ayrımına varamadı kimdi, “elimdeki yiyecekler eksik… besleyemez bunlar beni, yetmez, hep yetersiz olurum ne yapsam da dolduramam eksik kalırım, korkarım güvensizliğimden…”

Sıkıca toprağa ayaklarım bassın ki hissedip kökleneyim, hissedeyim ki toprağı, ağaç gibi sağlam olayım, köklerim insin ki derinlere büyüyeyim serpileyim, korkmayayım yağmurdan, rüzgardan onlarla dans edeyim, eğilip doğrulayıp yıkılmayayım, kepenkleri kapatıp saklanmayayım hayattan, göstereyim kendimi, var olduğumu hissetmek için görüneyim, sesimi duyurmak için sesimi çıkarayım saklanmayayım, korkmayayım ki yaşayabileyim, özgürce, huzurla ve neşeyle…

Semra rüyasını yavaş yavaş zihninde netleştirdikçe sanki iç dünyası da berraklaşıyor, taşlar bir bir yerini bulup yerleşiyordu. İçinde hissettiği ve senelerce yanından ayırmadığı boşluk hissinin, yaşama karşı tam bir güven hissedememesiyle bağlantılı olduğu ilk defa gözlerinin önüne bu kadar açık seçik serilmişti. Babasına her daim duyduğu özlem, onun yokluğunun çocuk kalbinde bıraktığı izler, babasıyla sıkı sıkıya kuramadığı güven bağı, hayatla kurduğu bağı zedelemiş ve o hiçbir zaman kendini dünyaya tam ait hissedememiş; hep bir yer aramış, bir liman, bir yurt, vatanım diyeceği; güvendeyim ve ben buraya aidim dedirten huzur anını hayal etmiş ama bir türlü bulamamış, hatta ne aradığını bile tam olarak bilememişti. Sanki babası gelirse her şey düzelecek ümidine sarılmış, beklemiş durmuştu. Ama şimdi günler süren tefekkürünün hediyesi olan bu rüyada sanki ilahi ses ona beklemek değil koşmak lazım, hata yapıp öğrenmek lazım diyordu.

Semra yatağında usulca doğruldu, bacaklarını aşağıya sallandırdı, yavaşça ama kararlı bir şekilde ayak tabanları yerle buluştuğunda yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi.

İçi kıpır kıpır mutfağa girdiğinde annesi yeni saksıya ektiği çiçeği özenle camın önüne yerleştiriyordu. Ana kız birbirlerine baktıklarında gözlerinden kalplerine sevgi seli aktı, ruhlarını sıcaklığıyla yıkayıp kutsadı sanki. Bu büyülü zamanı oracıkta dondurmak istedi her ikisi de. Sarıldılar, dakikalarca öylece kaldılar, birbirlerinin nefesini yakından izlemenin lütfunda kayboldular, ta ki tek nefes olduklarını idrak edene kadar…

Hayat artık asla eskisi gibi olmayacaktı. Aslında her yeni gün, hiçbir zaman eskisi gibi olmazdı.

Nuket Doyuran

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

6 Yorum

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 22 Ekim 2020 at 13:01

    Sevgili Nuket Hanımcım öncelikle aramıza hoş geldiniz. Uyanış Öyküleri’nin methini, başvuru mailinizin ardından editörümüz Burak Süalp’tan dinlemiştim. Kendim okuduğumda da aramıza yer alacak olmanızdan dolayı çok heyecanlanmıştım. Okurlarımızın da ilgiyle takip edeceklerine eminim.
     
    Öykülerinizle bizleri çıkacağınız her yolculuğu heyecanla bekliyorum.
     
    Sevgiler

    • Cevapla Nuket Doyuran 26 Ekim 2020 at 21:32

      Sevgili Didem Hanım,
       
      Kendi yolculuğumda bana eşlik ederek şifa ve mutluluk vesilesi olan öykülerimi sizlerle paylaşmak beni de çok heyecanlandırıyor. Misafirperverliğiniz için tekrar teşekkür ederim, aranızda olmak çok güzel.
       
      Sevgiler

  • Cevapla Beril Erem 23 Ekim 2020 at 00:58

    Sevgili Nuket,
     
    Hoş geldiniz tekrar.
     
    Öykünüzde kullandığınız toprak ve güneş gibi iki önemli yaşamsal unsuru, Semra’nın kendini şifalandırma sürecinde güzel bir çeşni gibi kullanmanızı çok sevdim. Tefekkür halinde ve uykuya dalmışken karakterin sanki havada asılıymış gibi sürreal bir alemde dolaştığı hissi oluştu bende. Ve tabi sonra uyanışı, ayaklarını yere basması ve annesinin nefesi… bunlar gerçekten metaforik bir anlatım da katmış öyküye.
     
    Ne diyeyim, çok hoş bir başlangıç oldu bu 🙂
     
    Kaleminize sağlık.

    • Cevapla Nuket Doyuran 26 Ekim 2020 at 21:37

      Sevgili Beril,
       
      Yorumunuzda incelikle bahsettiğiniz imgeler, motifler nereden geldi, ben onları bilinçli bir şekilde mi bu öyküye yerleştirdim, yoksa ben farkında olmadan yazının akışında mi doğdular emin degilim. Sanki yıllarca çevremdeki insanları izleyerek, neyi neden yaptıklarına dair derin bir merak duyarak, şahit olduğum davranışlar ile bildiğim geçmiş yaşantılar arasında bağlantılar kurgulayarak bu karakterleri yarattım. Ve onlar bu öykünün içinde bir şeyler yaşadılar, ben de oturup yazdım.
       
      Yazarken içimden akan hislerin, size de dokunmuş olması beni çok sevindirdi. Derginiz, benim hayatımda da çok hoş bir başlangıç oldu, tekrar teşekkürler.
       
      Sevgiler

  • Cevapla Pınar Sude Genç 23 Ekim 2020 at 10:39

    Merhaba! Öncelikle aramıza hoş geldiniz. 🎈
     
    Ne yazsam, nasıl anlatsam diye düşünüyorum fakat doğru kelimeleri seçemiyorum. Öykünüzü o kadar büyük bi’ keyifle okudum ki sanki ne desem eksik kalacakmış gibi hissediyorum. Kurgu gerçekten çok hoştu ve dilinizin akıcılığı ile bütünleşince inanılmaz zevk alarak okudum. Sonraki öykülerinizi heyecanla bekleyeceğim.🎈
     
    Sevgiler.

  • Cevapla Nuket Doyuran 26 Ekim 2020 at 21:47

    Merhaba Pınar Hanım,
     
    Ne kadar sıcak ve samimi yorumlarda bulunmuşsunuz, eski bir dost ile konuşuyor gibi hissettim, çok teşekkür ederim! Şimdiye dek kendime sakladığım öykülerimi dış dünyayla paylaşmak bir nebze korkutucuydu, yorumunuz iyi ki bu kararı vermişim dedirtiyor bana.
     
    Sevgiler

  • Cevap Yaz

    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan