Varoluşsal İkilemler

Raylara Fısıldayan Çocuk

25 Ağustos 2023

Yazı: Raylara Fısıldayan Çocuk | Yazan: Josef Kılçıksız

Yakın arkadaşları, yoldaşları, eşi dostu, annemi ve babamı kısa aralıklarla kaybetmek beni kayıp bir duygusallık hurdalığına dönüştürdü. Dünyanın bir yorulma yeri vardı ve o yer işte tam da bu raylardı, anlaşılan. Raylara uzanmış halde kendi kendime soruyorum:

Derin acılardan çıkış yolunu nasıl bulacağız? İrade gücüyle mi yoksa soğukkanlılıkla mı?

Şiddetli depresyondan mustarip bir arkadaşıma biraz ukalaca diyorum ki “İçindeki cehennemi nesneleştir; bu, ruhunu zorlayan şeyle başka çıkmana bir nebze olsun yardımcı olabilir.”

Kriz, bir hikâyedeki katarsistir aslında. O, zaten başlamış olan bir hastalık sürecinin doruk noktasına karşılık geliyor. Yani, ya yüksek ateşten kurtulup iyileşme olasılığının ya da daha da kötüleyip ölme seçeneğinin olduğu bir kavşakta yollar birbirine zıt iki yöne ayrılıyor.

Eğer hayat denen bir oyunun figüranlarıysak, kriz yönetimi, varoluşsal bunaltıyla (nausée) hayatın üflediği çatışkıları, cambaz gibi ince bir ip üzerinde diyalektik olarak dengelemekten ibarettir.

Bu bağlamda, krize girmek için bir olayın her zaman gerekli olup olmadığı sorusu öne çıkıyor. Krizi sembolik olarak işaretleyen iki ayrı parametreyi birbirinden ayırmak gerekiyor. Birincisi, her zaman bir olaya dayanan, silinmez, fiziki ve dolayısıyla yaşam öyküsünü de kapsayan yaraların izleri. İkincisi, aslında daha çok yorulma, yaşlanma ve bununa birlikte majörden minöre aşamalı geçişin kişinin yüzünü işaretlemesinin sembolü olan kırışıklıklar ya da çatlaklar. Olaysız krizden kastettiğim şey işte bu çatlaklar ve kırışıklıklardır. Bunlar, bir evreden diğerine geçişin isimsiz süreçleri gibidirler.

Temelde çatlağı ya da kırışıklığı şu şekilde de yorumlayabilirsiniz:

Bir şey yıllarca iyi gidiyor ancak öte yandan “her şey yolunda yanılsamalı yüzey”in arkasına bir şeyler yığınak yapmayı sürdürüyor ve bir noktadan sonra yüzey çatlıyor ve o çatlaktan acıyla karışık distopik şeyler sızmaya başlıyor. Bunu bir nevi yorgunluk kırığı ya da içinizde uyuklayan yanardağın kraterinden ilk lav püskürtüleri gibi düşünebilirsiniz.

Bu bağlamda, krizin, sadece geçmişle alakalı bir şey olarak anlaşılması gerekiyor. Ancak ne kırışıklık ne çatlak ne de belirli bir olay gerektirmeyen üçüncü bir kriz biçimi daha bulunuyor.

Martin Heidegger insanın soy kütüğüne kodlanmış olan bir “borçluluk”tan söz ediyor; bunu, insanı sonluluğuna geri süren ve kendi varoluşuyla ilgilenmeye götüren bir “vicdan çağrısı” gibi düşünmek gerekiyor.

Heidegger, insan yaşamının sonluluğuna vurgu yaparken Bohemyalı Ackermann’ın ölüme ilişkin diyaloğundan faydalandı. Ackermann, “Bir insan hayata gelir gelmez, hemen ölecek yaştadır” diyordu.

Kısacası varoluş (dasein) kriz içinde bir entitedir çünkü “dasein”lık insana verilmiş, bağışlanmış bir şeydir; bu yüzden özne baştan beri borçlu durumda bulunuyor. Dasein’ın dünyayla boğuşmalarından doğan tellürik1 şokun, onu hayata yeterince bağlamadığı anlaşılıyor.

Bu açıdan bakıldığında insan varoluşunun, doğasına içkin olarak, her zaman “krizde bir oluş” olduğu anlaşılıyor.

Heidegger kaygıyı korkuyla ilişkilendirirken, hiçliğin kafesinde tutulmanın ya da hiçliğe tutunmanın korkusunu kast eder. Bu metafor bir yandan kasvetli bir hiçliğe gönderme yaparken diğer yandan rahatlatıcıdır da çünkü en azından bir yerde tutuluyoruz ya da bir yere tutunuyoruz.

Borçluluk kavramı da bu açıdan bakıldığında iki yüzü olan, belirsiz bir nosyon olarak öne çıkıyor. Borçluluk, bir yandan tedirgin edici bir taahhüt anlamına geledursun, diğer yandan bağlanmayı ve ait olmayı da ifade ediyor. Doğal olarak insan, başka hiç kimseye bağımlı olmamak, sadece kendine ait olmak isteyen bir varlıktır. Ancak öte yandan “Kimseye ait değilsem hiçbir yere ait değilim” anlamına geliyor. Bu da rahatsız edici bir deneyim olarak belirginlik kazanıyor.

Örneğin, babanın ölümü kişiyi bazen, öznel olarak hissedilen ağır bir borçluluk ve yükümlülük duygusundan kurtarır ama aynı zamanda aidiyet kaybını da beraberinde getirir. Ekonomi disiplininden bir benzetmeyle ifade edecek olursak hiç borcunuz yoksa tehlikeli bir şekilde bir ormanın içine tek başınıza salıverilmişsiniz demektir. Kısacası bu borçluluk duygusu, her an uyanabilen bir uyuyan gibi, içimde barınmaya devam ediyor.

Benim için bu duygulanım, özkıyıma yönelik bir eğilimle el ele yürüyor. Kara kara düşünen bir çocuk olarak sık sık bir çayırda oturur ve şöyle düşünürdüm:

“Gerçekten bu hayattan kurtulmak için yol çok mu uzaktır?”

O zamanlar, demiryolu rayına uzanmak bu hayattan kurtulmak istememin en somut ve en dehşetli kanıtını oluşturuyordu. Ve hayatın ruhumun derinliklerine döşediği raylarının çifte bir çağrışımı vardı.

Birinci çağrışım, ray parçalarının beni küçük karamsar dünyamdan alıp sevdiğim şehir İstanbul’a bağlamasına dair olanıydı. Rayların ikinci dehşetli çağrışımı, beni bu dünyadan, yani hayattan koparabilme gücüne sahip olmalarında yatıyordu. Bu ikinci çağrışım, bir tren yaklaşırken rayların üstünde durmanın ne kadar zor ve ölümcül bir ikileme işaret ettiğini apaçık gösteriyordu. Raylar deneyimi hayata karşı hem akışkan olan bir bağlanma arzusundan hem de karamsar ruhsal bir deneyimden yapılma bir ikileme işaret ediyordu.

Şimdiye kadar sadece kendi acılarımdan söz ettim. Peki ya başkalarının çektiği acılar? Şu anda kelimenin tam anlamıyla etrafımız krizlerle çevrilidir ve konjonktür, hiç bu kadar, karamsar gelecek perspektiflerini kışkırtmamıştı. Bazen diyorum ki kendi kendime, acaba dünya kendini iyi hissetmediği için mi ben kendimi iyi hissetmiyorum? Bu soru, dünyayı omuzlarımda taşımayı isteme fikriyle ilgili bir kibri de ele veriyor. Yani bunu, bir “Atlas2 kompleksi” gibi düşünün. Ama küstahlık ya da kibir olarak görmediğim yegâne şey, başkalarının acılarından etkilenmem ve içtenlikle sarsılmamdır.

Kalplerin, medya aracılığıyla, adeta kalıcı olarak sertleştirilmesi ve taşlaştırılması eğitiminden geçiriliyoruz. Korkunç görüntüler her gün defalarca ekranlarda gösterilirken, adeta onların kanıksanmaları amaçlanıyor.

Bu bağlamda yine bir suçluluk (borçluluk) duygusu, ya da başka bir deyişle bazen bir vicdan azabı devreye giriyor. Başkalarının ıstırabından etkilenirsem, belli belirsiz hissettiğim bu yükümlülük giderek gerçek bir sözleşmeye dönüşüyor. Ancak diğer yandan, başkalarının talihsizliğinden, mutsuzluğundan zevk alan, hastalıklı bir kalabalık da bulunuyor. Yoksa, teneke mahallesinin kaosunu renkli ve çekici kılan yoksulluk imgelerine olan bu ilgi başka nasıl açıklanabilir?

Anımsarsınız 11 Eylül sonrası yıkılan kulelerin görüntüleri ekranlardan günlerce hatta aylarca akıp durmuştu. Yıkılan kulelerin görüntüleri gerçekten korkunç ve acıklı olmalarına rağmen tekrarlanan bir döngüde ekranlarda neden gösterildi? Korkunç şeyler aktaran imgelerden alınan hazzın giderek empatik bir sürece nasıl evrildiğini anlamak için bence ayrıntılı Lacan’cı psikolojik çözümlemelere ihtiyaç bulunuyor.

Bu bağlamda, diğer tüm ülkelerden daha iyi durumda olan bazı ülke vatandaşlarının (örneğin Almanya ya da Finlandiya) bireysel olarak kendilerini neden krizlere karşı savunmasız ve kırılgan hissettikleri sorusu hâlâ doğru yanıtını arıyor.

Uzun yıllar geçirdiğim Finlandiya bu açıdan kutsanmış bir gönenç adasını andırmasına rağmen, yine de vatandaşlarının genel ruh hali ya da geleceğe dair öngörüleri coşkulu ve öforik olmaktan çok uzaktır, hatta distopiktir.

Ben hep mutsuz bir kolektifin içinde yaşadığım hissine kapılırken bu izlenimlerimde haklı olduğumu Fin İstatistik Kurumu nihayet belgelemişti. Bence bunun nedeni, insanların bir tür “ikincil suçluluk duygusu”yla yaşamalarında yatıyor. “Durumum bu kadar iyi olduğu halde neden mutlu olamıyorum?”a dair ikincil, “collateral” bir suçluluk duygusunu kastediyorum.

Bu mantık, her gün hayatta kalma mücadelesi veren insanların aslında açlığı bir tercih olarak seçtiklerini ve varsıl olanlardan daha kolay bir hayatları olduğunu iddia eden sakil burjuva çarpık mantığıyla bazen üst üste binmesi açısından tehlikeler barındırıyor. Ya da belki de sevincimiz, kısıtlılık ve “her şeyin bir sınırı var”ın imgeleriyle kirlenmiş olduğu için iyi hissedemiyoruz.

Çocuklarımız doğar doğmaz, kaynakların ne zaman gerçekten kıtlaşacağını ya da tükeneceğini düşünmeye başlıyoruz. Heidegger’in “Angst” dediği şeyle kastettiği kaygı ve derin korku hâli aslında tam da budur.

Ardından belirli küreselleşme süreçlerinin izini sonuna kadar sürüp onların olası olumsuz etkileri üzerinde düşünmeye başlıyoruz. Muhtemelen bu iz sürmelerden elde ettiğimiz bilgi, çok açık bir şekilde, yaşamlarımıza, sevincimize gölge düşüren potansiyel bir tehdide işaret ediyor.

İngiliz romantiklerinden Lord Byron “bir azap olarak bilinç”in karakteristiği üzerine yazarken, “En çok bilenler, en derin yasları tutanlardır. Bilgi ya da bilgelik ağacı, hayatın içine kök salmaz, o hayatın içinde yeşeren bir fidan değildir” saptamasında bulunuyordu.

Görüldüğü üzere bu akıl yürütme şekli krizden çıkarmak yerine muhtemelen sadece krize yol açıyor.

Filozof Alfred Seidel, “Kişinin kendi içinde umutsuzluğa kapılmasını isteyemeyeceği söyleniyor ama umutsuzluğu ciddi ciddi düşünmeye başladığı anda ona kapılıyor” diye yazdıktan kısa bir süre sonra canına kıymıştı.

Seidel’in çıkarımı, “[…] uzun süre uçuruma bakarsan uçurum da sana bakar” diyen Nietzsche‘nin özdeyişini çağrıştırıyor.

Bazen diyorum ki ya düşünme ediminin kendisi krizin bir tezahürüyse.

Üstelik insanın sınırlarını aşması, belli bir coşku seviyesini yakalaması ve mutlu olması için düşünme ediminin ne kadarına ihtiyacı bulunuyor? Düşünme, bir kez başlamaya görsün asla bitmiyor ve sonu olmayan bir edimin rahatlatıcı olmasını beklemek abesle iştigal anlamına geliyor.

Öyleyse, Nietzsche’nin de felsefesinin merkezine aldığı, derinlikli bilmenin ve kavramanın mümkün tüm yolları tezini tersyüz edip argümanı, “Derinlikli bilmek neden gereklidir?” şeklinde yeniden kurmak gerekiyor.

Alışılagelmiş burjuva kültüründe “kriz yasağı” diye bir şey de bulunuyor. Yani burjuvazinin “başarı ideolojisi” özneyi krizden önce kaparak onu, yanılsamalı yıkıcı bir iyimserliğin içine fırlatıp, krize bile izin vermiyor. İddialı bir yöneticinin, bir retorik kursuna gitmek yerine, bir hafta boyunca sadece solucan yiyerek nasıl hayatta kalınır kampına gönderilmesi gibi saçmalıklar, hâkim burjuva kültürünün kriz ve başarı kavrayışını ele veriyor. Başka bir deyişle kriz, bir hayatta kalma eğitimi haline getiriliyor ve sadece bizi daha güçlü, daha başarılı ve daha akıllı kıldığı sürece gerekli görülüyor. Devrimlerin tarihine bakıldığında belli sosyal sınıfların hayatta kalma refleksinin neden bu kadar gelişmiş olduğu daha iyi anlaşılıyor.

Bu bağlamda, öğretmenine yazdığı bir mektupta yalnızca deliliğin, cinsel aşırılığın ve sarhoş edici maddelerin iyi bir şair için zemin oluşturduğunu yazan 16 yaşındaki Arthur Rimbaud’yu düşünüyorum. Rimbaud’nun bu köktenci çıkarımları, sanat çevrelerinde bugün bile hâlâ geçerliliğini koruyor.

Anlaşılan özne, yaratıcı olmak ve gerçekten dahi olmak için sürekli krizler üretmelidir. Bu tutumlar, krizi sermayeye dönüştürerek ondan faydalanmanın başka bir yolu yordamı olarak öne çıkıyorlar.

Yaratıcılık için bir fırsat olarak kriz ya da bir fırsat olarak hastalık olgusuna dair başka bir tarihi örnek aklıma düşüyor:

18. yüzyılda yaşayan Charlotte Stieglitz, oldukça bayat mesajlar içeren eğitici romanların popüler yazarıydı. Kendisinin bir dahi olarak gördüğü, ancak şiir yazarı olarak oldukça kısır ve sığ kalan bir kocası vardı. Kadın sonunda kendi canına kıydı ve geriye, kendini öldürmekle kocasına çektirdiği olası acıların kocasının üretkenliğini ateşlemesini umduğunu belirten bir not bıraktı.

Bu uç örnekler, insanın mutlu ya da mutsuz olup olmadığını söylemenin zor olduğunu ancak mutluluğu yüzeysel ya da derin yapan şeyin ne olduğunu bilmenin daha da zor bir şey olduğunu bana anımsatıyorlar. Ben her halükârda, insanın, mutluyken bile yaratıcı olabileceğine inanmak istiyorum. Aksi takdirde üretken olmak için mutsuzluğun yapay olarak yaratılması gerektiği sonucu ortaya çıkıyor ki bu da, acıdan beslenmekle eş anlama geliyor.

Günce yazarı düşünür Friedrich Hebbel, yaratıcılığı eksiklik ve yokluk durumuyla ilişkilendirdi ve hayata karşı her daim teyakkuzda olmanın onun için besleyici bir esin kaynağı oluşturduğunu ileri sürdü. Bu, “Elmas baskı altında değer kazanan bir kömür parçasıdır” özdeyişine haklılık kazandıran bir savdı.

Hebbel yoksul ve değeri anlaşılmamış bir halde Viyana’ya gitmiş ve orada ona derinden hayranlık duyan bir kadınla tanışmıştı. Ne tesadüftür ki bu kadın Burgtheater’ın en büyük aktrislerinden biriydi. Hebbel onunla bir yıl sonra evlendi ve Viyana sosyetesinin bir parçası oldu. Ancak o günden itibaren günlüklerinin sıkıcı olmaya başladığını farketti. Sonra bir gün kendi ölüm ilanını ve vasiyetini kaleme alan bir son günce daha yazdı.

Ben de, Hebbel gibi, melankolik olduğumda, kendimi daha üretken, hatta daha iyi hissediyorum. Melankoli benim için, öz kontrolün devreden çıktığı bir yaratım topoğrafyasında gezinmeye izin veren ve yaratımı kışkırtan bir ruh haline karşılık geliyor; o, “Sizin olmadığınız yerde mutluluk vardır” tespitini doğrulayan devingen bir duygulanımdır. Kısacası, benim için melankoli, kendine yaltaklanmayla alakalı öz-pohpohlayıcı bir olgu olsa da içimdeki nehri akışkan yapıp beni harekete geçiriyor.

İkisi arasında bir geçişkenlik olsa da melankoliyi depresyondan ayırmak gerekiyor.

Depresyon insanı bir yere sürgün eden, onu bir odaya kilitleyip tavanı başına yıkan bir habis enerjiler yığışımıdır. Ben daha çok histerik biriyim çünkü şüpheye düştüğümde, eski Yunanca “hystera” terimi anlamında, rahimden çıkıp aşırı uç durumlara giriyorum. Bu, öforik olduğum ve aynı zamanda öfori içinde sınırsız olduğum anlamına da geliyor.

Üretim enerjim oldukça uçucu ve yanıcı maddelerden oluştuğu için hemen alev alıyor ancak sürekli harlanmadıkça çabuk sönümleniyor. Çünkü ben, aynı zamanda, çayırda oturmuş kara kara düşünen ve sık sık raylara uzanan o çocuğum.

Raylara uzanan çocukları hayata bağlayan, asılı oldukları gizli iplikleri arayıp bulmak bu denemenin sınırlarını aşıyor. Ancak o çocuğun, tren son hızla yaklaşırken iki göz kırpması arasında raylardan çekilmesini sağlayan ivme, onun kriz algısına düğümlenen bir enerjidir.

Denilecek ki insanın, hayatının gün batımında, her şeyin kriz kavramı etrafına düğümlü olduğunu keşfetmesi bilgisiyle ne yapmayı ummaktadır? Her şey için çok geç değil mi?

Bu da düzçizgisel (kronolojik) zaman algımızla ilgili bir sorunsal. Zaman, orada, rayların üstünde, herkes için vardır. Ancak, doğru zaman, hangi takvim ve saatlere göre ayarlanıyor? İnanın, bunu bilen kimse yok. Asıl soru, zamanın prangalarını nasıl kırabiliriz, geleceğe açılmak için birbirimizi suçluluktan ve borçluluk duygusundan karşılıklı olarak nasıl kurtarabiliriz, sorusudur.

Kısacası, yaralarım oldukları derinliklerde rahatlıkla kalabilirler çünkü onlarla oldukça iyi anlaşırım.

Bence, pozitif ve negatif olan iki türlü bir baskılama biçimi vardır:

Derin unutma, bunun olumlu biçimini oluşturuyor. Eğer gerçekten unutmayı başarırsak, o zaman affedebilir ve kendimizi yeni şeylere açabiliriz. Olumsuz anlamda bastırma, cebren unutmak anlamına gelirken; bu, unutulmuş olanın içimizde gümbürdeyerek tepinmeye devam etmesi anlamına geliyor. Başarısızlık ve yenilgi, inanın, işte bu ‘cebrî’ unutuşa kodlanıyor. Her halükârda, acı verici deneyimleri bilinçli olarak hafızadan silmeye gerçekten inanmıyorum.

Simone Weil’in “Göklerdeki Babamız Duası Üzerine Düşünceler” adlı kitabından güzel bir alıntı anımsıyorum:

“Sözüm ona borçlandırdıklarımız nedeniyle her konuda alacaklı olduğumuzu düşünüyoruz. Bu alacaklı olma halet-i ruhiyesi, geçmişin de geleceğe dair bir alacaklılık hakkı bulunduğunu düşünmemize neden oluyor. Oysa yapılması gereken şey bu hayali alacaklı olma halet-i ruhiyesinden kurtulmaktır. Borçlularını affetmek, tüm geçmişi tamamen reddetmektir; bir bakıma ondan vazgeçmektir.”

Yani, Weil, öyle bir kalın duvar örülerek öyle bir kopukluk yaratılmalı ki geçmiş geleceğe erişemesin, demeye getiriyor. Üstelik bu yöntem, aynı zamanda, siyasi krizler için de uygulanabilir görünüyor.

Örneğin, Kudüs’teki çatışmaların te Tapınak Dağı anlatısı üzerinden negatif aşırı yüklü bir tarihselliğe uzandığını biliyor muydunuz? Veya Balkan Savaşları‘nın 14. yüzyılda yapılan bir savaşla ilişkisi olduğunu…

Bu bağlamda, yıldönümü ve anma kültürünün ikircikliliği ve muğlak arka planı kontur kazanıyor. Bu da tarihten ders alıp alamayacağımıza dair meşru soruyu gündeme getiriyor.

Nasyonal Sosyalizm ile ilgili olarak, Holokost‘un kıyaslanamazlığı, tam da bu anma kültürü bağlamında sürekli olarak vurgulana geldi. Olayı bir tarih kapsülü içine sıkıştırıp özetleyenler, mayınlı bir alan yaratarak her türlü benzetme ve göndermeyi yasaklıyorlar ama kıyas ve gönderme yasaksa geçmişten nasıl ders alınabilir ki? Alman tarihinin, barbarlığa karşı bir direnç odağı olması için bir “erdem maximi” haline gelmesine neden izin verilmiyor?

Bunun yerine, şu boş ve cansız ifadelerden oluşan sloganlar yeğleniyor: “Unutmamalıyız.” İyi de analoji yoksa, gönderme yapmak yasaksa bellek de görevini tam anlamıyla nasıl yerine getirebilir?

Kısacası, bir misilleme, borçluluk, kin ve intikam hurdalığı haline gelmiş geçmişe olan tabucu bağlılık, şimdiki zamana bakışımızı fena halde karartıyor.

Son olarak, dairesindeki depresif adama geri dönersek:

Kötü şeyler yaşamış bir insanın, geçmişten sıyrılıp geleceğe yeniden bakması nasıl sağlanabilir?

İrade gücüyle mi yoksa dingin ve soğukkanlı bir sükunetle mi?

Bu bağlamda, zihnime Franz Kafka’nın bir sözü düşüyor:

“Dünyayla savaşarak, dünyaya yardım et.”

Ya da bir keresinde çok krizli bir durumda bir arkadaşımın bana dediği gibi: “Hayırsever ol!”

Perspektifteki bu değişim bir Kopernik döngüsünü andırıyor. En acı anında kendine odaklanmak yerine ötekine odaklanmak, sağaltıcı yanı olan bir açılım biçimi olabiliyor.

İşleri akışına bırakmak, suyun yatağını cebren değiştirmemek, dünyanın halleriyle boğuşmaktan, kendini ya da diğerini suçlamaktan ve kendini geçmişe borçlu ya da ondan alacaklı hissetmekten vazgeçmek ve tarihi bir boğuşma minderi olarak görmemek krizin aşılmasında çok önemli bir momentuma karşılık geliyor. Üstelik tarih, ebedi bir boğuşma içerisinde birbirine kenetlenmiş iki güreşçi imgesinin çağrıştırdığı kötü sonsuzluktan zaten habersizdir.3

Gerçi, distopyalarıyla, karabasanlarıyla, dur durak bilmeyen şiddetiyle dünya, umarın, umutsuzluğun, güzelin, çirkinin üstüne yatırıldığı sınıf düzlemlerinde, raylara uzanan çocuklara “kenef” işlevi gören bir çeşit burjuva dekadan mekânını andırıyor. Fakat insan, sadece feragat ederek hem kendini hem de başkasını affedebilir. Feragat ve affetme aslında etimolojik olarak birbiriyle ilişkili kavramlardır.

Misillemeden vazgeçmek, şeyleri oluruna bırakmanın, salıvermenin ya da vazgeçmenin belki de en somut ve en pozitif postulatını oluşturuyor.

Bu tefekkürden sonra, hayatın kalbinde bir giz olarak var olan ve pası silinmese de ışıldayan bir Parian mermeri düşünü göstermek için, Platon’un, mağarasından gün ışığına zorla çıkardığı bir varlığı andırıyorum.
 
 

Josef Kılçıksız
 
 

Notlar & Açıklamalar:

  1. Tellürik Şok: Tellür adını Latincede “Dünya” anlamına gelen Tellus kelimesinden alıyor. Burada, tellürik şokla kastettiğim şey, egzistansiyalist anlamda dünyaya fırlatılmışlıktır.    ⇡⇡⇡
  2. Atlas: Yunan mitolojisinde, Zeus tarafından dünyayı hep sırtında taşımak ile görevlendirilmiş olan Atlas adlı titana gönderme olarak.    ⇡⇡⇡
  3. Walter Benjamin’in bir özdeyişine gönderme olarak.    ⇡⇡⇡

 
 

BEĞENEBİLECEĞİNİZ İÇERİKLER

No Comments

Düşünceleriniz bizim için değerli! Yazı hakkındaki yorumlarınızı paylaşarak sohbetin bir parçası olun.

error: Kopya korumalı içerik!

Yazı: Pembeden Yeşile Bütünlük | Yazan: İrem Savaş
Girne Antik Liman
Girne Antik Liman
Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan