Bu deneme, “kültürdeki rahatsızlığın” belirtileri olarak anlaşılan sıvıların tam anlamıyla edimsel anlamını sorgulamayı amaçlıyor.
Literatürde tekrarlanmaları sembolik tutarlılıklarıyla eşleşen; meni, adet kanı, süt, ter, idrar ve gözyaşı olmak üzere altı vücut sıvısı bulunuyor.
Bu salgılar, tezahürleri ve oluşumları aracılığıyla, bizi önce cinsiyet (hem cinsellik hem de cinsel sınıf farkı olarak cinsiyet) ile ilgili sosyokültürel temsillerimizin akışkanlığını sorgulamaya; ardından, tabu, tiksinti ve kirlenme kavramlarıyla yüzleşmeye yöneltiyor.
Söz konusu kanın edebî temsili olduğunda, Bram Stoker’ın (1897) “Drakula” romanı ve bu kanonik metnin mirasçıları olan vampir eserleri “demonik” temsilin ayrıcalıklı vektörleri olarak aklıma geliyorlar.
Bir sıvılar fazlasını içinde barındıran bir yaratık olarak vampir, zaman zaman bedenlerin idrar kaçırmasına neden olup sürekli olarak bir taşma tehdidini bünyesinde barındırıyor. Vampir, bu bağlamda, bedensel sıvılara dair kültürel komplekslerin en doğrudan bariz avatarı olarak öne çıkıyor.
Kültürdeki rahatsızlığın imgesi olarak “vampirin uyanması”, Avrupa’da postallarına kan bulaşmış faşist protagonistlerin ilerleyişinin gölgesinde Nazi belasının bir alegorisi olarak kullanıla geldi.
Edebiyatta ve görsel sanatlarda besleyici memenin hayal gücü, süt imgesi aracılığıyla temsil edildi.
Tanrının oğlunu emziren Meryem Ana’nın bir çok Orta Çağ ve Rönesans temsilinden, Jutta Gisela Sperling’in “Roman Charity”sine, anlatı geleneğini yeniden ele alan “Gazap Üzümleri” filminin son sahnesinden; Edgerton’un süt sıçramasının fotografik buluşuna, oradan da Marguerite Yourcenar’ın “Ölümün Sütü” adlı kısa öyküsüne kadar, süt ve şarabın yer aldığı sayısız sanat eseri bulunuyor.
Peki, çabuk bozulan bir malzeme olan süt Meryem Ana “emanetinin” kutsal nesnesi hâline nasıl geldi?
Süt önce konumunu tahkim etmek ve “tabusuzlaşmak” için belirli bağlamlarda diğer sıvılarla -su, kan, şarap, bal, sperm yağ vb. gibi- rekabete veya diyaloğa girdi. Örneğin, emziren Bakire’nin görüntüsünden sızan yağ, sütün meşruluk kazanmaya yönelik diğer sıvılarla işbirliğinin bir kanıtı olarak öne çıktı.
Sıvılar arasındaki bu tür eşleştirmelerden, rekabet ve işbirliğinden muhtemelen hem kutuplaşmalar hem aynı zamanda estetik zıtlıklar ortaya çıktı.
Örneğin, bir sebilin suyu, taştan bir kadının göğsünden fışkırdığında, suyun bambaşka bağlam ve nitelikler kazandığı görüldü. Sütle tıka basa dolu dolgun memenin görünümü, erotik memeye resimsel ve retorik olarak aşırı ve abartılı bir değer atfedilmesi bağlamında, yeni anlamlar kazanıyordu.
Temsillerde bedenler ve sıvılar, özellikle sütün şiirselliğini, yazma süreçlerinde etkin olan görsel bir imge haline getiriyordu:
“Kadın adamın önünde diz çöktü ve ona doğru eğilip göğsünün koyu kahverengi ucunu adamın ağzına götürdü. Adam ağır memeyi egzotik bir meyve gibi dudaklarının arasına sıkıştırarak açgözlülükle emmeye başladı. Daha sonra ellerinden tutarak onu ayağa kaldırdı; her iki kolunu da kadının beline dolayıp, kendisine doğru çekti ve sonra tıpkı kucaktaki bebe gibi boynunu hareket ettirerek yavaş yavaş emmeye devam etti. Dudaklarını büzüp bir vakum gücüyle emdikçe süt, öfkeli mitolojik tanrıları sakinleştirici bir sunu gibi ağzında birikiyordu. […] Yine de adamın içindeki devasa boşluğu doldurmak, aç duyularını ve her zaman gözleri midesinden büyük olan şehvetini tatmin etmek mümkün olmamıştı, çünkü, henüz embriyo halinde olan ama en azından iyi içecekle azıcık da olsa dizginlenen ve sonunda kendi aleyhine dönen bir kötülüğün döngüsüne kapılmıştı.”
(“Kanınız, sütünüz, Teriniz ve Gözyaşlarınız” adlı öykümden.)
Çıplak kadının temsiline ilişkin geleneksel kurallar, toplumsal cinsiyet rollerine ve üreme organına yapılan açık göndermeler nedeniyle, iki alan arasındaki salınımları bazen açığa çıkarıyor.
Mesela süt ve bal, hem acı çekmeyi hem iyileşmeyi, hem ayrılığı hem kavuşmayı, hem yakında olmayı hem uzağı, hem şiddetli cinselliği hem saf arzuyu, hem kaybı hem bulmayı, hem istismar edilen kadın bedenini hem annelik ve sevgililiği kodluyor.
Anne bedeninin temsilleri, aynı zamanda anneliğe ve yetiştirme işlevine bağlı ihtişamın veya kırılganlığın söylemsel veya görsel yapısını da destekliyor.
Bu değerlendirmeler, daha çok, kadın ve annelik bedeninin temsilini, sosyal ve politik bir beden olarak sorgulamak istediğimizde karşımıza çıkıyor.
Kuşatma ve özellikle iç savaş öykülerinde, kıtlığın kuruttuğu göğüsler imgesi, anne-çocuk çiftini kurban paradigması içine alarak sorunsallaştırıyor.
“Anavatan”ı, “ulus”u veya “kilise”yi somutlaştıran alegori, bereketli göğüsler, süt ve meme dolayımındaki beden imgelerini uygulayabilecekleri güç üzerinden düşünmeye davet eden “muzaffer” bir annelik hayalini ifade ediyor.
Tarihte kan korunup savunulan; süt ise, anlaşım, barış ve gönenç içinde büyüyen yurt imgesini kodlarken, böylelikle koruma paktı veya savaş stratejisi dolayımıyla ulusal kuruluş hikâyesinin temel unsurları belgin hale geliyorlar.
Süt ve meme hem yaradılış anlatısının hem mitik dünyanın temel iki metaforu olarak öne çıkıyor.
Rivayete göre Danaos’un elli tane kızının sandıkları bereketten çok başka boşunalıkların eşyası ile doluydu. Ve bu kızların her birinin o kadar çok sıska kedisi varmış ki kızlar onları durmaksızın ağız dolusu hayali şeylerle besledikleri için bu kediler açlıktan ölmüş.
Johannes Vermeer’in “Sütçü Kız” tablosunda, giyimiyle ve diriliğiyle köylü statüsünü kodlayan karakterin dolgun memeleri arzu ve yaşamla bağlantılı libidinal bir değer kazanadursun, yere dökülen sütün çağrışımında tarihin sonuna ve bir kolektif dramaya gönderme yapılıyordu. Bu kollektif dramın adı kara veba salgınıydı.
O çağın dünyasında, yakınlığın kesinliklerinden evrenin baştan çıkarıcılıklarına kadar uzanan yelpazede hayal gücünün ölçeği dışa ve içe dönüklükten oluşan ikili bir hareketin içine sıkışmış durumdaydı.
Ancak insan yaşamının en güzel görüntüleri genellikle kararsızlık ve belirsizlik merkezlerinde birikiyordu. İnsan dalganın çukuruna biriken külü, kiri, çöpü, bekleyişi, hastalığı ve çürüten zamanın yağımsı köpüğünü her arkasına bırakmak istediğinde tökezliyor ve adeta bir testi kırılıp içindeki süt yerlere saçılıyordu.
Hayal gücünü besleyen yiyecekleri, anne sütünün içine sıkıştırılmış iksirler olarak, annenin sonsuz besleyiciliği atfı kapsamında değerlendirmek gerekiyor.
Bu iksirlerin hayali yudumları, büyülü erdemlere sahip, özgün ve saf bir içecek olan bu çocukluk suyununki kadar, anlam ve öz taşıyan sözcüklerden oluşuyor. Bu öyle bir hayali yudum ki anlamı ve kelimeleri birleştiren düğümün dolayımında yaratıcı sanat yapıtlarına bağlanıyor.
Evcilleştirilmiş sosyal yiyecekler ile ilkinden daha saf, daha münzevi, yalnız ve vahşi olan aksiyolojik değerler ölçeğine göre donatılmış yabani, yeşil, çiğ yiyecekler gerilimli bir düalite içinde hayatımız boyunca bizi şekillendiriyor. Bu şekillendirme, fizikî olduğu kadar sosyal ve ruhsaldır da. Yeşil ve beyaz, bu bağlamda, varlıkları hem erdemli hem vahşi yapan gıdaların özellikleri olarak öne çıkıyorlar.
Ludwig Feuerbach’a ait olduğu düşünülen “İnsan ne yerse odur” özsözü, “İnsan ne içerse odur”u da içeriyor. Kahve, şarap, bira, rakı, cola, ayran, maden suyu, şalgam, boza, salep gibi içecekler bazen yerel bazen de kolektif bir sosyalliği, alışkanlıklar ve geleneklere düğümleyerek içecek kültürü dediğimiz şeyi çağrıştırıyorlar.
Bu içeceklerden bazılarının tıka basa dolu politik bagajları bulunuyor. Mesela rakı buna iyi bir örnektir. Bir içeceğe bile politik anlamlar yükleyen toplumsal atmosfer, aslında ülkemizdeki derin kutuplaşmayı açığa vuruyor.
Çocukluğumun evinde güneş asmadaki erken olgunlaşan salkımı gevreğimsi yapıp şekerlendire dursun, süt ve kumda olgunlaşan tatlı şarap testiden içilirdi.
Hastalandığımızda annem vücudumuza; özellikle ayak tabanlarımıza zeytinyağı sürerdi.
Süt ve zeytinyağı sonsuz gençlik ve masumiyet ile eşanlamlı; başka hayatlara “destursuz” girmemiş olanların saflığının sembolleriydiler.
Şarap ve zeytinyağı, en ıssızı, ayak basılmamışı, insandan uzaklaştıkça gençleştireni, yeniden başlayan her şeyi ve en çok bedeni yozlaştıran zamanın reddini ifade ediyordu.
Bir gün annem, benim yaşımdaki komşunun çocuğu küçük Sait’e şakayla karışık beyaz göğsünü sunarken, onun bir at ağzını andıran kişnek boğazından akan sütten nefret etmiştim.
Yiyecek ve içecek sadece idealize edilmiş bir toprak anayla değil de başka bir insani iyiyle ilişkilendirildiğinde, o zaman küçük süt testisinin kreması, altın rengi kızarmış ekmeği ortaya çıkarıp iki bedeni bir araya getiriyordu: bu iki beden yoğurma ve pişirmeydi. Yoğurma ve pişirme, zamanın sınavından geçen ilişkilerin alegorisiydiler.
Her yemek yavaş ateşte piştikçe daha lezzetli, kadifemsi ve anaç olur; yemek, pişirenin aynasında dönüştürdüğü şeyle “ölü etler”in sahip olduğu tehlikeli ötekiliği boşa çıkarırdı.
Süt, şarap, ayran, şalgam, soslar, kremalar, makarnalar, ebuğannujlar, zeytinyağlılar, mezeler, içli köfteler vb. ile birbirine bağlanan ve dolayısıyla zamanı can sıkıntısından önce kapan bağlayıcı, sevecen, büyüleyici bir mutfak tablosunu öne çıkarıyorlardı.
Annemin “cübbeli canavar” dediği kedi Luna, dişbudak ağacından bir zırhı andıran külrenginden kürküyle evimize sütle dolu bir göbeği, gri postunu patlatan gergin meme uçları ve boğuk miyavlaması ile gelmişti. Bu Persli güzel, bir süre sonra sütünü kaybedip annelik ve dadılık haklarından feragat edince garip bir melankoliye kapılmıştı.
Bir insanın annesini kaybetmesi besleyici toprak ve onun saygı duyduğu iki kaynağının suyunun kaybı anlamına geliyordu. Bu, günün doğuşunda içilen iki kayıp pınarın suyuydu… Hayattaki deneyimlere bağlı olarak bu pınarların birincisinin tadı, meşe yaprağını; ikincisininkiyse paslı demir çubuk ve sümbül sapını çağrıştırıyordu.
Annemin canına kıydığı gün, mutfak tezgâhındaki küçük süt testisi tahta döşemedeki kan birikintisinin üstüne devrilmiş; kırmızı halesiyle kan, sütün saf ve erdemli beyazlığıyla bir tezat oluşturmuştu.
Annemin ölümü, bebekleri önce sütle sonra şefkatle besleyen bu tükenmez, taşan, kesintisiz zincirin halkasının kaybolması anlamına geliyordu.
O gün doymak ve açlık eşitlenmişti adeta.
En açık ifadeyle, hem doyumsuz kırlangıç yavrularının yuvası hem Luna’nın bitmek tükenmek bilmez sütüyle doymuş yavruları ile dolup taşan büyük sepet aynı anda boşalıvermişti.
Çünkü annemiz; yaşamsal güç, koruyucu, samimi, yaratıcı, geniş, panzehrin taşıyıcısı, tözümüzün, varlığımızın güven verici sıcak mahremiyetinin garantörüydü.
Annemin bu dünyadan çekip gitmesi, bu besleyici dişil evrenin sürekliliğini ve koruyucu bütünlüğünü parçalamıştı. Bu besleyici evrenin ötesindeki yıkıcı zaman, giderek tehlike ve yalnızlık olarak yeniden yüzeye çıkıyordu.
Onun bu evrene bağlılığını gösteren işleviyle yemek pişirme deneyiminin kesintiye uğraması, başka bir deyişle, bu büyük besleyici alanın ıssızlığı, annemizle aramızdaki mesafeyi, Gobi Çölü genişliğince bir uçurum hâline getirmişti.
Anne evinin devasa bir örümcek ağını andıran besleyici alanı, eş merkezli daireler halinde dağıtılmış bir örüntüyü işaret ededursun, ben ve ablam bu örümcek ağına düşmüş iki avı andırıyorduk. Annemizin sevgi ve şefkatten iplikçikleri duygusal özerklik kazanmamıza engel olmuştu.
Kısacası, uzun süre ağzı açık kaldığı halde buharlaşmamış, bozulmamış süt, annemin ölümüyle kendi üzerine kesilip ekşimişti ve her gece saat üç gibi tavandan inip ondan içmeye gelen bahçe örümceği bile artık ona burun kıvırmaya başlamıştı.
Adeta ölümsüzlük iksiriyle dolu bir şişe hayatın çalkantılı nehrine atılmıştı.
Annemin cenazesinin kaldırıldığı gün ablam evimizdeki dağılmayı daha da görünür hale getirmek için çilekli tatlıyı tuzla tatlandırmış ve taziyeye gelenlere ikram etmişti.
Yorucu ve yozlaştırıcı zaman daha ölümcül bir felaketin hızıyla akarken bir suçluluk duygusunu da büyütüyordu içimizde; bu, annemize yeterince iyi bakamadığımızın suçluluğuydu. Bu, her gece saat üçte tavandan aşağı inip sütün kaymağından ve kremalı çikolatadan doyana kadar içen bahçe örümceğinin yapışkan salyalarına benziyordu.
Ben 23 yaşındayken, bir dükkanının vitrininde, üzerinde küçük bir tahta topun dans ettiği bir reklam çeşmesi görüp ciddi bir ev hasreti krizi geçirmiştim.
Bulunduğum şehrin gri kaldırımlarından düşünceler kanatlanıp ülkemin güney kıyısındaki Arsuz’un dalgalanan sularına uçtular. Denizde bir adacığı ve bu adacıkta kilden ve sazlardan küçük bir kulübeyi, oraya dikmek istediğim asmaları, zeytin fidelerini ve sabahın perdelerinden damlayan dinginliği ve huzuru hayal edip durdum. Ve annem öğle vakti kulübeye, morla oksitli bir topaz taşının parıltısıyla geliyordu.
Bu fikir uçuşunu tınıları büyüleyici bir org şarkısı kesti: “Şimdi kalkıp anneme gideceğim…”
Josef Kılçıksız





8 YORUMLAR
Değişik duygular içinde kaldım sevgili Josef. Annenin sütü ile hayat bulmak, ona bağlı yaşamak, hatta şakasına bile olsa Sait’le paylaşmamak, kıskanmak. Bu duygular anneye olan süt bağlılığı, yaradılılışına teşekkür ama arkasından annenin hayatına son vermesi ve ona iyi bakamama vicdani rahatsızlığı içine düştüğün anne açlığı ve eve olan özlem.
Bir vücut sıvısı ile meydana gelen bizler, yine bir vücut sıvısı ile hayata devam edip o yaratıcı kadının yaptığı yemekler ve içeceklerle açlığımızı gideriyoruz. O ölünce de hem bedensel hem de ruhsal açlığı yaşıyoruz.
Çok beğendim yazını Josef 🤟
Çok düşündürücü, aklı sürekli tetikte tutan, derin ve merak uyandıran bir yolculuk gibi yazınız hocam. (Hüzünlü geldi biraz da neden bilmiyorum)
Kaleminize sağlık 🙏📝
.
.
.
.
.
Yavru bir kediyi besler gibi süt damlatıyorum kursağımda kalan içi çekilmiş ahhlarıma.
O Sait’e farkında olmadan o denli kin beslemişim ki uzun seneler boyunca rüyamda gördüm, küçük bir vampir kılığındaydı ve ot ağzının kenarından önce süt, sonra kan damlıyordu 🙂
Değerli yorumun için teşekkür ederim Metin.
Yine şiir tadında yine derin gözlemler, akraba duyarlılıklara sahip olmak güzel bir duygu; insanın içini ısıtıyor.
Teşekkür ederim Sonay.
Bu arada, yazının ruhuyla uyumlu hârika görsel için çok teşekkür ederim Didem.♡
Yaaa buna çok sevindim. Yazıyı düzenlemekten çok görsel aramaya büyük zaman harcadım ve sonunda da içime sinen bir şey bulamayınca kendim yaptım. Ama bir noktadan sonra yorgunluktan yaptığımdan da emin değildim. Beğenmene inan çok mutlu oldum 😁❤️
Hikâyeye gelince; açıkçası beni biraz sarstı. Bunun içinde ne kadar kurgu, ne kadar sen varsın merak ettim.
Ne, kendin mi yaptın, gerçekten chapeau [Daha entel görünmek için Fransızca yazdım:))] Ama gerçekten güzel olmuş. Emeğine, göz nuruna sağlık.
😁🤗😁