“Bütün çocukları severim. Oğlanlar hariç.”
– Lewis Caroll
Geçtiğimiz yaz okuduğum bir kitaptan çok ama çok etkilendim. Tesadüfen keşfettiğim kitap, başlığıyla ilgimi çekti önce. O sıralar Saramago’nun Kabil’ini okuyordum ve zihnim onunla fazlaca doluydu. Başlığıyla dikkatimi çeken kitabın arkasına göz attığımda bu keşfin bir tesadüften fazlası olduğunu hissettim. Şöyle yazıyordu: Kabil’i tarihin ilk saldırganı yapan öge, gördüğü acı verici muameleye dayanmasını sağlayacak duygusal eğitimin eksikliğiydi. Peki bu duygusal miras oğullarımızda hâlâ yaşıyor olabilir mi? Kabil’i kendi oğullarımızda sil baştan yetiştirmemiz ve bu sefer onlara ihtiyaç duydukları duygusal farkındalığı kazandırmamız mümkün mü?”
Kadın cinayetlerinin, tacizlerin sıkça görüldüğü, kadınların ötekileştirilmesine her geçen gün biraz daha alıştırıldığımız, adım başı duygularını ve dürtülerini kontrol edemeyen adamlarla karşılaştığımız bir coğrafyada bunun mümkün olduğunu düşünmek hayal kurmak değil de neydi? Oğullarımızı, öğrencilerimizi duygularını kontrol edemeyen, düzenli olarak başkalarının üzüntüsüne dair ipuçlarını görmezden gelen yetişkinler olmaktan kurtarabilir miydik? Kitabı okumak günümüz Kabillerinin hikâyelerini farklı bitirecek ipuçlarını verebilir miydi?
Herkes bilir Kabil ile kardeşi Habil’in hikâyesini.
Tekvin (Yaratılış) kitabındaki bu kıssa gayet yalındır aslında. İki erkek kardeş, Tanrıyı memnun etmek için ona hediyeler sunar. Kabil tarlasındaki meyveleri, Habil ise sürüsündeki en değerli koyunu getirir armağan etmek için. Tanrı Habil’in hediyesine iltifatlar yağdırırken Kabil’in hediyesiyle hiç ilgilenmez. Kabil bu davranış karşısında kendisini aşağılanmış hisseder, yüzü düşer yine de ağzından duygularını ifade edecek tek bir sözcük bile çıkmaz. Tanrı, Kabil’e neden surat astığını sorar, ardından ona mutlu olması gerektiğini öğütleyen sağlam bir nutuk atar. Kabil incinse de sessizliğini korur. Çünkü erkek dünyasında incinmek hele de bunu kabul etmek büyük bir zayıflıktır. Zayıflığını kimseye göstermemek için duygularıyla baş etmesi ve sessiz kalması gerekmektedir. Bunu başarır da ama bir yere kadar… Sonunda öfkeden gözü dönmüş bir şekilde tarlasına kadar sürüklediği kardeşinin canını alır. Kıssada anlatılan kardeş rekabeti buz dağının görünen kısmıdır aslında ve dikkatli okura suyun altındaki kısmı işaret eder.
Günümüzde de oğlanların duygusal yaşamından yansımalar görürüz Kabil’in hikâyesinde. Hiçbir şeyi umursamaz görünen oğlanların sevgi ve saygı görme isteği, aşağılanma ve utanç karşısında iletişim kurmak yerine şiddete başvurmaları, öfkeye yatkınlıklarıdır kıssanın verdiği mesaj. Her oğlanın anne ve babasını -özellikle de babasını- memnun etme arzusunu ve kötü yönetilen bir dizi duygusal tepkinin nasıl trajik bir sona ulaştığını anlatır bize. Benzer şekilde, duygularından uzak kalmış, başkalarının duygularına da duyarsızlaşmış bütün oğlanların yaşamında Kabil’in öyküsü yankılanır.
Kabil’in kendi duygularıyla ilgili farkındalığı gelişmiş olsaydı, şiddete başvurmak yerine duygularını ifade etme becerisi edinmiş olsaydı, empati kurabilseydi kıssanın sonu nasıl biterdi acaba? Bunu bilmek mümkün değil ama günümüzde yaşayan Kabiller üzerine düşünmeye başlayarak bir şeylerin değişmesini sağlayabiliriz belki.
Konuya oğlanlara yönelik düşüncelerimizi gözden geçirerek başlamak en iyisi olacak.
MÖ 4. yüzyılda Platon oğlanlar için “Bütün vahşi hayvanlar arasında zapt edilmesi en zor olan” demiş. Bu bakış açısı günümüzde de popülerliğini korumakta. Oğlanların sayısının kızlardan fazla olduğu ailelerde sürekli sorun yaşanacağı düşünülür. Eğer bir sınıfın mevcudunda oğlanların sayısı kızlardan fazlaysa o öğretmenin çile çekeceğinden kimsenin şüphesi yoktur. Okullarda zaten davranış anlamında en büyük sorunları hep oğlanlar yaşar. Kısacası oğlanların bulunduğu yerde kimseye huzur yoktur.
Peki bu bakış açısı bizi nereye taşıyor? Özellikle eğitimde, sınıf yönetiminde, oğlanlara yönelik bu bakış nasıl bir mesele yaratıyor? Henüz hayatının ilk yıllarını yaşayan bir çocuğu tabiri caizse “potansiyel baş belası” olarak görmek nelere yol açıyor?
Eğer öğretmenler bir oğlanın enerjisini ve hareketliliğini (söz konusu varsayımlardan yola çıkarak) “vahşi” ve “tehditkâr” görmeye programlıysa onun hareketlerine sert bir şekilde karşılık vermeyi, onu gereğinden fazla düzeltmeyi veya azarlamayı, hatta onu “hizaya getirmek” için fazlaca kararlı ve kontrolcü olmayı meşru bir tutum gibi görürler. Oğlanların, kendilerine kontrolcü davranılmasına verdikleri en yaygın tepki ise kontrol edilmemektir. Yani zıtlaşmak ve başkaldırmaktır.
Özellikle ilköğretim büyük oranda dişil bir ortamdır. Okul toplumu ağırlıklı olarak kadın yönetici ve öğretmenlerden oluşur. Bu insanlar oğlanlardaki yüksek hareketliliğe ve düşük dürtü kontrolüne hoşnutsuzlukla yaklaşır görünürler. Oğlanların sevdiği koşmak, fırlatmak, güreşmek, tırmanmak gibi her şey okullarda normal olarak kural dışıdır. Bir oğlanın bu ortam içinde yaşadığı deneyim, güller arasında bir diken olmaya benzer: Farklı, ikinci derecede önemli, bazen hoşnutsuzlukla bakılan bir varlıktır ve bunun farkındadır. Oğlanlardaki “farklılık” özünde kötü değildir. Ama öğretmenlere, okul kültürüne, hatta bizzat oğlanlara güçlük çıkarır.
Oğlanlar genel olarak hareketli ve dürtüseldir.
Enerjileri bulaşıcıdır, özellikle de diğer oğlanlara. Risk alırlar, düştüklerinde fiziksel olarak, azar işittiklerinde duygusal olarak canlarının yanacağından habersiz görünürler. Oğlanlar doğrudandır. Basit düşünür, basit eylerler. Dil yetenekleri yavaş gelişir, uzlaşma yerine eylemi tercih ederler. (Kalem almak için sıra beklemek yerine kutuya yapışmayı tercih etmek gibi.) Sayılan bu nitelikler, harekete ve dürtülere yer veren bir oyun sahasında oğlanlar lehine çalışır. Örneğin beden eğitimi dersinde bu avantaj olabilir. Ancak aynı nitelikler sınıf içinde, genellikle iş birliğine daha yatkın, düzenli ve başarılı olan kız öğrencilerin yanında lütuf olmaktan çıkıp külfete dönüşür. Birçok öğretmen “sorunlu” sıfatıyla değerlendirilmeyen oğlanların bile hareket, tavır ve davranışlarında ortaya çıkan eril yapıları, okulda başarı kazanmak için üstesinden gelinmesi gereken kalıplar olarak ele alır.
Kızların cephesine baktığımızda okumada, yazmada, kendini ifade etmede ve sosyal becerilerde oğlanlardan daha yüksek performans sergiledikleri görülür. Bunun iki sebebi olduğu düşünülür. İlki oğlanların kızlara göre daha yavaş olgunlaşmaları, ikincisi ise daha hareketli olup dürtü kontrolünü kızlardan daha yavaş geliştirmeleri. Kızların oğlanlardan daha erken olgunlaşmasının kızların bilişsel kilometre taşlarını oğlanlardan daha erken geçtiğini düşündürür bize. Kızlar şeylerin isimlerini (örneğin renkler) ve sayı saymayı daha erken öğrenirler. Bu yüzden, öğretmenler daha birinci sınıfta okumayı öğretmek için ilk adımları atmaya başladıklarında hazır ve nazır bekleyenler genelde kızlardır. Bu nedenlerle oğlanların ilk sınıflarda öğrenme güçlüğü çektiklerine dair hatalı teşhislerle karşılaşmaları daha yüksek olasılıktır.
Kısacası okuma öğrenmeye başlanan yaşlar kızlara uygun olsa da oğlanları dezavantajlı kılmaktadır.
Bunun sonucu olarak oğlanlar ilkokuldaki temel öğretim etkinliklerinde kendilerini kızlar kadar yetkin ve değer görmüş hissedemezler. Gerçek öğrenme güçlüğü ile mücadele eden oğlanlar ise okul başarısı yolunda çok daha büyük engellerle karşılaşırlar ve öğrenci olarak verdikleri ümit kırıcı mücadele yaşamlarını da tanımlar.
Bir oğlan, anaokulundan altıncı sınıfa kadar binlerce saatini okulda geçirir. Hem kendi okul deneyimleri hem de orada karşılaştıkları öğretmen ve yetişkin tutumları onu derinden etkileyen hatta hayatını biçimlendiren etkiler yaratır. Tipik bir oğlan ilkokul müfredatının gelişimsel ve akademik gereklerini karşılamaya çalışırken özel bir mücadele vermek zorunda kalır. Üçüncü sınıfa geldiklerinde bu oğlanların öğrenme heveslerini yitirdiklerine, dikkatlerinin dışarıya kaydığına ve okulu hiçbir şeyi doğru yapamadıkları yer olarak hafızalarına kazıdıklarına tanık oluruz. Sürekli mücadele veren küçük erkekler…
Şimdi bana diyeceksiniz ki; dünya erkeklerin dünyası, neredeyse dünyanın hiçbir yerinde toplumsal cinsiyet eşitliğinden bahsetmek mümkün değil, iş dünyasın en güzel koltukları erkeklere ayrılmış durumda, bu nasıl oluyor? Bunların hepsi doğru. Bir noktadan sonra yani ilköğretim bittiğinde oğlanlar bunları aşıyor ve akademik hayatlarında eşitliği sağlıyor, hatta çoğunlukla öne geçiyorlar. Belki bir zamanlar aynı sınıfı paylaştıkları kızlardan daha başarılı oluyorlar ama ruhlarında hep aynı yabancılaşmayı hissediyorlar. Sebat edip sınıfı geçiyorlar ama zevk alarak öğrenmiyorlar ve yaşamlarının öğrenme açısından bu en verimli yıllarındaki büyük potansiyeli kaybediyorlar.
Peki ne yapmak gerek?
İlköğretim basamağında çalışan öğretmenlerin ya da oğlan çocuğu olan ailelerin dikkat etmesi gereken en önemli şey galiba onun özgüvenini okula devam ettiği sürece sağlam tutmaya çalışmak… Özellikle ilköğretim çağı ruh sağlığı ve benlik algısı açısından en riskli çağdır. Evet, mezun olduklarında her şey değişecek. Kelimeleri doğru telaffuz etmeyi geç öğrenmiş ya da 8 yaşına kadar okumayı sökememiş olmalarının hiç anlam taşımadığı, kendilerine uygun bir yer bulacaklar dünyada. Ama bu kritik dönemde okulda başarılı olamadığı için kendisinden nefret etmeye başlayanlar, derin bir çukura düşmüş olacaklar ve hayatlarının geri kalanını buradan çıkmaya çalışarak geçirecekler. İfade edemedikleri duygular topluma şiddet ve öfke olarak yayılmaya devam edecek. Belki minik Kabillerin minik ellerini tutarak çukura düşmelerini engellemek sayısız kadının, sayısız çocuğun hayatının olumlu yönde değiştirmek bizim elimizdedir. Onları anlayarak daha mutlu nesiller, daha mutlu bir topum yaratmak mümkün mü, ne dersiniz?
Funda Yıldız Çağlar
Referanslar ve Kaynakça:
- Kabil’i Yetiştirmek: Oğlanların Duygusal Yaşamını Korumak:
Dan Kindlon, Michael Thompson
Görünmez Adam Yayıncılık, 2019





2 YORUMLAR
Yazdıklarına sonuna kadar katılıyorum çünkü oğlumda yaşadım bu durumu .Ona öz güven aşılamak ve bunu saglamlastirmak bir yaşam biçimi oldu bende . Tersi olsaydı tıpkı yazdığın gibi olurdu ve oğlumu toplum içinde kaybedebilirdim.
Emeğine fikrine sağlık
Çok doğru saptamalar güzel ve anlaşılır bir dille anlatılmış. Kutluyor alkışlıyorum