Arıyorum, açmıyor…
Diğer telefonun ucunda gerginlikle bekleyen müşteri, homurdanmaya başladı bile. Haklı adam, alt tarafı bir fatura kesilecek, kaç saattir, hatta kaç gündür kesilememiş.
İyi de böyle sistem mi olur? İmza yetkisi İbrahim Bey’de, kendisi yurt dışında. Doğrulama kodunun gittiği telefon Nihat Bey İstanbul’da fuarda, faturayı kesecek olan şirketin gayri resmi muhasebecisi Sabri Bey ise 2 gün önce apandisit ameliyatı oldu, hastanede yatıyor. Ben Linkedin’deki title’ım ile Junior Assistant Accountant (çaylak muhasebe asistanı) olarak şirketteki 4. iş günümün son iki gününde üzerime yüklenen onlarca angaryaya ek olarak bir de bu fatura meselesini çözmeye çalışıyorum. Hayır kazara yanlış bir iş yapsam muhasebe sektöründeki mesleki kariyerim başlamadan bitecek, 3 harfli marketteki raf dizme operasyonlarına destek vermeye döneceğim.
Beni işe aldırmak için kefil olan Niyazi enişteye de mahcup olacağım. Babam ben 5 yaşındayken öldüğünden beri bizim evin dış işlerine bakan eniştem beni okuttu, kardeşimi halen okutuyor, arada maddi destek sağlıyor, arızası eksik olmayan evimizin tadilat tamirat işleri için usta buluyor, yapıyor da yapıyor. Market işini kendim buldum gerçi ama baktı ki çok yoruluyorum, kıyamadı, olmaz kızım dedi. Tuttu elimden getirdi bu çeyrek kurumsal şirkete.
Şirkette şirket ama; anonim, limited, ithâlât, ihrâcat ne arasan var, gel gör ki fatura kesemiyoruz.
“Efendim şu an yetkililerime ulaşamıyorum, kendileriyle gün içinde mutlaka görüşüp faturanızı kesip size ileteceğim” derken sözümü yarıda kesti sinirli müşteri, “İletmenize gerek yok, e-arşiv faturası, kestiğiniz an ben zaten görürüm” dedi. Vay canına, teknoloji o kadar ilerledi mi dememek için zor tuttum kendimi.
Kapattık telefonu, Sabri Bey’i aradım tekrar, doğrulama kodu için Nihat Bey’i aradığımı ama ulaşamadığımı söyledim, adamcağız hasta yatağında ben ulaşırım ona, kodu sana WhatsApp’tan iletir, tarif ettiğim gibi kesersin faturayı dedi. E ben ulaşamadım, sen nasıl ulaşacaksın be adam, diyordum ki yine tuttum kendimi. Günün ilerleyen saatlerinde öğrendim ki Nihat Bey’in metresi varmış, hem de çeyrek kurumsal şirketimizin çalışanlarından biriymiş. Arada fuar ayağına kaçamaklar yaparlarmış şehir dışına çıkarak. Bu gibi durumlarda metres hanımın telefonu aracılığıyla kendisine ulaşılabiliyormuş.
O arada annem aradı, akşam için sipariş verdi, verdi de diyemedim ki annem 4 günde maaş vermiyorlar, ben bunları nasıl alayım? Çare yok, ya kredi kartının limitleri zorlanacak ya da mahalle toptancısına yazdırmak suretiyle en az %30 zamlı fiyattan alacağız.
Döndüm kendi bilgisayarımın başına, birikmiş faturaları Excel’e işlemeye devam ettim kaldığım yerden. Kimseyi tanımıyorum, kimse beni tanımıyor, kapısında koskoca “Muhasebe ve İdari İşler” yazan, içerisinde 6 masa, 16 sandalye, 5 bilgisayar, 2 yazıcı bulunan birimi tek başıma ayakta tutuyorum 4 günlük engin tecrübemle.
Dalıp gitmişim, ne kadar zaman geçti hatırlamıyorum, bir bağırtı ile yerimden fırladım.
Müthiş cırtlak bir ses tonu eşliğinde hayatımda ilk kez duyduğum küfürler salvosu şirkette yankılanıyor. Arada bir cam kırıldı, “aman efendim”, “lütfen” gibi bazı kısık kelimeler küfür ve bedduâ çığlıkları arasından sıyrılmaya çalışıyor ama nafile. Meraklı gözükmeyeyim, meze olmayayım, “Aman Ali Rıza Bey, ağzımızın tadı kaçmasın” modunda kalayım dedim ama 15 saniye dayanabildim, nefsim galip geldi ve fırladım kalktım, koştum kapıya.
Sesinden de anlaşılabildiği üzere gayet şık, sarı bukleli saçlı bir kadın yıkıyor ortalığı. Nasıl oldu anlamadım, 3-5 saniye içerisinde kapısında koskoca “Muhasebe Ve İdari İşler” yazan, tek başıma ayakta tuttuğum ofisimizin önünde, benimle burun buruna olacak şekilde karşımda bitti sarı atom bombası.
“O yelloz sen misin?” diye bağırdığını hatırlıyorum, gerisi yok.
Hayatımın sanırım 90-100 saniyesi yok, kadın beni nasıl dövdüyse geçici hafıza kaybı. Kendime geldiğimde afedersiniz kalçam ofisimizdeki 16 sandalyeden birinin üzerinde, ayaklarım bir diğerinde boylu boyunca uzanmış vaziyetteydim. Başımda biri kadın biri erkek 2 kişi, geçen sene şirket içi eğitimde aldıkları ilk yardım eğitiminin kendilerine verdiği yetkiye dayanarak pansuman yapıyorlardı yüzümün çeşitli bölgelerine. Pamuk yardımıyla tentürdiyotun yaralı bölgelere teması suretiyle mikrop kapmasını engellemekle uğraşıyorlardı sanırım.
Tahmin edebileceğiniz üzere atom bombası hanımefendi Nihat Bey’in eşi imiş.
Artık nasıl olduysa eşinin marifetlerini öğrenmiş, şirketi basmış. İçinde bulunduğu şuursuzluk durumunun kendisine verdiği yetkiyi kullanarak yakmış yıkmış, bir hesap hatası ile metres hanımefendinin eşiyle birlikte sözde fuarda olduğu gerçeğini kabullenmeyip aldığı istihbarata göre esmer ve kısa boylu olan metresi şirkette ararken bu tanıma uyan bendenizi bir güzel dövmüş. Ben kısmetsizliğim ülkedeki kadınların ezici çoğunluğu gibi esmer ve kısa boylu olmak ve o sırada hanımefendinin karşısına dikilmek.
Zor kalktım yerimden, gittim elimi yüzümü yıkadım, akan makyajımı sildim. Yüzüm gözüm yara bere içinde, saçlarım darmadağın, ne dövmüş hanımefendi beni be. Lavabodan çıkınca genel müdürü kapıda karşımda buldum, “Kusura bakmayın”la başlayıp “Bugün gidip dinlenin, yarın da gelmeyin” ile biten bir özür senfonisi ardından çantamı toplamaya gittim ki WhatsApp mesajı bildirimi geldi:
Nihat Bey’in muhtemelen geçmiş hayatının son kurumsal mesajı:
“İpek Hanım merhaba, müşterimizin fatura kesimi için doğrulama kodu almak üzere sisteme tekrar giriş yapabilir misiniz?”
Ali Erdönmez





No Comments