“Güneşli bir yaz günüydü. Öğleye doğru uyandım. Perdeleri açtım, evi havalandırdım. Kendime bir kahve yaptım. Oturdum ilk yudumu aldım. Her şey sakin, tatil huzurlu, hava yaz şarkılarını mırıldanıyor. Fakat bir şey eksik. Elim sağda solda bir şeyler arıyor. Kitap? Kumanda? Telefon? Yok… Tarifsiz bir boşluk, sıkıntı… Evet! Doğru kelime; sıkıntı! Canım sıkılıyor ve hiçbir şeyi elime alıp ilgi gösterecek kadar bir isteğim yok. Ne oluyor? Neden oluyor? Oysa pek çok hobim var. Dostlarım var bir araya gelinecek. Müzik var, çiçekler, bahçe, deniz var. Hiçbiri ama hiçbiri şu an içimdeki boşlukta kendine yer edinemiyor. Bu yersiz yurtsuz hissin sebebi ne? Bilmiyorum…”
Bu durum pek çoğumuzun başına gelmiştir mutlaka. Zaman zaman gidip psikoloğa, zaman zaman kendi kendimize anlattığımız bazen de yakın çevremize yakındığımız bir durumdur hatta. Bazen durgun bir anda olmasına da gerek yok. Kendimizi oyaladığımızı sandığımız, iş yoğunluğundan kafamızı kaldıramadığımız durumlarda bile içimizde oluşabilen bir hissiyat. Farkında olalım ya da olmayalım, adını koyabilelim ya da koyamayalım oralarda bir yerlerde kendine yer bulur ve biz onu genelde “can sıkıntısı” olarak tarif ederiz.
İnsan ve Uyum Sorunu
Aslında can sıkıntısının oraya çıkmasında iki temel koşul vardır. Birincisi insanın doğa ile uyumsuzluğu, ikincisi ise insanın insan ile uyumsuzluğudur. Modernizmle birlikte daha da yoğunlaşarak günümüze kadar gelen süreci değerlendirdiğimizde insan doğadan yeterince kopmuştur ve onunla olan uyumunu kaybetmiştir. Böyle bir durumda anlamsızlığa kapılması da şaşılacak bir durum değildir. Bu nedenle can sıkıntısının en yakın arkadaşları çaresizlik ve kaygı da hiç gecikmeden kapıyı çalar.
Şöyle düşünelim; içinde pek çok anlam barınan ama hiçbirini bizim yaratmadığımız bir dünyaya doğuyoruz ve doğduğumuz andan itibaren kültüre, topluma ve insan yaratımı olan her şeye karşı bir öğrenme ve entegre olma süreci içerisinde buluyoruz kendimizi. Devamlı değişen, artan, azalan, dönüşen tüm değişkenler içerisinde uyumu yakalamaya çalışıyor, kimi zaman çatışıyor kimi zaman kendimize ait bir dünya buluyor ya da yaratıyoruz.
Fakat bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde hayatın reelde yasa mahiyetinde bir anlamı olmadığını, her şeyin aslında bizim kabullerimizden oluştuğunu keşfettiğimiz anda derinliği ve ağırlığıyla adeta bizi çevreleyen zihinsel bir şokla karşılaşıyoruz. Bu noktadan sonrası da şoku atlatma, onun üstesinden gelme veya onu bastırmaya yönelik eylemlere dönüşmeye başlıyor sanki. Böylece anlamsızlık hissi bize büyük bir hediye paketi getirip bırakıyor; can sıkıntısı.
İstencin Nesnesizliği
Bizler içerisinde hâli hazırda pek çok anlam olan bir dünyaya geliriz ancak buradaki anlamların hiçbirini biz katmış değilizdir. Bu devamlı değişir, artar, azalır, bütünleşir veya yaratılır ancak kişi reelde hayatın bir anlamı olmadığını keşfettiğinde ya da bu yapaylığı fark ettiğinde bir zihinsel şok gerçekleşir. Böylece anlamsızlık ile gelen can sıkıntısı başlar.
İnsanın istencinin bağlanabilecek bir nesneden yoksun olması, şeklinde de tanımlayabileceğimiz bu duygu ile istenç nesnesiz kalıyor ve eylem kapasitesi askıya alınıyor. İşte eylemsizliğin direksiyona geçtiği bu hâl ile birlikte de haz odaklı faaliyetlere karşı yapay bir istek ortaya çıkmaya başlıyor. Fakat önemle belirtmek gerekir ki bu yönelimin eyleme dökülmesi de durumu ortadan kaldırmaya yetmiyor, yalnızca askıya alıyor.
Estetikçi Yaşam, Oyalama ve Toplum
Kierkegaard, insanların yaşamı sürdürmek için “estetikçi, ahlâkçı veya dindar” olmayı seçmeleri üzerinde durur. Felsefi açıdan durumu ele aldığında estetikçilerin önce kişisel haz ve acıyı önemsediklerini, daima dinamik bir hayatı arzuladıklarını söyler. Onlar dinamizm içerisinde kendilerine odaklanması es geçerek bencilce yaşarlar ve başkaları konusunda gamsız bir tutum sergilerler. Onların can sıkıntısını ruhsal eksikliklerinin bir sonucu olarak ele alır.
Buradan hareketle Roma’da ve Orta Çağ’da halkı oyalamak amacıyla soyluların sıradan halka göre daha çok zamanlarının olması ile can sıkıntıları arasında bir bağlantı kurabiliriz. Pek çok düşünür için kendiyle baş başa kalmak can sıkıntısını tetikleyen bir durumdur. O dönem soyluları da adeta bu nedenle av partileri, saray ziyaretleri, sanatsal faaliyetler ve tiyatrolar gibi etkinliklerle kendilerini “oyalama” ihtiyacına yönelik eylemlerde bulunmuşlardır.
Tam da bu noktada Roma’da adına “panem et circenses” (ekmek ve oyunlar) denilen ve imparatorların halkı mutlu etmek ve oyalamanın en etkili yolu olarak gördükleri kavramdan bahsedebiliriz. Yeterli yiyecek ve eğlence sunulduğunda işsizleri, yoksulları ve alt tabakayı oyalamak onlar için bir formül olmuştur. Bu doğrultuda eğlence amaçlı etkinlikler düzenlenmiş ve bu eğlencelerde de bir yandan ekmek dağıtılmıştır. Özetle parola şöyledir: Karın doyur, oyala ve yönetmeyi sürdür.
Modern Birey ve Sıkıntının Evrenselleşmesi
Sanayi Devrimi ile başlayan ve modernite ile de pekişen süreçte çekirdek aile kavramının artık yerleşmiş olması, kişisel alanların öncelenmesi, bireysellik güzellemelerinin giderek artması insanları daha fazla kendiyle baş başa kalmaya itmektedir. Bu da kendini, yaşamı, toplumu, ahlâkı, kısacası her şeyi sorgulamayı beraberinde getirir. Modern kişi böylece anlam/anlamsızlık denizinde yüzmeye başlar.
Görüldüğü üzere artık yalnızca soyluların ya da vakti çok olanların değil, herkesin canı sıkılmaktadır. Kierkegaard’ın estetikçi insanları tanımladığı yaşam tarzına göz kırpan bu durum da ancak kişilerin yine “bireysel” süreçlerini nasıl yönettiklerine bağlı olarak şekillenir; ya onun tanımlamasının içerisinde yer almalarına ya da kendi anlamlarını her gün yeniden yaratarak can sıkıntısı ile baş edebilmeleri gibi bir sonuç ortaya çıkar.
Estetikçi İnsanın Toplumsal Uyum Arzusu
Estetikçi insan tanımına girenler, doğa ile uyumsuz ve anlamsız insanlar, kendilerini fazlalık olarak hissetmeye başlar ve yalnızca bu hissi gidermek, unutmak üzerine bir yaşam sürer. Bu, toplumun yarattığı çerçevede yerini almak, kabul görme arzusu ile toplumla bütünleşmek demektir.
Hedonizmin (hazcılık) penceresinden baktığımızda, bugün moda, sosyal medyanın sunduğu popüler kültür elemanları, her gün yeniden üretilen postmodernist aktiviteler ve niceleri, Orta Çağ’ın aktivitelerinin modern versiyonları olarak düşünülebilir. Topluma uyma, kendini toplumla bütünleştirme ve bu araçlara muhtaç olma hali, içinde kişinin kendini kaybettiği bir aşamaya gelirse asıl olan “başkalarının hakîkatine” dönüşür.
Varoluşsal Bir Düğüm Noktası Olarak Sıkıntı
- Peki hem can sıkıntısını istemiyor hem de bireyselliğimizi koruyarak kendi yolumuzda yürümek istiyorsak ne yapmalıyız?
- Haz deneyimlerinin ötesinde can sıkıntısını nasıl aşabiliriz?
- Her şeyi yeniden anlamlandırmak için can sıkıntısı bir fırsat olabilir mi?
- Fakat bu üç temel sorudan daha can alıcı bir soru var: Can sıkıntısı gerçekten aşılmalı mı?
Toplumsal deneyimler ve haz şemsiyesi altına sığınan fırtına geçtiğinde yeniden kendi penceresinden bakmaya geçen fakat devamlı aynı döngüye giren insan için can sıkıntısı aslında varoluşsal bir problemdir.
Bana göre onu aşmak diye bir durum söz konusu olamaz çünkü her gün yeniden doğuyor ve çevremizle birlikte, olaylar ve değişkenlerle birlikte yeni bir “ben” olarak devam ediyoruz. Dolayısıyla kaçınılmaz olarak başımıza ne geleceğini bilemediğimiz için bir makine gibi çalıştıramadığımız zihnimiz bu engele zaman zaman yeniden rastlayacaktır.
Bu nedenle “aşmak” tabiri yerine “atlatmak” daha doğru bir ifade olabilir. Yani bir sonraki şok dalgası gelinceye kadar durumu göğüslemek, rayında götürmek.
Nietzsche’nin Üst İnsanı ve Değer Yaratımı
Nietzsche “üst insan”dan bahsederken onun her gün yeni bir değer üretmesi gerektiğine vurgu yapar. Çünkü insan, yaşamının bir içeriği, değeri olmadıkça ona katlanamaz. Ya hali hazırda var olan bir değer alınacak ya o değer kişi tarafından üretilecektir. Zaten insan yaşamının en büyük teması, bu “anlam” ve “anlamsızlık” üzerindeki pratiktir.
Amor Fati ve Sürdürmenin Onuru
Yine Amor Fati (kaderini sev) parolası eksenine de atıfta bulunarak diyebiliriz ki yaşam ne oyalamayla geçmeli ne de körü körüne öğretilere bağlanmalıdır. İnsan, yaşamını anlamsızlıklara rağmen ya onların üstesinden gelmeye çalışarak değil, onlarla sürdürmeyi başarmalıdır.
“Yılgınım uykudan, gizli bir dehşetle çevrili,
Nereye götürdüğü bilinmez bir çukur gibi;
Sonsuzluktur gördüğüm her bir pencerede ancak,
Ve ruhum hep böyle bir baş dönmesinin tuttuğu
Nasıl kıskanmasın hiçlikteki duygusuzluğu
Ah! Sayılardan, Varlıklardan hiç kurtulamamak!”
(Baudelaire, 1862, p.142)
Düşünürler Ne Diyor?
Kohelet (Vaiz)
Antik dönemde Süleyman olarak tanınan Kohelet (vaiz), Eccleisiastos isimli eserinde can sıkıntısı kavramına benzer şekilde “taedium viate” (Hayattan Bezginlik) ifadesini kullanmıştır. Onun için yaşam devamlı kendini tekrar etmektedir.
“Önceden ne olduysa yine o olacak
Güneşin altında yeni bir şey yok” (Vaiz)
Onun düşüncesine göre bu duruma bir çözüm yoktur ama yine de güzel bir hayat tercih edilebilir. Böylelikle yaşanan zaman en azından daha yaşanılabilir bir hale gelebilir.
Seneca
Seneca’ya göre ise sıkılma olgusunda iki ana unsur bulunmaktadır; bir yanda huzursuzluk, diğer yanda ise motivasyonsuzluk. Bir kişi, işinin kendisine sağladığı memnuniyet azaldığında, dört duvar arasında duramaz ve yalnız kalmaktan rahatsız olur. Bu durum, sıkıntıyı ve bireyin boş zamanlara katlanma güçsüzlüğünü doğurur.
Bu nedenle insanlar, yeni yerler keşfetmeye ve farklı maceralara atılmaya yönelirler. Yaşamdan sıkıldıklarında ise kendilerine şu soruyu sorarlar: “Bu sürekli tekrar eden hayata daha ne kadar tahammül edebilirim?”
Blaise Pascal
Erken Modern Çağ’da, “oyalanma” teması Pascal’ın düşüncelerinde belirgin bir şekilde öne çıkar. İnsanlar sessizliği ve huzuru sürdüremez, kendi başlarına duramazlar ve bu nedenle dikkatlerini dağıtıp oyalanacak meşguliyetler ararlar. Bu tür oyalanmalar, gerçekten de işe yaramadıkları için insanlar kendilerini sürekli aynı ve anlamsız döngüler içinde bulurlar.
Pascal’a göre, sıkıntı, Tanrı’yı tanımayan insanların doğal durumudur. Tanrı ile bir ilişki kurmak, ruhun boşluğunu doldurarak insana acı veren huzursuzluğu ortadan kaldırır.
Schopenhauer
19. yüzyıla gelindiğinde, sıkıntıyı felsefenin merkezine yerleştiren düşünür Alman filozof Arthur Schopenhauer olmuştur. Onun sıkıntı konusundaki yaklaşımında birkaç önemli nokta ön plana çıkar. Sıkıntıyı, belirli bir nesne olmadan duyulan sakin bir özlem olarak tanımlar. Ayrıca, sıkıntının varoluşun değersizliği hissini yansıttığını düşünür; sıkıntı, varlığın anlamsızlığının bir göstergesidir.
Eğer hayatın gerçekten bir değeri olsaydı, bu durumda sıkıntı yaşanmazdı ve sadece hayatta olmak bile insanı mutlu ederdi. Schopenhauer, sıkılmaya yatkın olmayı da bir zekâ göstergesi olarak değerlendirir. Hayvanların çok az sıkıntı yaşadığını savunur. İnsanlar, zekâları nedeniyle sıkıntıya karşı bir hazırlık içindedirler.
Zeki bir bireyin ilgisini çekebilmesi için dünya, zengin ve çok yönlü bir yer olmalıdır ancak gerçek dünya bu çeşitliliği sunmamaktadır.
Heidegger
Yine Alman filozof Martin Heidegger, can sıkıntısına farklı bir yorum getirir ve bir şeyden sıkılmak ile kendini bir şeyle sıkmak arasında bir ayrıma gider. Onun düşüncesine göre ikincisi sıkıntının daha temel ve pratik şekli, daha derin bir biçimidir. Normalde sürekli kişiyledir ancak uykudadır. O bunu uyandırmak ister.
Heidegger sıkıntıyı uyandırmayı, onun günlük oyalanmalar ve yüzeysel uğraşlarla uyuklamasından çok daha önemli görür. İnsan dediğimiz varlık uykuda olmaya yatkındır. Dikkatinin dağılmasını ve ilgisini çekecek yeni nesnelerin bulunmasını sever.
Neden özellikle de böyle iç karartıcı ve boş bir ruh hali için uyanmak istesin ki insan?
Çünkü aslında sıkıntı, şeylerden anlam yanılgısını kaldırarak onları salt şekilde ortaya çıkarır; anlamsızlık ve yokluk/hiçlik. Bu illüzyonun yok edilmesinde önemli bir gerekçe vardır. Sıkıntı zihni derin görüş ve mecâzî bir uyanış için hazırlar.
Dasein’ın (Heidegger’in insan yerine kullandığı kendi kavramı) varlığı, tam da söylenen anlamda kendisine gerçekleştirilmeyi bekleyen bir ödev olarak sunulmuştur. Bu ödev “hayatın anlamı” olarak adlandırılabilirse eğer, sıkıntı, söz konusu anlamın ortaya koymakta olduğu sorumluluğun yerine getirilememesinden kaynaklı kökensel bir haletiruhiye (Grundstimmung) olarak karşımıza çıkar. (Günok,2016)
Svendsen, Heidegger’in konuya başıyla ilgili şunları söyler: “Heidegger sıkıntılı bir ruh hâlini uyandırarak zamanın ve varlığın anlamına ulaşabilecek duruma geleceğimize inanır. Heidegger için sıkıntı ayrıcalıklı bir haldir çünkü bizi doğrudan zamanın ve varlığın oldukça karmaşık sorununa götürür.” (Svendsen, 2008)
Son Söz
Düşüncelerimizi toparlayacak olursak can sıkıntısı ele alış biçimi bakımından felsefenin farklı yorumlara gebe olduğunu fakat en nihâyetinde kişinin kendi yaşamını anlamlandırmak için bir takım içsel elementlere ihtiyaç duyduğunu kabul ederek başlayabiliriz. İnsan, yaşamında bir anlam bulmak, onu yaşanabilir kılmak ister. Burada araç olarak hazzı, eğlenceyi, hobileri, manevi değerleri veya türlü yaşam pratiklerini kullanabilir; tabii bunları amaç hâline getirmediği sürece.
Ben, Heidegger’in görüşüne katıldığım bir yerden ifade etmem gerekirse, yaşamın sıkıntılarla derine inilerek ve yine sıkıntılardan aldığımız geri dönütle üretilmesi gereken anlamlardan oluştuğunu düşünüyorum. Acı, sıkıntı gibi insani duygulardan kaçmak yerine onlarla sürdürülebilen bir yaşam, pratikte de teoride de insan varoluşuna ve doğasına daha uygun olacaktır. Suç işlemiş bir fail gibi olumsuzlukları zihin hapishanelerimize hapsetmek veya onları birer mezar kazıp gömmek yerine ele alıp eğip bükmek daha makul olacaktır. En nihâyetinde onlardan kurtulamadığımıza ve ne zaman nereden çıkacaklarını bilemediğimize göre kabullenmek ve işe koşmak gerekmekte.
Kaynakça:
- Baudelaire, Charles. (2019). Kötülük Çiçekleri. İstanbul. Türkiye İş Bankası Yayınları
- Borgna, E. (2014). Melankoli, (M. M. Çilingiroğlu, Çev). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları
- Günok, Emrah. (2016). Heidegger Felsefesinde Zamansallığın Göstereni Olarak Sıkıntı Kavramı. Kilikya Felsefe Dergisi 2. ss. 16-38.
- Karaağaç, O. (2023). Søren Kierkegaard ve Albert Camus’da Varoluşsal Kabulleniş/Ret. Ekev Akademi Dergisi (Özel Sayı), 482-498.
- O’Brien, Wendell. (2021, Temmuz 03). “Sıkıntı: Batı’nın Felsefi Bakış Açıları Tarihi”, (İ. Oltan, Çev.) Sosyal Bilimler. https://sosyalbilimler.org/sikinti-bati-felsefe-tarihi
- Schopenhauer, Arthur. (2005). İsteme ve Tasarım Olarak Dünya. İstanbul. Biblos Kitapevi Yayınları
- Svendsen, L. F. H., & Erşen, M. (2008). Sıkıntı’nın felsefesi. Bağlam Yayınları.
- Tilburg, W. M. (2020, Ağustos, 21). Leprosy of the soul? A brief history of boredom. The Conversation. https://theconversation.com/leprosy-of-the-soul-a-brief-history-of-boredom-144754








1 Comment
Bayıldım 🙂 ellerine sağlık:)