Düşün Durağı

Sınırların Ötesine Yolculuk: Transhümanizm Ve Yeni İnsan Çağı

3 Mayıs 2025

Yazı: Sınırların Ötesine Yolculuk: Transhümanizm Ve Yeni İnsan Çağı | Yazan: Meftun Eda Cebeci


“Bu büyük öğle vaktinde, hayvan ile Üstinsan arasındaki yolunun ortasında yer alır insan ve akşama giden yolunda en büyük umudunu kutlar: çünkü yeni bir sabaha giden yoldur bu. İşte o zaman, batmakta olan kendini kutsayacaktır, öteye geçendir diye; ve bilgisinin güneşi tam tepededir o zaman.”
(Nietzsche, 2011)


Belki de insanın en derin arzularından biri, aldatılarak çıkarıldığı güvenli ve huzurlu bahçeye tekrar dönebilmektir. Bu çıkış noktasıyla denilebilir ki insan olmanın tüm faaliyetsel temelinde gizil hâlde bulunan nihâî hedef budur. Elbette yalnızca semitik dinler bağlamında değil, mitlerde de ölümsüzlük peşinde koşması, ölümsüzlük iksirlerinin formülleri üzerine kafa yorması ve daha nicesi bu çabayı temellendirmede kaynak olarak ele alınabilir.

Peki ölümün ve ölümlülüğün gölgesinde yaşamaya mahkûm olan insan gerçekte nedir? Bir gün yaşadığı dünya üzerinde yeniden ölümsüzlüğü tadabilecek midir?

Var olduğu bilinen ilk zamanlardan bu yana gerek dinî gerek felsefî gerekse biyolojik alanda pek çok tanımla karşılığı bulunmaya çalışılan insan kavramı, içinden geçtiği evrimsel süreçte birden fazla tanıma maruz kalmıştır. Bugün bile insanı tanımlarken hiçbir felsefî veya bilimsel çerçeveden çıkamadan belli koşullar dahilinde yaptığımız tanımlamalar aracılığıyla onu ele alıyoruz. Örneğin çağımızın en gelişmiş teknolojilerinden biri olan yapay zekaya danışıp “İnsan nedir?” diye sorduğumuzda şöyle bir yanıt almaktayız:

İnsan, biyolojik olarak Homo sapiens türüne ait, gelişmiş bir beyne ve bilinçli düşünceye sahip, sosyal bir canlıdır. İnsan, dili kullanabilir, karmaşık aletler yapabilir, soyut düşünebilir, öğrenir, öğretebilir ve kendini ifade edebilir. Aynı zamanda duygulara, ahlâka, kültüre ve topluma sahiptir.

Tür adı?
Bilinç?
Alet yapma yetisi?
Öğrenme ve öğretebilme?
Ahlâk?
Toplum?
Kültür?

İnsanı tanımlamak için sanki hepsinin bir araya gelmesi gerekiyor ve hiçbiri tek başına insan olmanın kavramsal temelinde yeterli olmuyordu. Biz de buradan yola çıkarak “İnsan nedir?” sorusuna doğrudan, keskin bir cevap vermektense ucu açık bir karşılık getirmek mecburiyetindeyiz. Çünkü insan, sürekli olarak kendini yeniden üreten, bu nedenle de var oluşunun koşullarının devamlı incelenmesi ve değerlendirilmesi gereken bir varlıktır.

Felsefe tarihi de insan dediğimiz yaşam formunun defalarca kez tanımlanışına ve önemine tanıklık eder. Örneğin İlk Çağ felsefesinin önde gelen doğa bilimcilerinden Herakleitos, “İnsanın gizlerini incelemeksizin, doğanın gizlerini kavramaya çalışmanın mümkün olmayacağı” fikrini ileri sürmüştür. (Cassirer, 1980)

Max Scheler, insan düşüncesini birbiriyle yan yana gelme ihtimali olmayacak şekilde üçe ayırıyor.
  • İlk olarak Âdem ve Havva, cennet ve cennetten kovulma gibi Yahudi-Hıristiyan geleneğinin (insan) düşüncesi.
  • İkincisi Antik Yunan’ın insanın “akıl”, logos, phronesis, ratio, mens -logos burada konuşma (söz) olduğu kadar her şeyin “ne olduğunu” kavrayan yeti anlamına da gelmektedir- sahibi bir varlık olarak görülmekte; dünyada ilk kez insanın ben bilincine sahip olması ona kendine özgü bir yer kazandırmaktadır.
  • Üçüncüsü ise, doğa bilimlerinin ve genetik psikolojinin çoktandır gelenekselleşmiş olan, insanın yeryüzündeki gelişiminin en son ürünü olduğu düşüncesidir. (Demir, 2004)

Yazı: Sınırların Ötesine Yolculuk: Transhümanizm Ve Yeni İnsan Çağı | Yazan: Meftun Eda Cebeci

Yunan düşüncesi ekseninde insan sorununa Sokrates ve Platon çerçevesinden bakıldığında insan hayatı için aşkın ve nesnel bir amacın var olduğu düşüncesine tanıklık ederiz.

Yunan Felsefesi özelinde “özgül insan” kavramını ilk ele alan Sokrates’tir. Onun insana dair felsefesi katı bir antropolojidir. Sokrates’te insan, ussal bir soru sorulduğunda ussal bir yanıt verebilen varlıktır. İnsanın bilgisi ve ahlâk yapısı bu şekilde anlaşılabilir. İnsan, madde ve anlamın bir karışımıdır. O, bu iki kutup arasında konumlanmaktadır. Sokrates, insan ve kültür sorunlarını ahlâk felsefesi açısından ele alırken, aynı problemleri Platon daha çok siyaset ve toplum felsefesi açısından incelemiştir. (Günay, 2006)

Platon’un felsefesinde insan doğası toplumsal bir varlık oluşu üzerinden ele alınır ve hiçbir şey toplumsallık kadar insana dair olamaz. Buradan yola çıkarak insanı anlayabilmek için onun içinde yaşadığı toplumu değerlendirmek gerekir. Ona göre insan içinde yaşadığı devletin özelliklerini yansıtır. İnsan, bilgili olmanın yanı sıra ahlakî, estetik, toplumsal ve dinsel yönleri olan bir varlıktır. Bundan dolayı, insanın nihâî düzeyde yetkinlik kazanması için onun içinde yaşadığı dünya, onun karmaşık doğasının taleplerini karşılayabilecek bir dünya olmak zorundadır. (Özkan, 2019)


Scheler’in vurgu yaptığı Âdem ve Havva düşünce geleneği üzerinden değerlendirdiğimiz dini eksende insanın tanrısallığa ulaşma hedefi, onun aciz bir varlık olarak sınırlarının ötesine yalnızca tanrı kavramıyla ulaşabilecek ve tanrı adına eylemde bulunacak bir yaratım olması fikriyle bütünleşir. Ölümsüzlük karşısında şeytana yenilen insan cennetten kovularak tüm yaşamı boyunca tanrı tarafından affedilme ve ona yaklaşmak için eyleme mecburiyetiyle yaşamını sürdürür. Orta Çağ Avrupa düşüncesine hâkim olan bu görüş “günahkâr” insan kabulüyle dinî temellerin insan tanımındaki yansımalarını gözler önüne serer.


İtalya’da başlayan rönesans döneminin ardılı olan Aydınlanma düşüncesiyle de insan tanımı yeniden şekillenir ve bu dönemde insana bakış açısı farklı yönler sunar.

Özellikle hümanizm akımının güçlenmesi bu dönemin insan kavrayışını şekillendirmede son derece büyük önem taşır. Edebiyat ve felsefede meydana gelen hümanizm devrimi, özünü yine Antik Yunan ve Roma düşüncelerine dönerek kendi içinde bir yeniden üretim sunar.

Hümanistler, bu düşünceler döneminde ortaya çıkan ama Orta Çağ’da ortadan kalkan insan ve ruhun yeniden doğuşu gibi kavramları gündeme getirip bunlara canlılık kazandırmışlardır. Ek olarak özgür ruh kavramı da insana doğal ve tarihsel yaşamda kendine yetme; bu olguları belirleme olanağı sağlayacak, “ussal otonomi” yetisini (kavramını) ortaya çıkarmıştır. (Kale, 1992)

Hümanistler, Orta Çağ mirasını reddederler. Onlara göre insana en çok yaklaşan konular tarih, etik, politika, şiir gibi alanlardadır.


Yazı: Sınırların Ötesine Yolculuk: Transhümanizm Ve Yeni İnsan Çağı | Yazan: Meftun Eda Cebeci

★ Günümüzde geçmiş bilimsel ve felsefi birikimlerin etkisiyle “İnsan nedir?” sorusuna vereceğimiz cevaplar da o kadar bireysel nitelik kazanmaya başladı ki her insan kadar bir “insan” tanımı olduğunu bile söyleyebiliriz.

Yazının bu noktasında sizlerden de kendinize bu basit ama cevabı dallanıp budaklanacak soruyu sormanızı istiyorum. Nedir insan? İnsan olmanın gerekleri nelerdir?


İnsanı Aşmanın Kavramsal İzleri

Transhümanizm, “insan ötesine geçen”, geçmeye çalışan, geçtiğini savunan fikirleri ifade etmek kullanılan bir tabirdir.

İnsan, kelimesini zikrettiğimiz andan itibaren bu kavramın altını doldurmak için sarf ettiğimiz tüm çaba bize aynı zamanda bir “insan ideali” vermektedir. Burada aydınlanma ile gelen hümanizmanın bile ideal insan motifleri oluşturma çabalarını görmekteyiz. Dolayısıyla “mevcut insanın ötesine geçme isteği”, zaten insana dair düşüncelerin temelinde yatmaktadır.

Transhümanizm kelimesindeki “trans” ön eki hümanizme gelen değil, insan kavramına gelen bir ektir. Nihayetinde hümanizm, rasyonel ve bilimci bir insan modeli ortaya koyarken transhümanizm, biyo-teknolojilerle desteklenmiş insan kavramını ön plana çıkarmaktadır.

Transhümanizm kavramının ilk defa evrim biyoloğu ve UNESCO’nun ilk genel müdürü olan Julian Huxley tarafından kullanıldığı ve geliştirildiği kabul edilir.

1957 yılında Huxley, “Transhümanizme inanıyorum: Bir kere şunu içtenlikle söyleyebilecek yeterli insan var; insan türleri bizimkilerden farklı olarak, bizimkiler de Pekin adamından farklı olarak yeni bir varoluş türünün eşiğinde olacak. En sonunda gerçek kaderini bilinçli bir şekilde yerine getirecek” diyerek konuşmasında transhümanizm kavramını kullanan ilk isim olmuştur.

Teknolojik gelişmelerin artmasıyla da Huxley’in ortaya koyduğu bu amacı içeren kavram, daha da araçsallık kazanarak insanlığı teknoloji temelli olarak dönüştürmeyi hedefleyen sistematik bir felsefeye dönüşmüştür. Felsefesinde İkinci Dünya Savaşı’nın yıkıntıları arasından yeniden filizlenmeye çalışan umudu barındıran transhümanizm, yeni bir insan modelinin ortaya çıkarılmasının gerektiğine dair vurgusuyla insanın köleleşmesi ve sistemin içinde kaybolması gibi durumlara bir karşı çıkıştır.


Transhümanizm: Sınırları Aşan İnsan

Biraz daha kavramın içeriğinden bahsedecek olursak, transhümanist düşüncenin en önemli amacı, onarmak ve tedavi etmek olan geleneksel tıbbî ve felsefî görüşlerden farklı oluşudur. Burada insanın biyolojik eksikliğini teknoloji ile desteklemek ve kapasitesini artırmak amaçlanır. Transhümanizm ölümsüzlüğe ve üstün insana ulaşma ideolojisini taşımaktadır. (Karauğuz, 2020)

Transhümanistlerin ana görüşü, insanın aslında hakketmediği ve aşılması gereken birçok sınırlamayla hayata devam ettiği ve bu sınırların teknoloji sayesinde aşılabileceğidir.

Onlar, teknolojik ilerlemelerle insanların kendi potansiyelini tamamen ortaya çıkarabileceğini, bunun da daha sağlıklı, güçlü ve adeta insandan öte bir varlık olarak hayatın zorluklarıyla başa çıkmayı kolaylaştıracağını savunurlar. (Karauğuz, 2020)

Burada örnek olarak insan beyninin şu an için yalnızca küçük bir kısmının kullanılabiliyor olmasına karşın asıl olması gerekenin beynin tam kapasite işe koşulması gerektiği, fikri verilebilir. Bunun başarılabilmesi için zihnin bir makineye aktarılması vb. uygulamalardan bahsedilir. Pek çok transhümanist, bu yolla ölümsüzlüğe kavuşulacağına ve insanın cennetten kovulma travmasının üstesinden gelinebileceğine inanır.


Yazı: Sınırları Aşan İnsan | Yazan: Meftun Eda Cebeci

Edebiyattan Sinemaya: Transhümanist Tasavvurlar

Ölümsüzlüğe ulaşma ve kusursuz bir insan yaratma ereği; mitolojiden günümüz edebiyatına, dilden kültüre ve sanata doğru devamlı ilerleyen yolda bilinçaltının görünür kılınacağı pek çok somut veri ortaya koymuştur. Mitlerde gördüğümüz yarı tanrı yarı insan kahramanlar, edebiyatta hayat bulan Frankenstein gibi sembolik figürler ve bilimkurgu filmlerinin ve kitaplarının işaret ettiği tasavvurlar, genel olarak buna dair örnekler arasında sunulabilir. Bu arayışta bilim, din, felsefe ve söylenceler gibi pek çok dal insana yol göstermiştir.

Kavram, her ne kadar sıklıkla teknoloji ve felsefe alanında ele alınıyor olsa da bu düşüncenin ilk somut örneklerini edebiyatta alanında görmekteyiz. Mary Shelley’in Frankenstein adlı romanı; insanüstü, insanı aşan bambaşka bir yaratık üzerinden transhümanizmin ilk edebî örneklerindendir.

Karel Capek tarafından yazılan R.U.R. isimli tiyatro eseri ise robot kelimesinin ilk kez kullanıldığı ve bugünkü anlamda mekanik araçları adlandırmamızı sağlayan önemli bir yapıttır.

Sinemada “The Terminator-1984, The Matrix-1999, Avatar-2009, Gattaca-1997, Wall-E-2008, Metropolis-1927, 2001: A Space Odyssey-1968, X-Men-2016, Brainstorm-1983, Eternal Sunshine of the Spotless Mind-2004” gibi filmler transhümanist filmler olarak kabul edilebilir.

Bu eserlerde yüksek yapay zekâ, biyonik bedenleri olan insanvari varlıklar, ölümsüz varlıklar, metal ve çelikle güçlendirilmiş insanlar, zombiler vb. insanüstü varlıklar yer almaktadır (Dağ, 2018)

Çok bilindik, kült filmler olması dolayısıyla burada yukarıdaki filmlerin içeriklerine değinmeyeceğiz ancak 2024 yapımı distopik bir bilim kurgu filmine dikkatlerinizi çekmek istiyorum: Substance.

Substance: Sonsuz Gençlik mi, Tekinsiz Gelecek mi?

Film, gösteriminin hemen ardından gerek görselleriyle gerekse insanı derinden etkileyen, son derece rahatsız edici sahneleriyle gündeme damgasını vurgu. Kısaca konusuna değinecek olursak film, televizyon kanallarında uzun yıllar program yapmış olan aerobik yıldızı Elisabeth Sparkle’ın 50 yaşına geldikten sonra gençliğini ve eski güzelliğini kaybettiğini düşünmesi ekseninden hareketle ilerliyor. Yapımcıların ve izleyicinin kendisinden talep ettiği gençliği geri kazanmak için son derece gizli politikalarla çalışan tıbbî bir şirketle iletişime geçiyor. Buradan itibaren tüyler ürpertici bir süreç başlıyor. Firmanın kendisine gönderdiği ilacı vücuduna enjekte eden Elisabeth, Margaret Qualley tarafından canlandırılan ikinci, daha genç bir kadının Sparkle’ın sırtından doğmasıyla ve zamanla iki karakter arasındaki güç ve güzellik mücâdelesiyle devam ediyor. Ne olursa olsun gençliğin tatmin etmediği, hep daha fazlasının isteyerek aslında kendi vücudundan bir canavar yaratmaya başlayan talihsiz kadının durumu, bir süre sonra filmdeki bilim kurgu ve korku öğeleriyle daha da tahammül edilemez bir noktaya geliyor.

Pek çok felsefî ve psikolojik boyutu olmakla birlikte, filmde kullanılan teknolojinin “yaşlılığı ve ölümü yenme” amacıyla ortaya konması, onu transhümanizmi konu alan en çağdaş sinema örneklerinden biri hâline getirmektedir. Tabii burada bir olumlama değil de tehlike çanlarının eşlik ettiği çerçeveden konuya bakılmış.


Yarının Bedeninde Bugünün Yaraları

Görüldüğü üzere 1950’lerle birlikte düşünce dünyasını meşgul etmeye başlayan transhümanizm fikri, 2000’lerden sonra teknolojik ilerlemenin katkılarıyla daha da ilgi çekici bir kavrama, felsefeye dönüşmüştür. Bu bağlamda edebiyat eserlerinin, sinemanın ve sanatın da somutlaştırdığı kavram, her geçen gün ilginin artmasıyla gelişmeye devam etmektedir.

Antidepresan kullanımıyla insanın psikolojik süreçlerinin iyileştirilmesine yönelik müdâhaleler, protez organlar, dopping uygulamaları, estetik ve güzellik sektöründeki ilerlemeler, yaşlanma karşıtı alternatif tıp önerileri, hatta düşünsel anlamda ölümsüzlük ütopyasının kendisi bile transhümanist eksene bir yap bozun parçaları gibi rahatça oturabiliyor. Denilebilir ki insanı aşmaya, daha iyisini yaratmaya ve onu dönüştürmeye dair teknoloji temelli büyük bir çaba içerisindeyiz.

Yazı: Sınırların Ötesine Yolculuk: Transhümanizm Ve Yeni İnsan Çağı | Yazan: Meftun Eda Cebeci


“Size üstinsanı öğretiyorum. İnsan aşılması gereken bir şeydir. Onu aşmak için siz ne yaptınız? Şimdiye dek tüm varlıklar kendilerinden üstün bir şey yarattılar: ama siz bu büyük taşkının cezri olmak ve insanı aşmak yerine hayvana geri dönmek mi istiyorsunuz? Maymun nedir ki insanın gözünde? Bir kahkaha ya da acı verici bir utanç, insan da işte bu olmalı Üstinsanın gözünde: bir kahkaha ya da acı verici bir utanç…”
(Nietzsche, 2011)


Transhümanizm Ekseninde Nieztsche ve Üst İnsan

Yunan mitolojisinde ve Tevrat’ta Tanrı ile insan arasındaki karşıtlık ve çatışma, Hristiyanlıkta İsa Mesih’in rolüyle giderilmeye çalışılmıştır. Tanrı, İsa Mesih kimliğinde insana dönüşerek tekrar Tanrı olmuş, böylece yeni bir insanlık dönemi başlamıştır. Hristiyanlıkta üstün insana ulaşmak için eski, düşmüş Âdem’in, yeniden doğan yeni Âdem- İsa tarafından; suçlu, Tanrı’dan kopmuş, insanlık dışı insanın kurtarıcı İsa ve onun yolunda gidenler tarafından aşılması, insanın başlangıçtaki özünün yeniden kurulmasıdır. (Dağ, 2018)

Hristiyanlık teolojisinde insanın kurtuluşu ve yücelişi, İsa Mesih merkezli bir inanç biçimi olarak ortaya çıkar. Buradan yola çıkarak bakıldığında hem Nietzsche’nin felsefesinde hem de transhümanizmde insana mevcut konumundan çıkıp yücelme ve mükemmelleşme imkânı veren bir tema yer alır.

Hristiyanlıkta, yeni ve üstün insanın ortaya çıkışı İsa aracılığıyla gerçekleşirken, Nietzsche’ye göre ise üstinsanın oluşumu için bir aracıya ihtiyaç yoktur. İnsan, güç istenci sayesinde hem kendini aşar hem de Tanrı’dan bağımsız hale gelir. Yücelme ve mükemmelleşme eğiliminin oluşma nedenlerden biri insanın sahip olduğu potansiyelden memnun olmayan bir yapıda olmasıdır. Örneğin Superman, yaratılmış değil insanın eksik yönlerinin tamamlanışı tahayyül edilerek üretilmiş bir süper kahramandır.

Nietzsche ile transhümanizm arasındaki en büyük bağlantılardan biri “transhuman” kavramıyla kastedilenin onun düşüncesine son derece benzer olmasıdır. “Belirli bir sınıfın normlarını veya sınırlarını aşan” gibi bir tanımdan yola çıkarak insan için tahayyül edilen erek, bu felsefe ile yakınlaşmaktadır.

İnsanı hayvan ile üstinsan arasında gerilmiş bir ip olarak ele alan Nietzsche, mevcut insanı yeterli görmemektedir. Kendi deyimiyle daha yüksek, üst insan türünün ortaya çıkması konusunda bir beklenti içerisindedir. Onun için gerekli olan amacını öte dünyada gören insanın aşılarak insan kavramının iyileştirilmesi ve insanın kendi ötesine geçebilmesidir. Şu an var olan dünya ve “öte dünya” diye nitelenen yerler de zaten gerçek anlamıyla üst insanın gerçekleşebildiği yerdir.

Nietzsche ve transhümanist görüş arasındaki bağlantılardan biri de güç istenci kavramıdır

Nietzsche, insanın sürekli değişim içinde olan ve bu değişimi yaratan bir varlık olduğunun bilincindedir; bu nedenle, insanın gelişim ve dönüşümünü savunur.

Ona göre, asıl önemli olan insanın hem bu dünyanın hem de ötesinin insanını aşarak kendi sınırlarının ötesine geçmesidir. Üstün insan kavramı, insanın tamamen yabancılaşmasını ve adımlarını, insanı sembolize eden bir “ip”in ilerisine taşımasını gerektirir.

Onun insanla kavgası, bir anlamda da evrensel boyutlara ulaşarak kimilerinin transhümanizm ile bağlantı kurduğu noktaya gelir. Sorgner de buradan yola çıkarak Nietzsche ile transhümanizm arasında bağlantı kuran isimlerden biri olmuştur.

Nietzsche’nin üstinsan kavramının transhümanizm için bir ilham olduğuna inanan M. More ise Nietzsche felsefesi ile transhümanizm arasında yalnızca benzerlik olmadığını ve transhümanist fikirlerin doğrudan Nietzsche’den etkilendiğini iddia eder. (Dağ, 2018)

Bunun yanı sıra onun üst insan kavramının ve felsefesinin transhümanizm ile uyuşmadığını ve derin farklarının bulunduğunu öne süren isimler de vardır. Örneğin Hauskeller, kişisel ölümsüzlük teması üzerinden giderek transhümanizm, bir amaç olarak ölümsüzlüğü kabul edip insanın kişisel ölümsüzlüğü başarırsa tedirgin olmayacağını savunurken Nietzsche’nin ise bunu reddettiğini vurgular. Nietzsche’ye göre ise “kişisel ölümsüzlük” vaadi büyük bir kandırmacadır.

Ortak yönlerden devam edecek olursak:

Nietzsche ve transhümanist görüş arasındaki en önemli bağlantılardan biri güç istenci kavramıdır.

Bu kavram, Nietzsche açısından alt insanı alt etmek, transhümanizm için ise insanı sınırlarının ötesine taşımak demektir. Fakat yine kavramsal derinlik açısından Nietzsche’nin üstinsanı, transhümanistlerde olduğu gibi var olanın kendisini geliştirmesiyle ulaşılacak bir varlık türüne karşılık gelmez. Onun vurgusu, mevcut değerlerin bozulmuş olması durumundan yola çıkarak yalanın, gerçek dışının yerine hakîkat ve erdem ile yükselmiş üst insan üzerinedir. Daha güçlü, kendinden memnun, bedeni ve ruhuyla içi ferah insan hedefi içinde olan filozofa göre tam anlamıyla esenlik, güç istenciyle gelir ve açığa çıkar. Böylece sağlıklı, zinde ve esenlik içerisinde olan bir halk meydana gelecek, ondan da üstün insan oluşacaktır.


“…Tüm Tanrılar öldü: şimdi Üstinsanın yaşamasını istiyoruz” Bir Tanrı yaratabilir misiniz? …–Öyleyse Tanrılar hakkında tek söz söylemeyin bana! Oysa pekâlâ yaratabilirsiniz Üstinsanı. Belki kendi kendiniz değil kardeşlerim! Ama Üstinsanın babalarını ve atalarını yaratabilirsiniz kendinizden: en iyi yaratınız olsun bu!”
(Nietzsche, 2011)


Gelişimin Bedeli: Transhümanizmin Doğurduğu Soru İşaretleri

Gelişimin Bedeli: Transhümanizmin Doğurduğu Soru İşaretleri

Her ne kadar transhümanizm fikri insanın ölümsüzlüğe yaklaşması, kendi sınırlarını aşması ve daha iyi bir versiyon kaygısı gütmesi bakımından son derece önemli görülse de bazı soruları ve sorunları beraberinde getirmektedir.

Örneğin insanın sınırlarının nereye kadar genişleyeceği konusu başlı başına bir bilinmezliktir. Bu bilinmezlik, sınır tanımazlık olarak algılandığında ahlâki açıdan iyi-kötü, doğru-yanlış gibi kavramlar yerine yalnızca gelişime odaklı olma durumu toplumları nasıl etkileyecektir? Böylece yeni ahlâk kurallarının da kapıda olduğu sinyalini veren transhümanizm fikri, Nietzsche’nin öldürdüğü tanrıdan daha “problemli” bir tanrı yaratacak olabilir mi?

En önemli sorulardan biri de sanırım transhümanizmin ortaya çıkaracağı “yeni, üst, aşmış insan” yine “insan” tanımlarımız arasında olacak mı? Görünen o ki insanı tanımlama yetimiz de gün geçtikçe karmaşık ve zor bir hâl alacak. Bunu da her dönem gerek biyolojik ve antropolojik gerekse kültürel olarak insanı adlandırma ve tanımlama ihtiyacı duymuş olmamızdan anlayabiliriz.

Ne olursa olsun tarihsel süreç içerisinde değişim ve dönüşümün kaçınılmaz olduğunu bildiğimiz için bu yeni insan çağında da yeni yaratımlarla tanışacağımız ve şekilleneceğimiz su götürmez bir gerçek.
 
 
Meftun Eda Cebeci©
 
 

Kaynakça:

  • Cassirer, Ernst. (1980). İnsan Üstüne Bir Deneme. (Çev. Necla Arat). İstanbul: Remzi Kitabevi.
  • Çelebi, A. (Y2008). Kant Felsefesinde İnsan (Yüksek Lisans Tezi). Pamukkale Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Felsefe Ana Bilim Dalı, Denizli.
  • Dağ, A. (2018). Nietzsche ve transhümanizm bağlantısı üzerine bir değerlendirme. FLSF Felsefe ve Sosyal Bilimler Dergisi, (25), 207-224.
  • Demir, A. (2018). Ölümsüzlük ve yapay zekâ bağlamında trans-hümanizm. AJIT-e: Academic Journal of Information Technology, 9(31), 95-104.
  • Günay, Mustafa. (2006). Felsefe Tarihinde İnsan Sorunu. İstanbul: İlya Yayınevi.
  • Kale, N. (1992). Hümanizm. Ankara University Journal of Faculty of Educational Sciences (JFES), 25(2), 763-770.
  • Karauğuz, Ahmet. M. (2020). Cennetten kovulan insanın cenneti yeniden inşa uğraşı: transhümanizm. Türk Dili, 821, 52-59.
  • Nietzsche, W.F. (2011). Böyle Buyurdu Zerdüşt. (Çev. Mustafa Tüzel). İstanbul: İş Bankası Yayınları.
  • Özkan, F. (2019). Sokrates ve Platon felsefesinde insan sorunu. Iğdır Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi(18), 1-20.
  • Yetkiner, B., & Özdemir, N. (2022). Sinemada transhümanizm ve yapay zekâ. AJIT-e: Academic Journal of Information Technology, 13(51), 262-286.

 
 

BEĞENEBİLECEĞİNİZ İÇERİKLER

No Comments

Düşünceleriniz bizim için değerli! Yazı hakkındaki yorumlarınızı paylaşarak sohbetin bir parçası olun.

error: Kopya korumalı içerik!

Yazı: Pembeden Yeşile Bütünlük | Yazan: İrem Savaş
Girne Antik Liman
Girne Antik Liman
Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan