İremushka’nın Panosu

Velhasıl Kelam; Devrilen Atı Vururlar

29 Mayıs 2025

Yazı: Velhasıl Kelam; Devrilen Atı Vururlar | Yazan: İrem Savaş Sakin

Konu at değil elbette ama sanki maymunla değil de atla bağlantılarımız daha güçlüymüş gibi bir hayatta kalma çabası sergiliyoruz. Öyle bir söz var ki neredeyse alnımın ortasına yapıştırıp öylece dolaşmak istiyorum:

“Öldüğünüzde ölü olduğunuzu bilmezsiniz. Bu sadece başkaları için zordur. Aynı şey aptal olduğunuzda da geçerlidir.”

Ben –ve belki biz– bu son iki senede ne hâle geldik, bir konuşalım istedim.

Hoş geldin 27. yaşım!

Yıkılmadın ama sırtın hafif büküldü, skolyoz da olabilir tabii…

Henüz 27 yıldır bu hayatın içindeyim. Ama biz de arkadaşlarımla bir yemek masasında buluşup elbette o meşhur “Çocukken ne güzeldi” klişelerine sarılıyoruz. O da yaşanırken güzeldi. Her yaşın, her döngünün ayrı bir güzelliği var. Evet, o dönemlerde sosyal, ekonomik, siyasî sıkıntılar elbet vardı ama bizden uzaktı. Belki bu yüzden, toz pembe bir dünyadan bakınca her şey bize muhteşem görünüyordu… Masum bir dünya ama orada da kendini gerçekleştireceğin alanlar kısıtlı. Küçücük bir evren. Başında anne, baba, büyükanne, büyükbaba… “Yapma, etme!”

Yok, yok; çocukluğa dönmek lüzumsuz. Sonrası zaten tam olarak “Devrilen atı vururlar” şeklinde bir hayat başlangıcı.

Üniversitedeyken de yıkılmaya pek şansım yokmuş gibi hissederdim.

Dışarıdan çok gamsız görünüp içinde fırtınalar kopan o kişi bendim. Beynim hiç susmaz. 🤭 Risk de sevmem. Ama biraz da cesaret be kızım! Kaç yıl geçti, anne oldum, hâlâ risk sevmiyorum. Hayatımda aldığım tek risk kocamdı; malum, kavun değil, şansına…

Herkese ve her duruma karşı “soğukkanlı” nitelendirilirim. Buna inanmam da zaman aldı. Ama galiba kendime karşı biraz acımasız olduğum bir yaştayım. En ağır eleştirileri kendime yaparken buluyorum kendimi. Ama kuyruğu da dik tutmak lazım, bazen unutuyorum. Evet, insanın yıkılmaya hakkı vardır elbet ama sorumlulukları artınca bu hak da elinden alınır gibi geliyor.

Böyle konuşuyorum ama tam da kendimi dinleyip içimi haykıracağım o zamanı yaratmam kolay olmuyor. “Depresyondayım” minimalinde serzenişlerle herkesten uzaklaşmak istediğim bir anda, yan odadan bir ses geliyor: “Anneee, dondurma yemeye götürür müsün beniii?” Peki bana sordun mu tatlı çocuk, ben sosyalleşmek istiyor muyum? 😅

27. yaşımda 3 yaşında, aslan burcu, yükseleni kova bir bebekle mücadeleye devam. “Eh be kızım, daha kaç yaşındasın? Neden bu merdivenleri üçer beşer çıkmaya niyet ettin?” diyorum kendime.

Akışta mıyım? Evet.

Hayatın getirdikleri de götürdükleri de başım gözüm üstüne. Götürdüklerine takılan biri olmadım hiç. Gelen hep hayrıma oldu. Çok şükür, çıkılmaz sandığım o girdaplardan her seferinde çıkmayı başardım.

Belki yaş aldıkça sıkça dile getireceğim o cümleyi bu aralar kendime daha sık hatırlatıyorum: “Her şeyin başı sağlık; sağlıktan beş dakika sonra da para.”

İnsana olgunluk ne zaman yüklenir, bilmem. Ama doğuştan bu sürümle gelmenin zorluklarını hep yaşadım. Bedenimle zihnim hep ayrı çalıştı. Çocuk gibi eğlenirken kafamda hep bir mantık kurma çabası devreye girerdi. Hâlâ da öyle devam ediyor. Büyük bir dezavantajını yaşamadım elbette ama insanların “Sen olgun birisin” dediğindeki yüz ifadesi, o şaşkınlık… Hep eğlenceli geldi bana.

Kimse olgun olmak zorunda değil ki zaten. Tek zorunluluk; sosyal bir hayatta yaşadığını unutmadan başkalarının sınırlarına saygı duymak. O sınırları aşan biriyle karşılaştığımda da -eğer mümkünse- tabii ki koşarak uzaklaşırım. 🙂

Bu yirmi yedi yılda beni en çok yoran şey insanları tanımaktı. Yeni insanlara, arkadaşlara, iş arkadaşlarına karşı kapıları hep açık olan biriyim. Mesafemi de korurum. Ama çok steril bir ortamda büyümenin sonucu olarak, farklı karakterlerle karşılaşınca yaşadığım şok ve o şaşkınlığın yüzümden okunması… İşte o an başladı hayat.

Peki hayat ne zaman başlar?

Travmasız çocukluk yoktur. Her şeyin mükemmel ilerlediği bir evde bile çocuk travmalar yaşayabilir, diye okumuştum bir kitapta. Gündemden gördüğümüz birçok ağır travmayı yaşamamış olmanın şansına sahip biri olarak söylüyorum; evde, akraba çevresinde kaosun olmadığı bir çocuk için, hayat evlenince başlıyor. Biraz sert oldu sanırım, kimseyi korkutmak istemem ama ülkemiz şartlarında hayat gerçekten de evlenince evrilmeye başlıyor. Ve evriltiyor…

Çevreniz genişliyor ama artık eskisi gibi, hayatınıza girenleri kolayca eleyemiyorsunuz. Yeni insanlarla tanışmak, onlara uyum sağlamaya çalışmak zor. Üstelik onlar da sizi tanımaya çalışırken sancılı süreçlerden geçiyorlar.

21 yaş dönemime dönüp baktığımda, az miktar sorumlulukla akışta yaşarken, maksimum eğlence arayışındayken… Kendimi tokatlamak istemiş olacağım ki “Ben evleniyorum” diye çıktım bizimkilerin karşısına. Neyden haberin vardı ki güzelim? En büyük derdin, ertesi gün dışarı çıkarken ne giyeceğindi…

İrem Savaş SakinNeyse ki bu yolculukta yüklerimi artıran değil, omuzlarımdan yük alan ve bunu yaparken sevgisini de koruyan biriyleyim.

Demiştim ya hani “Son iki yılda…” İşte o iki yılı sırtımı yasladığım insanla birlikte dönüştürmek çok kıymetliydi.

Bu kadar övgü yeter, dönelim konfor alanından çıkınca yüzüme tokat gibi çarpan o değişik personalara.

Hadi gençsin, çıtırsın, eleye eleye devam ediyorsun hayatına… Ama biriyle hayatını birleştirdiğinde, mecburen bir arada olman gereken insanlar da peşinden sürükleniyor. Bazen empati duyguma söverken buluyorum kendimi: “Sana ne be İrem, milletin çocukluk travmalarından? Sana ne be kızım, ömrün boyunca insanları anlamaya çalışarak mı geçecek bu hayat?” Ver coşkuyu… İçine ata ata yaşanır mı?

Eşimin arkadaşlarıyla yeni tanışmaya başladığım bir dönemi hatırladım.

Sesim soluğum çıkmıyor, beni eskiden tanıyan biri görse “İrem’e ne yaşatmışlar?” derdi. Neden? Gözlemliyorum bacım… Böyle de lanet bir detaycılığım var işte, özellikle insanlarla ilk temaslarda. Kendim gibi olmak zorunda değilim belki ama bu kadar çekingen de başlanmaz ki… “Kendim gibi olmamayı başarmak” da bu yeni yaşımda hedeflerim arasında bu arada. Samimiyetsizlik değil bu. İnsanlar seni tam anlamıyla tanımasa da olur. Yarın öbür gün yumuşak karnından vurabilecekleri bir bilgiyi servis etmeden önce bir durup düşünmek gerek. Dilek listeme ekledim: Politik olmayı da hayatta kalmak için elzem buluyorum.

Şok oluyorum bulunduğu kabın şeklini alan insanlara. Bunu omurgasızlıkla da karıştırmamak lazım. Bahsettiğim, yanar dönerli bir kimlik değil.

Ben anlatırken yorucu ve zor gibi gelse de… Merak etmeyin, zaten kavruluyorsunuz kaju gibi. Hayat öğretiyor. O sudan çıkmış balık hâllerinizi düşününce, bazen kendinize kızıyor bazen de gülüyorsunuz. Yani eş, iş… Bir noktadan sonra size “Artık devrilme şansın kalmadı” gibi bir gerçekle kapılarını açıyor. Bir de çocuk eklendi mi… oh!

Eş, iş bir kenara… Bir de çocuğun getirdikleri ve götürdükleri oluyor.

Bir kahve içip yarım saat sohbet etmek istemeyeceğiniz insanlarla her gün bir araya geliyorsunuz. Genç yaşta anne olmak “annelik” konusunda cahil olmak anlamına gelmiyor ama insanları ve davranışları göğsünde yumuşatma konusunda, maalesef cahilliğin zirvesi oluyor. Hele bir de bilinçli yaklaşmaya çalışıyorsanız… Çocuğun arkadaşlık kurduğu aileleri gözlemliyorsunuz ve “Eyvah!” diyorsunuz. Dünya üzerinde yalnızca kendi çocukları varmış gibi davrananlar mı dersin, çocuğu çok doğru yönlendirdiğini sanıp muazzam bir sorun yumağı yaratanlar mı dersin… Hepsini görüyorsunuz.

Ve artık, sosyalleşirken bile çocuğunuzun tercihlerine uyum sağlama mecburiyeti geliyor üstüne. Hayatta kalma çabası bir yana, eş getirdi, iş getirdi, çocuk getirdi derken… hooop! Gidenlerden biri de akıl sağlığı oluyor, onunla vedalaşma zamanı…

Hayat bu ya zaten… Bunlar olmadan nasıl gelişip dönüşebiliriz ki? Mümkün değil.

Tam da bu noktada devreye terapi süreçleri giriyor –ve girmeli de.

Terapiden uzak biri çocuk yetiştirmemeli. “Her şey yolunda gidiyor, ne anlatacağım ki?” diyen bir ebeveyn kesinlikle yanlış bir tutum içindedir. Yalnızca farkında değildir. Sağlıklı bireyler yetiştirmek için önce kendimiz sağlıklı bireyler olmaya çabalamalıyız. Bu da öyle kendiliğinden olan bir şey değil; yoğun bir emek, farkındalık ve niyet istiyor. Hayatta stresiniz katlandıkça, sorumluluklarınız artık dağ gibi büyüdüğünde… Topluma iyi gelmenin ilk adımı kendini iyileştirmekten geçiyor.

27 yaşım, iyileşmeye başladığım yaş oldu.

Evet, hâlâ tökezliyorum. Kendime acımasız davranabildiğim oluyor. “Aman Ali Rıza Bey, ağzımızın tadı kaçmasın” minimalinde hareketler sergileyebiliyorum. Ama artık biliyorum: Bazı anlarda ağzımızın tadı kaçmalı. Kaçmalı ki gerçekten tadı olan şeyin kıymetini bilelim.

Herkesin yeni yaşına dair hedefleri, hayalleri vardır. Artık birçok şey gerçekleşmeye hazır. En çok da ben! 💫

Öldürmeyen acı güçlendirmiş olacak ki… Bazen şöyle otururken bir bakıyorum, sinirden gülüyorum. Aman, ben hep buldum zaten gülmenin bir yolunu. Sinirden de gülerim, keyiften de…

Hoş geldin 27 yaşım!
 
 
Hayat renkli, günler şeker 🍭
İrem Savaş Sakin©
 
 

BEĞENEBİLECEĞİNİZ İÇERİKLER

No Comments

Düşünceleriniz bizim için değerli! Yazı hakkındaki yorumlarınızı paylaşarak sohbetin bir parçası olun.

error: Kopya korumalı içerik!

Yazı: Pembeden Yeşile Bütünlük | Yazan: İrem Savaş
Girne Antik Liman
Girne Antik Liman
Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan