Sen, Ben, Biz
Canım sevgilim, akşam yanında yatmayı çok istedim ama olmadı. Sabah uyandığımda aklımda sen, ben ve biz vardı. Zaten yatarken de bizi düşünmüştüm. Hatta senin konuşmaların ve benim sana verdiğim cevaplarım ya da sorularımın gölgesinde uykuya daldım. “Neden bu kadar çok düşündün?” dediğini duyar gibiyim çünkü o çok beklenen buluşma anının bitişi ve son gecesiydi, henüz ne yaptığımızın farkında olmayı çok istiyordum! Ama her zaman olduğu gibi hayat durmuyor, benim yaşam hızım olup bitene yetişemiyordu.
Ben arada bir seni seviyorum dedim, sen ise “Seni sevmeye başladım!” demiştin. Bu sözü söylediğin o an çok hızlı geçmesin istedim… Oysaki o an çok hızlı geçti… Çok… Ben ona tutundum ama onu tutamadım, ardından gelen sözlerin beni sürükledi. Esprilerine karşılık veremememin sebeplerinden biri buydu. Allah kahretsin ki zaman yine akıyordu bensiz… Oysaki sadece o anı yaşamak istediğim bir ömür olabilirdi. Ama ne yazık ki çok kısa sürdü ve diğer sözcüklerin rüzgârında kayboldu.
Sabah sabah uyandığımda dün geceyi düşünüp ne yaşadığımızın -yaşadığımın- cevabını vermeye kalktığımda bir süre sonra neden gözlerimden yaşlar döküldüğünü şimdi sana yazarken daha iyi anladım.
Bana göre yaşam bir yanıyla bana acı veriyordu. (Hangi yanı olduğunu açıklayacağım.) Acı ya da şiddetli bir hüzün! Bu acı ya da hüzün birbirine dönüşmeye çok yakın duygulardı ve kendiliğinden büyük bir beceriyle birbirlerine el verebiliyorlardı, hem de ben daha ne olduğunu anlamadan!
Duyumsadığım derinlerimde gizlenmiş acının ne olduğuna gelecek olursam, bunu ilk kez seninle yaşamıyordum -seninle de yaşadım- gerçeği aksettiren bir düşüncenin söze dökülmesi ne kadar aniden olduysa onu anlayıp elimden düşürmem de o kadar hızlı olup bitti. Zamanla birlikte aktı kelimelerin. Ben ise ancak önümden geçip gitmesini izledim.
Bunun gibi anda asılı kalan, üzerinde saatlerce konuşabileceğimiz pek çok söz kesik diyaloglara dönüşüp havada uçuştu. Hatta her bir sözcüğün açtığı kapıdan gördüğüm sonsuz evrenler beni oturduğum yere yavaşça çöktürdü. Onların içine henüz dalamadan sönmeleri ve hiçbirini tam olarak tanımadan, anlamlandırmadan sönüp gitmeleriydi sebep. Yine kaçmıştı, kaçırmıştım bazı gizlenmiş göremediğim gerçekleri. Başladığım noktaya geri mi dönmüştüm?.. Belki bir süreliğine ama orada kalmayacağımı bilerek. Acım niye depreşmişti? Çünkü bu gerçeği bulma yolculuğunda yalnızdım, sadece bendim sorumlusu, yalnızca ben…
Beni hüzünlendiren şey o anın değerini verememiş olmam ve bir daha o anı yaşama imkânımın olmayışıydı.
Hep böyle oldu, hep… Ömrüm boyunca ne cümleleri tutabildim ne de anları oysa onların üzerine düşünmem için zamana ihtiyacım vardı, hissetmem için de… İçimde niceleri kaldı kim bilir, ben bile zaman içinde unuttum onları… Oysa esas hayat -benim bulmak istediğim, büyük bir istekle aradığım gizemli soruların cevapları olan hayat- onların içine gizlenmişlerdi! Fakat onlar da diğer pek çoğu gibi akıp gitmişlerdi.
İşte beni hüzne boğan, daha sonra buydu! Bana göre gerçekler; yaşamın içerisinde yaptıklarımız, ettiklerimiz değildi. Bu gövdeler bir görüntüydü de gerçekler de onların elle tutulamayan gölgeleriydi sanki ve güneş çıkınca da kaybolmuşlardı! Yok olmuşlardı demiyorum çünkü onlar hiçbir zaman yok olmuyordu. Hep orada kalbimin derinliklerinde keşfedilmeyi bekliyorlardı ve geçen zamanla birlikte yine görünmez, elle tutulamaz olmuşlardı.
Kim bilir bir daha ne zaman ortaya çıkacaklar ve benim şaşkın bakışlarımın önünden yine akıp gideceklerdi.
Beni yazmaya iten güç bu muydu? -Buydu.- Gizli hazinenin bir ucunu görmek, onları yazarak zamana yaymak, biraz olsun onları düşünme imkânı yaratabilmekti.
Sana söylediğim birçok sözcükten birini çok açık hatırlıyorum; “Bana kalbinin en gizli, en karanlık, en ulaşılmaz köşelerini aç!” demiştim. Aç ki seni kahrolası zamanın dışında, sonsuzluk sınırında tanıyabileyim ve ben de sana o kendimin bile tam olarak göremediğim, karanlıkta gizlenen bilinmez yanlarımı -ki bunlar öyle bir cinstiler ki gökyüzünde kayan yıldızlar gibi bir görünüp bir kaybolmaktaydılar- açabileyim!
Sana olan sevgim, bana en iyi ayna tutacak kişi olmandan kaynaklanıyordu. Bunu kolaylıkla yapabileceğim yani zorlanmayacağım biriydin, hissediyordum.
Benim penceremden nasıl bir ilişki olduğunu da açmam gerekirse, onu da anlatmaya çalışayım istersen:
Dünya zamanında doğal bir akış içerisinde başlayan ve ilerleyen, mümkün olduğunca kişisel hesapların kurgulamadığı bir senaryoda devam eden bir ilişki. Beni ilgi çekici bulan bir erkekle benim de ilgimi çeken, arada sırada görüşebileceğimiz, güvenilir bir ilişki.
Gözünde sevgi ışığını görebildiğim, benim gözümde de onun görebildiği bir sevgiyle süren bir ilişki. Daha da önemlisi, birlikte cinselliğimizi yaşayabileceğimiz bir ilişki ki bu belki de en azından şimdilik hepsinden daha önemliydi çünkü böylece birbirimizin sadece tenini öpmüş olmayacaktık, teninden başlayıp ruhunun inceliklerine de dalacaktık.
Akşam sohbetimizde bu konuda konuşmaya başlatmıştım, hatırlarsan, işte orada açmak istediğim buydu ama konu genişledi toplumun cinselliği yaşayamayacağı gerçeğini anlattığın -türlü ekonomik sebeplerle- bir noktaya evrildi.
Oysa ben ne dedim tekrarlayayım istersen: “Benim uyanışımın, hayatı daha da önemlisi kendimi -öz benliğimi- biraz da olsa kavrayışımın cinsellikte özgürleşmemle çok yakından ilişkisi var.”
Sözü açarkenki niyetim; derin bir uykuya yatırdığım, kaçındığım, dokunmadığım, hatta bir zamanlar dönüp bakmaktan korktuğum cinselliğime yani karanlıkta kalmış yanıma lafı getirmekti.
Benim kendimi sana vermem de bu yüzdendi. Kendimi daha iyi tanımak için bunu yaşayabileceğim bir erkektin, şükürler olsun, bunu yaşamalıydım. O zaman birbirimizi daha iyi algılayabilirdik ya da karanlık noktalarımıza ulaşmamız büyük ihtimalle daha kolay olurdu.
Sen konuşurken benden daha rahattın -ya da öyle görünüyordun- ben öyle değildim, pek kolay değildi ve olmadı da zaten karanlıklarımıza ışık tutmak. Yediklerimiz, içtiklerimiz, gelip giden garson varsa hatırlamıyorum, çalan müzik ve diğerleri… Ki en önemlisi de mekânın ruhu buna müsait miydi emin değilim ve belki de sen, ben, biz buna hazır değildik!
Topu benim-bizim sahamızdan dışarıya savurdun, ben de sebep olmuş olabilirim bu duruma. Sonuç olarak konu, bir dünya ekonomi zirvesinde konuşulan gerçeklere geldi dayandı adeta.
Daha karnını doyuramayan kişilerden özgür cinsellik yaşamalarını nasıl bekleriz gibi bir noktaya kadar da uçtu hatırlarsan.
Ben senin güzel ve yerinde esprilerine gülemedim, sen de benim aniden ciddileşen halimi gördün ve büyük ihtimalle benim bu halim sana oldukça değişik geldi ve belki de espri konusunda benim üzerimde çalışman gerektiğini düşündürdü.
Gülemeyip ciddileşme sebebim, benim kendime-kendimize odaklanma arzum ve bunu bozacak bir şeylerden kaçınmak içindi, kaygım yüksekti, bu yüzden sana karşılık veremedim.
Bir daha ne zaman görüşeceğimizi bilmemem, senin az da olsa rahatsızlanman, kasıklarındaki ufak da olsa duyduğun sızılar benim dikkatimi dağıttığı gibi, ortamı da benim açımdan biraz bulandırdı diyebilirim. Hele torunumun beni arayıp, yanımıza gelmesi gecenin sonunu getirdi. Güzel bir kapanış oldu ama daha iyisi de olabilirdi ne yalan söyleyeyim. Ayrılırken birbirimizi tam olarak öpemedik, doğal olarak hissedemedik birbirimizi…





No Comments