“Akıl kıl üstünde” derdi ninem. Böyle söylerken; deli ve akıllı arasındaki o her an karşı tarafa geçmeye müsait incecik eşiği mi, yoksa çaresizliğin akıla aldırdığı uzun ince yolu mu kastettiğini hiç bileme(z)dim. Fakat bunca olan bitenden sonra tek bildiğim; zamana yayılan çaresizliğinizle baş etmenin…
Toplamaya çalıştıkça dağılan, dağıldıkça umuda yaslanan, kırık kanatla da uçabileceğine inanıp, kendini yola adayanlar… İşte bu öykü sizler için yazıldı. Geleni gideni eksik olmayan bir köyde yaşardık biz. Sırtına çantasını vuran köyümüze gezmeye gelirdi. Eh köyümüz de güzel yerdir hani. Biz bilemeyiz ama; fi…
Daktilonun tik takları yorgun bedenine ninni gibi geldi, içi geçmek üzereyken; “Şuraya bir bilgisayar lazım, unutmadan almalı” diye düşündü. Oturduğu koltuğa, minicik ayaklarını zayıf bedenine çekerek kıvrıldı. Uyku serin ve gailesiz kollarıyla işte oradaydı, itirazsız teslim oldu. Düşünde uzun yıllar öncesine ait bir hengamenin…
Keşkelerin efendisi bizi buraya tıkalı tam yirmi yıl oldu. Oysa buraya, bu güneş görmez karanlık yere tıkılmadan önce birer gezgindik. Şikayetçi değiliz aslında. Bir kere çok arkadaşımız var. Çoğu zaman ne dediklerini, nelerden bahsettiklerini tam olarak kavrayamasak bile sayelerinde güzel zaman geçiriyoruz. Sanırım dünya…
İçinin kıyıldığı, ruhunun bunaldığı, keşkelerin hiç adetin olmamasına rağmen boğazına sarıldığı bir gün, at kendini doğanın kucağına. Denize açılan bir sokak bul. Acelesiz ve yalnız yürü; seni önce sesi, sonra silüetiyle karşılayan suya selam dur. Sonra uzan yüzüstü kıyıya, taşların birine ya da kumlara…
Martan’ın Sepeti; gerçeğin kıyısında oturup düşleri yakalayanlara, arada bir bile olsa kendini yalnız hissedenlere, inandıklarından korkmayanlara, çocuklara, kalplerinin köşesinde hâlâ bir çocuğu yaşatabilen cesur büyüklere armağan olsun. Kardeşim doğduğunda henüz beş yaşındaydım ve babamın bitmeyen işleri, annemin katlanan sorumlulukları yüzünden yalnızca pabucumun değil, pabucumla…
Her şeyin ayrı ayrı, ilmek ilmek örülüp hazırlandığı ve bunun cennet olarak lanse edildiği bir hayatınız, vazgeçtim!!! bir gününüz oldu mu? Ben otuz yılımı böyle yaşadım. Ölüm hariç tek bir sapmanın bile olmasına izin verilmeyen otuz kocaman yıl. Babamı çok erken kaybettim. Annem öldüğünde…
Kendime nasıl bir isim bulacağımı bilemedim, size bıraktım. Siz tüm olanları okuyunca bana nasıl bir isim bulacağınıza karar verirsiniz artık. Fakirliğin kokusunu bilir misiniz? Ağır ve hüzünlüdür. Ekşimiş maya, gölgede kurumuş çamaşır, küflü peynir gibi kokar. Üstelik ne kadar temizlenip paklansan çıkmaz o koku……
Kuşlar ve ruhlar sonsuzluğu kucaklamak için kanatlar taşır. Biz de bir zamanlar iki güzel kanada sahiptik. Onlar gibi değildi belki taşıdığımız kanatlar, biz yeryüzü hallerini davetkârlıkla kucaklamak için vardık. Üzerimizde, yumuşatılmış kuşaklarla kenetlenmiş ve damarları boyunca bıkmadan usanmadan birbirini takip eden, tamamlayan, saran imgeler…
Her gün en az kırk, elli kişi bakar bana oysa tam yüz elli yaşındayım. Ne kafalar gördüm ben ve o kafaların üzerinde ne gözler, ne saçlar, ne bıyıklar, ne kaşlar, ne yanaklar, ne dudaklar… Böleee bakarlar bana… Kendilerinden bir iz, onlara ait bir dokunuş,…
Üniversitede ilk öğrendiğim bilimsel veri gözün bin yıllar süren rejenerasyonu sonucunda en çok yeşil rengin tonlarını ayırt ettiğiydi meselâ. Çok etkilendim; kendi kendime arkadaş ihtiyaç gerçeği doğurup geleceği planlıyor doğruymuş dedim. Demek avlanmak karnını doyurmak için bile olsa imkansız seferber olabiliyormuş gibi bir sonuca…
Benim adım Rû* Evinizde, işinizde, aşınızda ve dahi aşkınızda, sevdiklerinizin gözlerinde, sevgisizliğinizde, sevgisizliğe mahkum ettiklerinizin gizlerinde, bin türlü sırrınızı gömdüğünüz unutulmuş çekmecelerinizde yaşarım. İşlediğiniz günahların kalbinizi vuran kara dikeniyim. Bir tek gözyaşınızda barınamam… Bazen bin bazen bir olursunuz, görürüm, Rû’yum ben… Siz beni göremezsiniz,…
Ağzıma kadar doluyum, içine zaman tıkılmış, basılmış ne kadar asım takım varsa taşımaktan dikişleri sökülecek valiz gibiyim. En iyisi zaman gelmeden minareden at beni. Dur,dur, dur! Ya da durma! Koş!!! İn aşağıya ama sakın tutma beni. Ben kendimi tutarım. Tutamazsam da nasılsa minareden düşerken…













