Hayatımı sardığım çemberden dışarıya başımı hiç çıkartmamalıydım. Başkasına ateş, hapis, duvar gibi görünen bu çemberdi beni koruyan. Başkalarının gözünden kendime bakmaya başladığım an, işte tam o an kırdım o çemberi. Ne zaman mıydı o an? Anlatayım, anlattıkça kalbimde çöreklenen ateş diner belki. Dinlerken sen…
* Her İnsan Bir Dünya öykü dizisinin birinci bölümü için tıklayınız. “Ya Göründüğün Gibi Ol, Ya da Olduğun Gibi Görün…” – Mevlana Celaleddin Rumi Her bir sözüyle, bilgeliğin kelimelerini beşeriyete fısıldayan Rumi, varoluşun en insanca birikimlerini aktarırken elbette felsefeden de uzak kalamamıştır. Aklın yolu…
“Alnındaki çizginin şekline göre, çok gülen biri hatta kahkahaları gökyüzünü dolduran cinsten. Yürürken uçuyor adeta; ayağının altında bir canlı varmışçasına, incitmeden korkarmış gibi incelikli adımlar atıyor. Mutlu hanesine bir artı daha ekleyebilirim.” Kaldırımın kenarına oturmuş, geçen insanların hikâyelerini zihninde canlandırmaya çalışıyordu Özgül. Mutlu ama…
İndeks Mahkûmiyet: Birinci Bölüm Mahkûmiyet: İkinici Bölüm Kulağında hep aynı sözün çınlamasını durduramadan meydanı izliyordu Meltem. “Kaçtı onlar.” Meydandaki tüm insanların yönü lojmana çevrilmiş, oradan gelecek bir hareket, belki de bir cinnetin seyirliğinde yüreklerine su serpmeyi bekliyorlardı. Oysa Osman vardı yanlarında, diğer terk…
İndeks Mahkûmiyet: Birinci Bölüm Mahkûmiyet: İkinici Bölüm “Sence mahkûm bir hayat mı yaşayacağız Mehmet?” “Herkes bir şeylere mahkûm. Kimisi insanlara, kimisi yaşadığı yere, bir duyguya. Hayat bir mahkûmiyet Azize.” “İnanmak da mahkûmiyettir o zaman; Tanrı’ya, insana ya da doğaya hiç fark etmez.” “Dedim…
İlk kez geldiği şehrin sokaklarında avare dolaşırken, kendini yabancı hissettiği insanlar arasında bir kahve içimlik mekan arayışına girdi Buket. Gezmek istediği çok mekan vardı, zamanı tasarruflu kullanmalıydı elbette ama kahve içmeden olmazdı. Parke taşlı dar sokakta masalarını sokağın içine yerleştirmiş, baharın gelişine saygı duruşundaki…
İçtiği su boğazından geçemedi, öksürükle birlikte iki büklüm olarak ciğerinin derininden gelen solumayla kesik öksürüklere devam etti. “Bu yumru ne zaman geçecek?” diye içinden kendi kendine sitem ediyordu. İki büklüm haldeydi hâlâ. Kolundaki saate baktı geç kalmak üzereydi. Doğrulup bir yudum su içmeyi denedi…
“Eteğimdeki taşları dökmeye geldim!” “Erken oldu sanki.” “İroniyi bırak. Geldiğime şükret sen. Geç-erken ne fark edecekti ki?!” “Can yeleğine ihtiyacım olacak mı? Sargı bezi, yara bandı filan?” – Zevzekliğinden, yüzsüzlüğünden hiçbir şey kaybetmeden, hiçbir şeye dokunmadan öyle yaşamaya devam anlaşılan! “İlahi Ceren, elbette bir…
Göz bebeğinin içinde hareler halinde ateş yansıyordu. Haki yeşil duvarlardan yayılan ateş kırmızısı alevler gözünde can bulmuş deliliğin çıldırtıcı bakışlarında parlıyordu. Ağzının kenarına yerleşmiş çarpık gülümseme ile elinde kalan son kitabı da dumanların içinden seçmeye çalıştığı ateşin içine fırlattı. Hakan Hakan 40’lı yaşların yarattığı…
Karşısında kendi bedeninin içinde, kendi sesi kendisiyle konuşuyordu. Kendi sesini, yabancı bir ses gibi duymak zihninde bir girdap oluşturmuş, beyninde şok etkisi yaratmış, konuşma komutunu diline yönlendiremiyordu. Kırk yıllık ahbabıyla sohbet eder gibi kendine seslenen kendine, bir yabancıya bakıyor gibi bakıyor, bir o kadar…
Eline aldığı kimlik, hayatını sıfıra çektiğinin işareti olarak yeniden avuçlarındaydı Öykü’nün. Tıpkı hayatı gibi… Devletin gözünde artık yalnız bir kadındı. Tüm resmi işlemlerini yürütürken ilgili kişinin yüzüne bakmasının ardından, kimliğin sağ altına göz atması saniyelik bir andı. Ardından kimlik arka yüzündeki medeni hali bölümü…
Ardından kapattığı kapının üzerindeki eline takıldı gözü. Sanki gençliğin son izleri silinmek üzere hazırlanır gibiydi. Tırnaklarında kan kırmızı ojeler, gören gözlere ve ruhuna canlılık hissi veriyordu. 100 yaşına da gelse vazgeçmeyecekti kırmızı ojeler, kızıl saçlar ve stilettolardan. Yaşamının kodları arasında vazgeçilmez üçlüydü bunlar, kendini…
Okuma koltuğunda bacaklarını stresle sallarken bir yandan da dudaklarını kemiriyordu Melda. Okuduğu kitabın içine girmiş, olayları kendi yaşıyordu adeta. Çevresini saran aura tüm dış etkilerden koruyarak içeriye herhangi bir sesin, olayın girmesini engelliyordu. Neredeyse gözle görülen bir çember oluşturmuştu, griden maviye çalan tonlamada, şeffaflığın…













