Portakal Çiçeği

Uzun Metrajda Başrol

16 Kasım 2020

Yazı: Uzun Metrajda Başrol | Yazan: Sıla Malik

Biraz zamandır oluyor yazmak isteyip doğru kelimeleri bulamayışım. Kaç yazı sildim bugüne kadar sırf içime sinmediği için.

İlham gelsin diye farklı metinler kurcalıyorum, yazılar okuyorum, videolar izliyorum. Kendimi geliştirirsem düşünce dünyama da yeni pencereler açarım, diye düşünüyordum.

Tüm bunların insanın perspektifine önemli katkıları olduğu kesin ancak hayatımdaki küçük bir an, gördüğüm bir olay ve buna bağlı olarak yaptığım yorumdan yola çıkıyorum bugün.

Birkaç gün önce arkadaşımla beraber uzun süredir görmediğimiz bir arkadaşımıza gittik. Pandemi dolayısıyla toplu taşıma kullanmayı tercih etmiyoruz. Hâliyle yürüyerek gidiyorduk. Yolumuzun üzerinde her zaman sakin olan, dört tarafı yollarla çevrili ama diğerlerine göre daha büyük bir mezarlık vardı.

Lise hayatım boyunca her gün servisle sabah akşam yanından geçtiğimizden o günkü hareketlilik çekti dikkatimi. “Baksana” dedim arkadaşıma. “Hiç olmadığı kadar kalabalık bugün burası.” O da bana hak vererek “Cenazeyi defnediyorlar, normal” dedi. Kalabalıklardı cidden. Hatta bu pandemide nasıl bu kadar kalabalık cenazeye izin verildi şaşırdık.

O gün boyu arkadaşlarımla sohbet ettim, eğlendim, uzun zaman sonra bir araya geldiğimiz için mutlu oldum ve akşam olduğunda geldiğimiz yolu yine yürüyerek döndük arkadaşımla.

Ve benim yine dikkatimi çekti o mezarlık. Bu sefer kimsecikler yoktu. O kalabalık dağılmış, arabalar kaybolmuştu.

“Ne garip değil mi?” diye sorguladım arkadaşıma mezarlığı işaret ederken. “Gündüz ne kalabalıktı burası. Şimdi bir kişi bile yok başında.” Öyle ya pek bir hüzünlü gelmişti bana bu tablo. Hava iyiden iyiye kararıyordu, soğuktu. Yalnızlık çoktan çökmüş olmalıydı oraya.

Bizim arkadaşımla bu sohbetimiz birkaç saniye sürdü. Görüş açımız değişti. Bambaşka şeylerden bahsederek, çoğunlukla şarkı mırıldanarak döndük evlerimize.

Bugün elimde telefon her zamanki gibi dolanıyordum sosyal medyada.

Karşıma bir sayfa çıktı. “Sahipsiz Günlükler” diye. Anladığım kadarıyla sayfanın sahibi bir sahaf ya da eski basım yazı yayımlarını toplamayı seven biri. Bu toplama sürecinde eline 27 adet eski günlük geçmiş. Bazılarından kimin olduğunu anlamış, bazılarında ise yazan kişinin cinsiyetini bile anlayamamış. Ama ellerinin arasında duran o değerli hayatları paylaşmak istemiş bizlerle.

Sayfada da küçük küçük kesitler paylaşmış günlüklerden. Okurken bir romandan alıntılar okuyor gibi hissettim. İnsanlar kendi duygu durumlarını o kadar edebi dillerle anlatmışlardı ki.

İçinden iki tanesi hem güldürdü hem de üstte anlattığım o olaya götürdü beni. O zamanki düşüncelerimi sorgulattı.

“Arabayla hep yanından geçiyorduk, bugün ilk kez mezarlığı fark etti Kaya. Mezar taşlarına bakıp ‘Burası neresi böyle tabelalar, tabelalar?’ diye sordu. Babası, ‘Burası tabela müzesi, işi biten tabelalar burada sergilenir’ dedi. Akşam kızdım Metin’e. Her şeyi çocuğa olduğundan güzel ve eğlenceli gösterip duruyorsun, bu çocuk hayatı öğrenemeyecek dedim. ‘Hayat bilgisi mecburi ders, ben oğluma Hayat Sevgisi dersi veriyorum’ dedi. Lafta güzel ama hayat öyle değil işte.”

İlk okuduğumda Metin Amca’ya verdim ben hakkı. Ölüm, ölmek gibi kavramlarla siyahı, olumsuzu hep bizler bağdaştırıyoruz. Hep kendimizi düşündüğümüzden çünkü. Birini kaybettiğimizde gidene değil arkasında kalan ve acıyı çeken kendimize ağlıyoruz hep.

Yaşamımızı başrolünde olduğumuz birer film gibi görebilsek ve kendimize bir başrol oyuncusu kıymetini verebilsek o zaman tabela müzesinde olmak pek de fazla sıkmaz canımızı. Hakkıyla yaşanmış bir hayat için hiç de fena olmayan finallerin müthiş ölümsüzlüklerini temsil ederler sadece.

Biliyorum konuştuğum konu kendiliğinden kasvetli ama bir o kadar da gerçek, hayatın her anında, tam ortasında hatta.

Güzel yaşamak önemli zamanı, sevilen ve seven insanlar biriktirmek belki de. Fotoğraflarda ölümsüzlüğü bulmak, yaşayan her neferin anılarında hâlâ ilk günkü gibi canlı kalmak. Bir kokuyu, bir şarkıyı, bir yemeği sahiplenircesine sevmek. Öyle sahiplenmek ki her konusu geçtiğinde ayrılmaz iki misali hemen akla, gönüle düşmek. İnsanı ölümsüz yapacak çok şey var düşünüldüğünde. Çünkü asıl mesele uzun yaşamak değil, çivi ya da sabun. Hangisiyle kazıdın adını bu dünyaya? Tüm mesele bu.

“Akşam yemekten sonra mevzu derindi. Ölürken hayatımızın nasıl bir film şeridi gibi gözümüzün önünden geçeceğini konuştuk. Film sesli mi, sessiz mi olacak; finalde son mu yazacak, the end mi? Yemek arkası şekerlemesi bitince Şeref Amca da katıldı. ‘Bendenizin tevellüdü sinemanın icadından evvel olduğu için, ben ölürken hayatım bir Karagöz perdesi gibi geçecek gözlerimin önünden. Ve biterken ne son ne de the end, her ne kadar sürç-i lisan ettiysek affola, yazacak’ dedi.”

Ne güzel söylemiş Şeref Amca, sade sonlara nazaran onunki hayata ve insana iyisiyle kötüsüyle dokunduğu için, kendi anlamı ve değeri olduğu için naçizane bir af ile noktalanacak ama asla sıradan olmayacak.

Hatırlanmaya değer hayatların, ölümsüz kahramanları olabilmek dileğiyle…

Sıla Malik

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

4 Yorum

  • Cevapla Demet Uncu 16 Kasım 2020 at 14:11

    Sılacığım, kalemine, yüreğine sağlık. Yine okurken yüzümde hafif bir gülümseme ile hem hüzünlendim hem geçmişe gittim. “Sahipsiz Günlükler” sözcükleri bile yüreğimi burktu biraz ama takibe aldım sosyal medyada 🙂 Paylaşımın için çok teşekkürler.
     
    Sevgiler

    • Cevapla Sıla Malik 16 Kasım 2020 at 23:40

      Hafif bir tebessümle okudum dediniz ya, tüm çabam bu aslında. Gönüllere dokunarak, işleyen bağlar kurabilmek…
      Yeni ve güzel şeylere ulaşmanıza vesile olduğum için ayrıca mutluluğumu belirtmek isterim.
      Yorumunuz için çok ama çok teşekkürler. 🍀💜

  • Cevapla Hatice Kopuz 17 Kasım 2020 at 11:20

    Duygu dolu güzel yazınızı zevkle okudum.
    Kim sonu olan gerçekten kaçmış…
    Yüreğinize sağlık.

    • Cevapla Sıla Malik 22 Kasım 2020 at 00:02

      Bu güzel yorumunuz için çok teşekkür ederim. Beğenmeniz beni çok mutlu etti 🍀💜

    Cevap Yaz

    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan