Açık Pencere

Başak Kız | Rüzgârsızlar

24 Haziran 2022

Yazı: Başak Kız | Rüzgârsızlar | Yazan: Şen Sevgi Erişen

Annesinin yanından çoktan kalkmış olduğunu görünce küçücük ellerini kavuşturup göğsünden gelen bir sesle “Annem!” dedi. Elleriyle yüzüne düşen lülelerini arkaya doğru sıvazladı. Tam kendine gelemeden çıplak ayaklarla odadan çıkıp mutfağa yöneldi. İki ablası da mutfaktaydılar. Büyük olan arkasını dönmeden “Kalktın mı?” dedi. Onun konuşmaya gönlü yoktu. Şimdi bütün gün iş yaparlar onunla hiç ilgilenmezlerdi. Annesi ise kim bilir ne zaman gelecekti?

“Dağlara doğru yürüme” demişti annesi ona. Derenin yatağına doğru git! Dikkatli ol. Koyunlar dağılmasın. Kuru topraktaki taşların üzerinden çıplak ayakla yürüdü, yürüdü.

Yıllar sonra bir gün hikayesini anlatırken içindeki sesle tekrar buluştu. İnce bir “do” sesi verdi bedenindeki her bir hücresi. Köydeki deve dikenleri battı bacaklarına. Gözleri ıslandı. Onu dinleyen arkadaşı acı bir gülümsemeyle birlikte. “Ne güzel köy ,ne güzel çocuk” dedi. Masada kırmızı güller, çatal, kaşık… Dinleyen anlatandan arif olmalı ya! O da öyle oldu. “Çalışan kadın, iş arkadaşı. Bu kıvırcık saçlı, uzun, zayıf kadının yaşadıkları demek ki boş değilmiş” diye düşündü. O, sahici bir yürekle, çocukluğunda mühürlenmiş bir aşkla gelmişti bu şehre. Deve dikenlerine, anızlara, sızlayan tabanlarına, kanın sıcaklığına, toynaklı ayaklara, annenin bacağına, rüzgar saçlara, başaklara…

Tabanlarına batan kurumuş yaban otları canını yakıyordu. Gözleri ayaklarını geride bırakıp uzakları gördü. Duramazdı. Yavaş yürümeli, etraflıca koyunlara bakmalı, yakınlarında olmalıydı. Hem yürüyor, temiz havayı soluyor hem de çocuksu bir umutla etrafında iki laf edeceği birilerini arıyordu. Kuş seslerini büyük bir dikkatle dinledi. Ablalarının aralarındaki fısıldaşmalarına benzetti. Sonra seslerin arkasında silik bir ses daha duydu. Dikkat kesilmiş bir hâlde yürüyor, gözleriyle bir şey arar gibi bakınıyordu. Kuş sesi miydi o duyduğu, otların hışırtısı mı ya da uzaktan gelen hayvanların sesi miydi, bilemedi. Aklıyla, gözleriyle hatta tüm kafasıyla kulaklarının ta derinlerine kadar girdi, sesleri daha iyi duymaya çalıştı. Sonra oradan başını çıkarıp tümü kulak olmuş gövdesiyle dışarıya doğru uzadı. Ta seslerin duyulmaz uçlarına kadar götürdü kendini.

Tek başınaydı.

Konuşan bir ses arıyordu. Bütün varlığıyla ahlat ağacının kupkuru gövdesine kadar uzanıyor, olan biten bütün sesleri duymaya çalışıyordu. Koyunlar, otlar, akarsu, tomruklar nasıl birbirleriyle konuşuyor, bunu öğrenmek istiyordu. Anlayabilse, hepsiyle halleşecekti. Hiç olmazsa onların sözlerini duyacak, akşam eve gittiğinde hepisini anlatıverecekti anacığına. Koyunları gütmek için çıkmıştı yola. Annesi istedi diye. Çıngırak sesi, sinek vızıltısı, otların hışırtısı; yol boyu bir şey bulmayı beklemeden yürüdü duyduğu duyamadığı sesleri anlamaktan başka.

Kulağıyla duymaya çalışmaktan vazgeçince sesin hiçbir an yok olmadığını anladı. O minik bedeni görünmezliğe, duyulmazlığa (yokluğa) doğru büyüdükçe, nefesi de büyüdü. Koyunları gözleyip bir yandan da ayaklarına batan kuruyup sertleşmiş ot saplarını çıkarmaya çalıştı. Ufak sıyrıklar canını yakıyordu. Ama sürüyü otlatmak için daha yürümeliydi. Yol boyu koyunları seyredip onlar gibi dört ayakla yürümenin nasıl olacağını hayâl etti.

Kışın doğan kuzular büyümüş annelerinin yanında gezmeye başlamışlardı. Yaklaşıp ana koyunun başını okşadı. Tüylerinin içinde gezdirdi küçük ellerini. Yumuşak, sıcacık bir ses uzandı içine. Annesini gördü birkaç koyun ötede. Çiçekli uçuşan şalvarının içindeki yorgun bacaklarına sarıldı.

Biliyordu, annesinin yapacağı çok işi vardı. Çok çalışmalıydı. Durmak bilmeden bir de evde çalışacaktı. Kucağında oturmaya vakti olmasa da hiç değilse onu görecekti ya!

Ertesi gün annesiyle beraber bahçedeydiler.

“Ana” dedi. “Benim topladığım şu kurumuş deve dikenlerine ne olmuş? Koyduğum yerde duranları buldum ama birkaçı savrulmuş gitmiş. Neden? Nasıl gittiler ta oralara, de bana.”

“Neden bahsediyorsun gız? Hele bi dur da şu topladıklarımızı çuvala koyalım. Hayvanlara götürelim bunları.”

“Ama demedin ana. Bu birkaç topuzlu ot nasıl gitmiş ta öte uca.”

“Nasıl mı gitmiş? Rüzgâr eder onu bilmez misin bebeğim?”

“Rüzgâr mı?”

“He ya.. rüzgar. O eder işleri.”

“Hangi işleri?”

“Görürsün işte. Bir yerden alır, öte yere savurur otu, taşı, dalı, yaprağı. Rüzgârda her bi’ şey yerinden oynar. Alimallah seni, beni bile uçurur. Görmez misin? Başakların boyunlarını eğer, ağaçların yapraklarını bırakmaz. Otları hep bir yana yatırır, ezer, hiç birini dimdik tutmaz. Basar geçer üzerlerinden. Yolar ne var ne yoksa cıscıvlak bırakır. Deve dikenlerini dağıtır bazılarını da uzaklara savurur.”

“Neden?” diye sordu tekrar çocuk, anlamamış gibi. Bir sorabilseydi; “Rüzgârın elleri, gözleri, nefesi var mı?” diye. Bir yerden alıp diğer bir yere bırakıyordu her şeyi. Nasıl bu kadar büyük bir solukla üflüyordu, neden o toplanmış yığınlardan bazılarını uzaklara götürüyordu.

Annesi çömeldiği yerden kızına bir gözünü kısarak baktı. “Rüzgar bu! Sen ondan iyi mi bileceksin? O bilir neyi, nereye götüreceğini. Rüzgâr bilir kızım, biz bilemeyiz o işi.”

Rüzgârla ilk karşılaşmalarında şaşırmış olması doğaldı. Onun bildiği her şeyin başlangıcında “annesi” vardı. Bir şeyi anlamak istediğinde annesinin yaptıkları, sevgisi, sözleri, korkularıyla bağlantı kurardı. Ancak o zaman, o her neyse onu daha iyi anlardı. Onun için her şey annesi gibiydi; derleyen, toplayan, birleştiren, var eden. Ama rüzgâr farklıydı; dağıtıyor, büküyor, eziyor, sesi keskin ve sert çıkıyor, döver gibi çarpıyordu. Başakları, otları, toprağı, deve dikenlerini, onun saçlarını.

Küçük kız bir esrarlı düş görmüş gibi gözlerini açıp otları oradan oraya atan rüzgârı bekledi ondan sonra. Ne zaman rüzgâr çıksa, bir koşu dışarı çıkar yüzünü ona dönerdi. Onun sesini, bildiği sözlere benzetmeye çalışır, pür dikkat izlemeye başlar, onu bir canlı gibi düşünürdü. “Rüzgar ne konuşur?” diye sorar, içeriye girmek istemez, rüzgârın saçlarına, bacaklarına vuruşunu duyumsardı.

Dışarıdaki sesleri dinlerken karşısında annesinin büyümüş, uzamış gövdesini koca bir “dev” gibi görürdü. Onun yemenisinden çıkan örgülerini, büzgülü eteğini rüzgâra giydirmek isterdi. Erişemeyeceği kocaman bir “ana” gibi. O zaman nerede oturup nerede çalışacağını, nerede susup nerede konuşacağını bilen bir hayâl gelirdi gözünün önüne. Oysa, rüzgâr annesinden çok farklıydı. Şaşırmasının sebebi buydu. Bu “Rüzgâr anne de” neydi ki? Kime, neye faydası vardı? Kafasındaki en büyük soru buydu artık.

Yıllar sonra, büyük bir kente yerleşti.

Köyden göçtüler. Burada işe başladı. Annesini yanına aldırdı. Köyde bir şeyleri kalmamıştı. Annesi hep başkalarının tarlasında çalışmıştı zaten. Bir ev vardı kerpiçten, hepsi o kadar. Bu kentin asfalt yollarına, yüze gülen arkadan konuşan insanlarına, hormonlu domateslerine alışamamıştı ama. Ne yapsın ki burada yeni bir hayata başlamıştı.

Evinde saksıda bir şeyler yetiştiriyor, iş yerinin önünde kedileri besliyor, annesini de yanından hiç ayırmıyordu. Ayakta kalabilmek için çok çalışıyor, kazandığı parayla kimseye muhtaç olmadan geçinmeye çabalıyordu. Onun köyden bildiği bir ağız tadı, bir bereket, bir kuzu sesi, anlamaya çalıştığı bir “rüzgâr tanrısı” bir de anne özlemi vardı. O büyüse de “insana, insanlığa” hasreti hiç bitmedi. Tüm bunları koynunda bir kuzu gibi sakladı.

Şehre hep beraber gelmişlerdi; başaklar, onlardan arda kalan ayaklarına batan sert koçanlar ve akşam annesini görünce sevinçten unuttuğu kanayan tabanları.

Şehirde yediği darbeler onun göğsüne bastırıp sakladıklarına biraz daha sarılmasını sağlamıştı.

İş ortağı onu dımdızlak açıkta bırakıp borçlarla çekip gitmişti. Tüm kurduğu düzen allak bullak olmuş, verilen sözler yitip gitmiş, gizlendikleri yerde pusu kurmuş, onu bekliyordu. Daha bir gün önce konuşulanlar nasıl olmuş da unutulmuş, sözlerin her biri oraya buraya dağılmıştı. Rüzgârın savurduğu “deve dikenleri” gibi. Eğer annesinin söylediği gibi; onun küçücük elleriyle bir araya topladığı deve dikenlerini dağıtan rüzgar, işini biliyorsa o zaman o neler olduğunun farkında değildi.

Onun güvendiği bir ortaklığın ne kadar samimi ve sürdürülebilir olduğunu görmesi için büyük bir sarsıntı mı gerekmişti? Maddi manevi yıkılmıştı. Kırık dökük masa ve sandalyeyle beş parasız ortada kalmıştı. Acı bir rüzgar hayatını toz bulutuna çevirmişti. Şimdi fırtına sonrası bir sessizlik içindeydi. Çocukluğundaki rüzgârı düşündü. Önüne çıkanı yere yapıştıran rüzgârı. Arkasından yere kadar eğilen her sap tekrardan dikelir, canlanır yenileri sürerdi etraflarında. Rüzgarın ne yaptığını anlarsa hayatı da anlayacaktı.

Bazen uğultu bazen ıslık gibi sesini hatırladı. “Rüzgar bu! Sen ondan iyi mi bileceksin?” demişti annesi. Şimdi daha iyi çözüyordu hem rüzgarı hem de annesinin sözlerini.

Hayatını yerle bir eden bu tufanın ardından toparlanıp bu defa daha sağlam bir deve dikeni tohumu olarak toprağa düşecek, orada büyüyecekti. Hayata daha gerçekçi, heybetli, güçlü bir kadın olarak yeniden başlayacaktı.

Annesini kaybetmeden önceydi; bir arkadaşıyla tatile gitmişti.

Akşam varmışlardı motele. Eşyalarını yerleştirirken açık kalan balkon kapsının önündeki perde uçuştu. Arkadaşı kapıyı, pencereyi kapattı hemen. “Dışarıda hava bozdu, şansa bak!” dedi. Yatağının üzerine oturdu. O ise dışarıda neler olduğunu çok iyi biliyor rüzgârın sesini duymak istiyordu. Üzerine hırkasını alıp balkona çıktı. Arkasından kapıyı kapattı. Derin bir nefes çekti içine. Rüzgâra çevirdi yüzünü. Hırkasının önünü açtı, bağrına rüzgar vursun diye. Yumdu gözlerini, saçları savruldu geriye. Boğazını, vücudunu, ruhunu şifalı bir nefes gibi esen rüzgara bıraktı.

Gözleri, tarlada hep birden yatan sarı başaklar, anne kınası, çoban sopası gördü, tanıdık bir koku aradı soluğu. Ne kadar da özlemişti göğsünü rüzgâra sermeyi. Arkadaşı içeriden cama yapıştırdığı alnının altından ona bakıyor bir yandan da söyleniyordu; “Ne yaptığını sanıyorsun sen, gel içeriye, haydi üşüyeceksin!”

Arkadaşı için dışarıda olan biten neydi? Sadece bir yeldi; tozu toprağı havalandıran, kaçılacak bir şey, ürküten bir güç! Ya onun için neydi? Ayaklarına batan deve dikenlerinin sızısını geçiren, bütün gün göremediği annesine akşam kavuşması gibi bir şey miydi rüzgarın hediyeleri?
 
 
Şen Sevgi Erişen
 
 

BEĞENEBİLECEĞİNİZ İÇERİKLER

1 Comment

  • Yanıtla Yasemin Cengiz 9 Temmuz 2022 at 02:59

    Canım Annem (Aşk) Bu Boyotta Degil Artık Onu Özlüyorum Hep Rüzgar essin De Koklaşıp konuşup Meşk Edelim Diye Uyarnıyorum herşeyi Sesli Ama içden Sedasız Saf fısıltı İle onun İhtişamına İnanıyorum Çok Güzel olmuş Sevğili Şen can Kalemine Sağlık Beni Benden Alıp O Kaya Senin Bu Dağ benim Çarptı durdu Rüzğara Güveniyorum Enğine Derine Olması Gereken Yere Savuruyor beni Çok Teşekkür Ederim Muhteşem Olmuş Başarılı En Derin Sevğimle Kalp Dokunuşu 🙏🧘🏻‍♀️💕❤️🙏

  • Cevap Yaz

    Yazı: Pembeden Yeşile Bütünlük | Yazan: İrem Savaş
    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan