
1
Akşamdan kalan bulaşıklar gözümü açar açmaz benimle konuşmaya başladılar. Neler anlattıklarını inanın duymak istemezsiniz. Bilmiyorum belki dayanamaz, anlatırım. Muhtemelen anlatırım, kesin anlatırım.
Kanepeden kalkmaya cesaretim yok gibi. Kendinden mesul her yetişkinin günlük rutinleri şu anda bana fazla geliyor. Bir gayret elimi yan tarafa atıyorum, destek almak isterken koltuktaki kitap yere düşüyor ve içindeki kaşe yüzüme yüzüme sahibinin ismini bağırıyor: PEYKER…
Ayılamadığımın farkındayım. Kahve koyuyorum makineye. Onun demlenmesini beklerken kitabı tekrar elime alıyorum: ”Nereden çıktın?” bakışı ile bakıyorum kitabın kapağına, o da “Hikâyeyi hatırla!” cevabıyla göz kırpıyor bana. Uzun geceyi, kendini hatırlatan hikâyeyi hatırlamak istiyor muyum, bilmiyorum.
Kahvemi yudumladıkça biraz daha ayılıyorum. Işıl ile başlayayım anlatmaya. Işıl benim kız arkadaşım. Uzun zamandır birlikteyiz. Uzun derken bu zamanın standartlarına göre uzun diyelim. Sadakate yakın, sevgiye çeyrek kala birimlerle ilmek ilmek örülmüş, asgari müştereklerin de teşvikiyle ömrü olabildiğince uzatılmış tam bir modern zaman ilişkisi bizimki. İyi kızdır Işıl. Yormaz, sormaz, sorgulamaz… Bana tahammül seviyesi onunla ilgili fikrimi belirlemiş olabilir.
Dört yıldır birlikteyiz Işıl’la ve dün akşam bana yemek yapmak istediğini söylediğinde muhtemelen karnıyarık yiyeceğiz dedim. En sevdiğim yemek olduğunu bilir. Işıl bir yandan yemek hazırlarken bir yandan da birikmiş gün, ay, yıl bakiyemizle ilgili detaylı dökümler getiriyordu önümüze. Kaç yıldır birlikteymişiz, artık insanlara açıklama yapmaktan bir miktar bıkılmış; anne, baba desen hazırlarmış mürüvvet görmeye… Bunlar aklımda kalanlar. Bu haklı gerekçelerle inanılmaz bir motivasyonla konuşan Işıl’ı bütün sakinliğimle dinlerken bir yandan da spor salonundaki antrenmanı düşünüyordum. Salondaki spor hocası da hafta ortası hep bacak çalıştırıyor, ertesi gün pert oluyorum.
Işıl konuşmaya kulak misafiri dahi olmadığımı anlayınca masayı kurmaya başladı. Tabaklar, bardaklar, peçeteler her şey Işıl’ın düzgün nizamına uygun şekilde masada yerlerini aldı. Şunu söyleyeyim: Masada şarabı her zaman ben açarım. Ben Ozan.
2
Ne gündü ama! Dersler, öğrenciler, idare derken yine bol şamatalı bir gün daha bitti. Tabii bir de nöbet vardı. ”Öğretmenim ben” diye övünmek artık çok komik gelse de öğretmenim demekten büyük mutluluk duyan bir öğretmenim. Sınıfta bazen gaza gelip mesleğin erdemlerini, güzelliklerini anlatmaya başlarım, kendime göre güzellerim işimi sonra da büyük bir güvenle sorarım sınıfa:
”Var mı aranızdan öğretmen olmak isteyen?”
Gelen cevaplar ve kaldırılan parmak sayısı beni çok tatmin etmese de her gün aynı tahtanın önünde ders anlatmayı seviyorum işte.
Üstümü çıkarırken çok acıktığımı fark ediyorum. Bugün keşke yemeği annemlerde yeseydim diye düşünüyorum. Saate bakıyorum hemen, biraz geç kaldığımı fark ediyorum. Annem ve babam çoktan yemişlerdir yemeklerini.
Mutfağa geçiyorum, dünden kalan dolmayı ısıtırken bir yandan da salata yapıyorum. Bu arada ben harika salata yaparım. Yeşillikleri doğrarken gün içindeki konuşmalar kendini hatırlatıyor. Öğrencim Tezer, Mahir Ünsal Eriş’in “Öbürküler” kitabını istemişti bugün benden. Kitabın bende olduğunu söyledim ama kitabın kitaplıktaki yerini bir türlü gözümün önüne getiremediğimi fark ettim. Bakmam lazım.
Sofrayı kuruyorum, salata da tamam. Bu sofrada şarabı her zaman ben açarım. Ben Peyker.
3
Işıl sofraya oturmadan önce girizgâhını yaptığı konuyu alt başlıklarıyla önümüze sermeye başlıyor. Artık o da düzenini kurmak istiyormuş, biyolojik saati işliyormuş; aynı şey benim için de geçerliymiş, çocuğumun yanında dede gibi durmayı ister miymişim? Hayat şartları her gün daha da çetin bir hal alıyormuş, elimizi çabuk tutmazsak ev almamız hayal olurmuş.
Işıl beni şaşırttı. Ben daha duygusal bir listeyle gelir diye beklerken her eve lazım aşırı tedbirli bir müstakbel eş profili ile masamızı şenlendirdi.
Şarabımı yudumlarken birden raftaki kitap dikkatimi çekiyor. Işıl‘ın tam arkasındaki rafta baştan dördüncü sıradaki kitap. ”Bu kitap benim kitabım mı?” diye sesli düşünüyorum bir an.
Işıl, tabii ki konudan kopuk bu virgülümü çok umursamıyor. Tiradına kaldığı yerden olanca enerjisiyle devam ediyor. Ben de dikkatimi olabildiğince ona vermeye çalışıyorum. Nihayet konu aramızdaki eşsiz sevgi bağına gelebildi!
Bir kere biz çok uyumlu bir çiftiz. Entim zevklerimiz, kimselere benzemeyen yegâneliklerimizle eşsiziz! Turgut Uyar’ın bir dizesi var ya; “Bir biz varız güzel, öbürleri hep çirkin…” tam da böyle işte. Işıl konuştukça daha da ışıldıyor, benim içimde ise bazı ışıklar sönüyor.
Sahi yarın kaçta gitsem spor salonuna?
4
Yorgunluğun üstüne içilen şarap baş ağrıtıyor, bunu çok iyi biliyorum ama umurumda mı? Asla…
Televizyona bakıyorum biraz, seçim yaklaşıyor. Televizyonda duyduğum şeyler umudumu yeşertiyor. Her şeyin güzel olacağı bir güne olan inancım neden hiç tükenmiyor? Hayat da biraz böyle geçmedi mi? Az ileride bir deniz, köşeyi döndüğünde karşına çıkacak salaş balıkçı, öğlen rakısı için gideceğin o Rum meyhanesi az ileride. Burada değil, şimdiki bir zamanın gerçekliğinde mümkün olmadı ama az ileride, biraz daha bekle! Adımla sen patikayı, yorulma da merak etme, az ileride!
Kitap aklıma geliyor birden, Tezer’in istediği kitap… Tezer, akıllı kızım. Babası bir apartmanın hizmetinden sorumlu bir emekçidir. Zor geçinen bir aile olmalarına rağmen Tezer’in babası iki kızını da okutuyor, onların başka bir hayatları da olabileceğine dair umutlarını her gün biraz daha yeşertmek için elinden geleni yapıyor.
Tezer’in imkânları sınırlı, ona okuyacağı kitapları ben veririm kendi kitaplığımdan. Sağ olsun o da annesinin yaptığı harika kurabiyelerle teşekkür eder bana. Böyle tatlı bir sevgi alışverişi var aramızda.
İçime dolan bu tatlı huzurla yine kitaplığımın karşısında buluyorum kendimi. Mahir Ünsal’ın kitapları karışık da olsa kitaplıkta kendilerini gösteriyorlar bana.
Sarı Yaz
Dünya Bu Kadar
Olduğu Kadar Güzeldik
Kara Yarısı
Diğerleri
Benim Adım Feridun.
Bir tanesi eksik işte! “Öbürküler” nerede?
Düşünüyorum; Tezer dışında kimseye kitap vermedim son zamanlarda, öyleyse nerede bu kitap?
5
Işıl tatlı servisi yaparken masayı da biraz toparladı. Bu sırada mutfağı pek temiz bırakmadığımla ilgili bilgilendirmeler de yaptı sağ olsun. Şöbiyet almış, bu da en sevdiğim tatlıdır. Bu kız hangi atmosferde, hangi uyaranlarla, hangi konuların konuşulabileceğine dair bir ön öğrenmeye sahip sanki. Tembihli gibi. Zaten ara ara anne cümleleri çıkıyor ağzından. Kızlar keşke bilse, biz erkekler hangi cümlelerin onların; hangi cümlelerin annelerinin, kız kardeşlerinin, yakın arkadaşlarının olduğunu gayet iyi biliyoruz. Neyse, ben de onun yine konuşma aralarına serpiştirdiği son derece orta yaş üstü cümleleri sanki Işıl’ın cümleleriymiş gibi sükûnetle dinliyor, arada da az önce yediğimiz karnıyarığı güzelliyorum. Mesajım şu: Yaptıklarına minnettarım. Işıl bu sözlerimle ışıldıyor yine.
Şarap bitmiş hemen yeni şişe açıyorum. Işıl bu bekâr evine bundan sonra yeni eşya almamamı tembihlerken neyi kastettiğini hemen anlıyorum. Yeni aldığım köşe lambasından bahsediyor. Gülümsüyorum, tazelediğim kadehimi şerefine kaldırıyorum.
Gözüm kitaplıktaki o kitaba takılıyor yine. Işıl’a mı sorsam acaba? Kitap belki de onundur.
6
Kitabı ararken kitaplığı baştan tasnif ettim diyebilirim. Arada bir keyifle yaptığım bir iştir zaten. Kitapsever olanlar bilir ki kitaplar ya yayınevlerine göre ya yazarlarına göre ya da renklerine göre sınıflandırılabilir. İşte her toz alındığında kitapseverin keyfi belirler bu düzenlemenin şeklini. Ben de bu sefer yazarlara göre bir sıralama yaptım. Böylece emin oldum kitaplarımdan biri kayıp! En sevdiğim yazarlardan biridir Mahir Ünsal. ”Öbürküler” romanı kayıp. Kriminal bir boyuta taşımayacağım bu hadiseyi elbette ama merak da ettim akıbetini. Annemi aradım, saate de bakmadım ararken telaşlandı biraz kadıncağız. Annemlerin evdeki kitaplığa da bakmış olduk böylece, orada da yok! Sadece okuldaki kitaplığım kaldı bakılmadık. Oraya da bakıp üstüne bir bardak soğuk su içebiliriz.
Kitaplığın önünde oturduk kaldık ben ve yalnızlığım. Pardon, Gece duyarsa çok bozulur. Dünyanın en güzel kedisidir kendisi. Yanıma geliyor; ıslak burnuyla bu yalnızlığı öpmesi şifalı geliyor bana, hemencecik gülümsetiyor beni.
Saate bakıyorum epey geç olmuş. Sınav kâğıtlarını okuyacaktım, bu iş de yarına kalsın artık.
Masayı toplamadığımı fark ediyorum. Masadaki tabaklar, boş kadeh, kullanılmış peçete, boş sürahi… Konuşmaya başladılar. Neler anlattıklarını inanın duymak istemezsiniz. Bilmiyorum belki dayanamaz anlatırım. Muhtemelen anlatırım, kesin anlatırım.
Yarın yeni aldığım bluzla şu çizgili pantolonumu giyeyim. Umarım kitap okuldadır.
7
Saat epey geç oldu, Işıl’ın anlatacakları da sanki yavaştan tükeniyordu. Bu konuşmalara genelde sessiz sakin bir dinleyici olarak iştirakim dikkat çekmiş olacak ki sen ne düşünüyorsun, diye soruverdi Işıl.
Bu sorunun bana sorulmasını hiç beklemiyormuşum gibi, ben sanki bu evde değilmişim gibi, hatta hiç bu konunun muhatabı olamazmışım gibi durdum sadece. Gayet serin bir şekilde gülümsedim. ”Konuşulur bunlar güzelim” diyerek konuyu bana göre bir bilinmez zamana erteledim.
Işıl’ın arkasındaki raftan artık gözlerimi ayıramıyordum. Benim baktığım yöne doğru kafasını çevirdi o da, arkasındaki rafa dikkatlice baktığımı görünce neye baktığımı sordu. Elimle işaret ederek şu üst rafta sağdan dördüncü kitap senin mi, diye damdan düşer gibi sordum. Baktı… Hayır, dedi. Ne olduysa bundan sonra oldu. Işıl kitabı eline aldı; İçindeki kaşeyi okudu, Peyker…
Işıl da bilir ki benim kitaplığımda benim kaşem dışında hiç kitap olmaz.
Cevabı bende olan bir soru soruyordu bakışlarıyla Işıl. Aynı şaşkınlıkla cevap verdim ona sorunun cevabını bilmediğime dair o anda aklıma gelen en riyakâr kelimelerle. Ah canım kadınlar, akıllı kadınlar, neyin ne kadar olduğunu hep bilen kadınlar… Işıl kitabı masaya bırakıp gürültülü bir sessizlikle gitti. Her neden bahsediyorsam anlattığım kadar olmadığını tabii ki bildi.
Onunla paylaşamayacağım bir hikâyenin kahramanıydı Peyker. Ben fark etmeden bir yerlerde iz bırakmayı başarmış bir eski…
8
Okula girer girmez ilk işim okuldaki kitaplığımı gözden geçirmek oldu. İnce ince baktım her yere. Kitabım burada da yok. Kaybolduğuna emin oldum. Tezer’e yenisini alıp hediye ederim artık.
Ders programıma bakıyorum ilk dersimin boş olduğunu görünce hemen kahvemi alıp öğretmenler odasına kuruluyorum. Oturur oturmaz öğrencim Ozan içeri giriyor. Soruları varmış, onları hızlıca sorup gidiyor. Ozan çıktıktan sonra kaleminin elimde kaldığını fark ediyorum. ”Ozan!” diye koridordaki boşluğa sesleniyorum.
Sonra bir anda kitabımın kimde olduğunu anımsıyorum.
Bazı insanlar tanırsınız; okuduğunuz kitaplar onların kitaplığında biriksin istersiniz, kitaplar istediğimiz yerde birikmeyebilir. Bazı insanlar seversiniz, kitaplarınızı emanet edecek kadar çok hem de… Kitaplarınız sizin istediğiniz kadar çok, sizin istediğiniz şekilde sevilmeyebilir. Bu, hayatın “Ben öyle istedim” deme şeklidir.
Olsun; hayatı da seviyoruz, kitapları da…
Bihter Aslan




2 YORUMLAR
Bu öykü, senin kaleminden okuduğum ilk yazıydı ve daha başvuru sırasında yolladığın diğer metinlere göz atmadan kararımı vermiştim 😁 Bu yüzden dergideki ikinci öykün olarak bunu yayınlamaya karar vermene çok sevindim canım. Çift karakterli anlatım, kadın ve erkek zihnindeki çözümlemelerin harika 👌🏻 Dil zaten oldukça akıcı, yapı da kusursuz.
Yeni hikâyelerini ilgiyle bekliyorum 😘
Didem çok tatlısın 🙂 Emin ol yazarken çok keyif aldığım bir öykü oldu. Kadın erkek ilişkileri hep tam da aramızda, ortamızda… Tam da göbeğinde her şeyin. Bana göre bir kadın ve bana göre bir erkek anlattım. Eksik varsa okuyanlar tamamlasın, fazlalıkları da görmezden gelin :)))))))