– Ahh canım benim, hoş geldin. Çok uzaktan geldin. Benim için geldin, sağ ol, var ol.
– Tabii ki geleceğim Selahattin. 30 yıllık eşimsin, doğum günün için çağırdın, tabii ki geleceğim. Ama Zekeriyaköy’de oturuyoruz biz, neden bu kadar uzak bir yerde yemek yiyiyoruz? Hem niye çocuklar da aramızda değil? Onlar bugün sana sürpriz doğum günü hazırlamışlardı. Sen sabah, “Kalamış’a, Todori Meyhane’ye yalnız gel, çocuklar gelmesin“ deyince onlar da tüm programlarını iptal ettiler.
– Aşkım benim, hayatım benim, seninle baş başa konuşmak istedim. Her şeyin başlayıp bittiği bu meyhanede konuşmak istedim.
– Ne diyorsun Selahattin burada ne başladı? Ne bitti? Bana kimin hikâyesini anlatacaksın?
– Tamı tamına 40 yıldır oturduğum masa ve sandalye. Rahmetli babam Doktor Necmi Başaslan, ondan öncesinde de dedem baytar Besim Başaslan otururdu bu masada. Kalamış’ta, marinaya bakan pencere kenarındaki 6 kişilik masa. Tek başına gelsen dahi o masa hiç bozulmaz, 6 kişi oturacakmış gibi dururdu. Çünkü biraz sonra muhakkak birileri gelirdi. Babam hep şöyle derdi: “Tanıdık biri gelirse evlat mutlaka masaya buyur et.“
– Biliyorum Selahattin, yıllardır baş başa yemeğe buraya geliriz. Biraz sonra ya mahalleden arkadaşın ya tribünden arkadaşın gelir, oturur masaya. Yine “Baş başa konuşacağız“ dedin ama kim bilir kimler gelecek masaya?
– Yok bu akşam sadece ikimiz olacağız. Bak masadaki diğer sandalyeleri kaldırttım.
– Bu halini anlayamıyorum. Bugün doğum günün; çocuklarınla, torununla eğleneceğin yerde, benimle baş başa konuşmak istiyorsun. Evde de konuşabilirdik, yarın çuvala mı girdi? Yarın konuşurduk.
– Yok Nilgün, bu akşam konuşmalıyız, yarın konuşmamızın anlamı olmayabilir. Ne yemek istersin?
– Selahattin her zaman “Ne yemek istersin?“ diye sorarsın, balık istesem, “Bak bugün Lagos güzel, ondan söyle. Çok güzel deniz börülcesi var. Ahh ahh Rum Pilakisi var, onu buradan daha başka yerde yiyemezsin“ benzeri cümleler edersin. En sonunda da “Bak bu mezeler, balık tamam ama en önemlisi ciğer kızartma mutlaka yemelisin“ dersin. Yahu beyaz şarap istiyorum, “Meyhanede şarap mı içilir, söyleyelim bir 70’lik rakı içelim“ dersin. Bu yüzden sen ne dersen ondan olsun Selahattin.
– Yahu ne kızıyorsun anlamadım. Burası meyhane değil mi? 1900’lü yıllardan beri var. Eskiden bu sahilde bir Vasili Usta yaşarmış, bir de Todori Usta. Vasili Usta bir şekilde piyasadan çekilince ortalık Todori Usta’ya kalmış. Onun yaptığı ciğer kızartmayı Edirne’deki ciğerciler bile yapamazmış. Todori Usta, ciğeri Kadıköy’deki ciğercilerden kendisi alırmış, üzerindeki zarı çıkardıktan sonra bir kova suyun içinde 24 saat bekletirmiş, sudan çıkarttıktan sonra bir taşın üzerine koyar suyun tamamen süzülmesini bekler, ondan sonra dilimlermiş. İşin sırrı ciğerin bu aşamalardan geçmesiymiş. Eskiden dedem her hafta birkaç gün, sonra babam birkaç gün, ben her hafta olmasa da ayda birkaç gün gelir yemek yerim burada bilmiyorsun sanki.
– Bilmez olur muyum Selahattin en az 10 kere dinledim bu hikâyeyi.
Şef garson Hidayet, çiftin masasına yanaştı. Siparişleri alacaktı. Dışarıda gök gürültülü bir yağmur başlamıştı.
– İyi akşamlar efendim, hoş geldiniz. Uzun zaman oldu görüşmeyeli, çocuklar ve torun bugün yok galiba. Bu arada yeni yaşınızı kutlarım Selahattin Bey. Sağlıklı, mutlu uzun yıllarınız olsun.
– Teşekkürler Hidayet. Bugün çocuklar olmadan, hanımla baş başa bir yaş günü kutlayacağız. Gelen giden olursa da bizim tarafa bakmamalarını sağla lütfen. Siparişlere gelince; bana Selahattin Pınar’ın ısmarladıklarından getir. Bu gece öyle bir gece yani.
– Aman Selahattin Bey, nasıl konuşuyorsunuz öyle? Allah geçinden versin efendim. Ben yine size alışık olduğunuz menüyü getireyim, bırakın o gecenin peşini efendim. Aynı şey değil bu hayat.
– Peki Hidayet sen ne uygun görüyorsan onlardan getir. Ama ciğerimi sakın unutma.
Nilgün bu konuşmadan biraz rahatsız olmuştu. Hidayet’in gitmesini bekledikten sonra, “N’oluyor Selahattin? Ne bu gizemler? Neden Hidayet bir şeyler biliyor da ben bilmiyorum hislerine kapılıyorum?“ diye sordu.
* * *
Dışarıdaki yağış hızını artırmış, gök gürültüsü ve şimşekler arka arkaya geliyordu. Şef Hidayet istenen mezeleri masaya dizerken Nilgün sigara içmek istedi. Devamlı sigara içen biri olmadığı için yanında sigara paketi taşımıyordu. Onun aranmaları üzerine durumu anlayan Selahattin, kendi sigarasından uzattı. O marka sigara ona ağır gelse de Nilgün sigarayı aldı. Selahattin masada yeri değişen çakmağına uzanırken, Hidayet şef ani hareketi ile Nilgün’ün sigarasını yaktı. Ara sıcak ve balık siparişlerini aldıktan sonra masanın yanından ayrıldı.
– Bak Nilgün, Todori Meyhanesi’nin benim için ne anlama geldiğini yüz kere anlatmıştım, bugün biraz daha eklemeler yapacağım. Bu eklemelerin birçoğunu bu gece ilk defa duyacaksın. Bu benim için de senin için de çok önemli. Evet bundan tam 62 yıl önce bugün, 6 Şubat 1960 yılında, bestekar Selahattin Pınar bu masada arkadaşları ile içki içerken kalp krizi geçirerek hayata gözlerini kapadı. Yani benim doğduğum gece. Babam o masada olması gerekirken benim doğumum gerçekleşmek üzere olduğu için annemin yanında Zeynep Kamil’de bulunmak zorundaydı. Eğer o gün ben doğmasam, babam o masada olsaydı belki de ilk müdahaleyi yapan o olduğu için hayatta kalacaktı. Gerçi Selahattin Pınar artık yaşamak istemediği için ona ne kadar zararlı yiyecek varsa onları masaya getirtmiş. O yiyecekler de kalp krizini tetiklemiş.
– Yani senin planlarının içinde de bu gece benim karşımda kalp krizi geçirmek mi var Selahattin? Ne söylüyorsun sen Allah aşkına!
– Aşkım, onunla ilgisi yok. Babam bu olayı duyunca çok üzülmüş, kendini suçlu hissetmiş. Bu yüzden ben doğunca onun anısına adımı Selahattin koymuş. Selahattin Pınar asla babasının istediği işi yapmamış, babasının istediği gibi biri olamamış. Babası onun Ticaret Fakültesine gitmesini istemiş, o ise müzisyen olmak istediğini söylemiş. Hatta bir gün yine gelecek hakkında tartıştıklarında Selahattin Pınar evden ayrılırken babasının arkasından fırlattığı gaz lambası perdeleri tutuşturmuş, ufak çaplı bir yangına sebebiyet vermiş. Selahattin babasının yolunda gitmemiş; bestekarımız, ud ve tambur çalmış. Bugün kimse babasının adını bilmez ama oğlunun adını herkes bilir. Geçen gün bir yerde okudum, tiyatrocu Mustafa Alabora var ya, hani oğlu Mehmet Ali Alabora, işte o Mustafa Alabora’nın öz dayısıymış Selahattin Pınar. Hatta Mehmet Ali Alabora, “Büyük dayım Selahattin Pınar çok janti giyinen bir adammış, 800 kadar kravatı varmış. Bana sanırım ondan geçmiş; ben de takım elbise giymeyi çok severim. Hatta gömlek düğmemi ne kadar zaman geçerse geçsin açmam, herhalde ondan bana kalan bir miras“ demiş.
– Selahattin bunlar hakkında daha önce de konuşmuştuk. Senin baban senin doktor olman hakkında sana baskı yapmamış, sen de ben müzisyen olmak istiyorum dememişsin. Ayrıca isminiz ve onun ölüm günü, senin doğum günün oldu diye aranızda psişik bir bağ yok. Tamamen ayrı dünyalar. Ayrıca benim tiyatro ve sinema oyuncusu olmam da sadece tesadüf. Ben Afife Jale değilim, hayatımda da hiç uyuşturucu madde almadım. Ameliyat bile olmadım, narkoz alayım. Babanla senin, Selahattin Pınar’la senin, Afife Jale ile benim hiç bağımız ve alakamız yok. Bırak böyle safsataları.
– Bu arada bizim şirketin sanat için ayırdığı fondan, Afife Jale’nin mezarının bulunması için İBB Mezarlıklar Müdürlüğüne para gönderiyordum, geçen gün gazete de gördüm. Tiyatrocu Boğos Çalgıcıoğlu 82 yıl sonra mezarın yerini bulmuş; Kazlıçeşme Mezarlığı’ndaymış. Cenazesi kaldırılırken kimse gitmemişti mezarlığa, hatta Selahattin Pınar bile. Ne acı, değil mi?
* * *
Ara sıcak olarak Todori’nin ciğeri geldi. Hidayet tabakları değiştirdi. Rakı kadehlerini değiştirmek istedi; hem Nilgün hem Selahattin kadehlerinin değiştirilmesini istemediler. Nilgün’ün kadehinde hafif ruj izi vardı, peçetenin kenarı ile rujun izini sildi. Kendi arkadaşları ile bir yere gittiğinde, arkadaşlarına rujlarını silmelerini öyle rakı içmelerini tembihlerdi. Çünkü rakı bardağında ruj izi olmamalıdır.
Nilgün; “Selahattin üzerinde bir sıkıntı var ama bir türlü anlatmıyorsun. Derdin ne? Sıkıntın ne? Neden burada yemek yiyiyoruz? Çocuklar neden bizimle birlikte değil?“ diye endişelerini bir kez daha tekrarladı.
– Ölüyorum Nilgün, ölüyorum. Birkaç günüm var bu dünyada. Çocukları çağırıp üzmek istemedim, aslında sana bile söylemek istemezdim. Ama benden sonraki hayatı senin idare etmen gerekiyor. Bu nedenle bu akşam her şeyi konuşmalıyız.
– Ne diyorsun Selahattin?! Neyin var, sadece safra kesende sıkıntın vardı, taş maş diyordun, başka neyin var? Doktor Tahsin ne diyor?
– Tahsin bana birkaç günüm kaldığını söyledi. Pankreas kanseri dördüncü evredeymişim; karaciğer ve diğer organlarıma da sıçramış. Çok geç fark ettik. Her zaman karaciğerimden sıkıntı duymuştum, onu da sigara ve alkole bağlamıştık. Ancak üniversiteyi bitirdikten sonra petrol platformlarında uzun süre çalıştığım için oradaki gaz ve kimyasalların tetiklemiş olabileceğini düşünüyor Tahsin.
– Sen ne diyorsun Selahattin, inanamıyorum, bunu ne zamandır biliyorsun ve bana söylemiyorsun? Her ne yapılması gerekiyorsa onu yapmaya başlayalım, en iyi onkoloji doktorları ile görüşelim, tedavisi mutlaka vardır. Böyle oturup bekleyemeyiz.
– Ben bu söylediklerinin hepsini yapmadım mı sanıyorsun? Bir sürü hastane, doçent, profesör dolaştım ancak her türlü işlem sadece acılarımı artıracak. Geçen 6 ay boyunca tüm organlarım ve lenflerime bulaşmış kanser; ne kemoterapi ne ameliyat çözüm.
– Allah’ım ne diyeceğimi bilemiyorum. Şimdi burada oturup seninle rakı içemem balık yiyemem.
– Olur mu hayatım, bu bizim veda yemeğimiz. Birlikte konuşup geleceği organize edeceğiz, yemeğimizi yiyeceğiz. Hz. İsa, havarilerine ondan sonra olacakları veda yemeğinde anlatmadı mı? Afife Jale, Selahattin Pınar’a artık onu bırakmasını, kendisinin uyuşturucudan kurtulamayacağını, kendi yoluna gitmesi gerektiğini bir yemekte anlatmadı mı? Ben de sana anlatıyorum, benim hayatım burada bitiyor. Seninle çok güzel bir hayat yaşadık, dünyadaki her yeri görmeye çalıştık, beni hayata döndüren sensin, biraz sonra bunun sebebini anlatacağım sana. Hayatımda birkaç kez hata yaptım, beni en çok üzen hatamdan sonra, yaptığım hata seni gereksiz yere 2 kere aldatmak oldu. Bunlar aşk karşılığı olan ilişkiler değildi, seyahat sırasında yemek sonrası sekreterim Sevil ve diğer yıllarda Mine ile yaptığım kaçamaklar. Senden çok özür diliyorum, kesinlikle bunu hak etmedin. Benim aslında peşinde koştuğum bir şey değildi kaçamak yapmak, birden gelişti ve oldu maalesef. Sana bunu söylemek istedim ancak o sıralarda durgun seyreden evliliğimizin bitmesini hızlandırır ve çocuklarımızın hayatlarını alt üst ederdi. Ama tabii ki bu bir sebep değil, dürüstçe sana gelip bunu o zaman söylemeliydim. Yapamadım.
– Beni aldattığını zaten anlamıştım, acemi olduğundan elbiselerinin, cep telefonunun her tarafından ben eşimi aldattım fışkırıyordu. Hemen anladım, bana söylemeni tabii ki isterdim. Süreci bekledim, gerçi o ara söylesen anında patlar evliliğimizi bitirirdim. Sonra tekrarı ve sürekliliği olmadığından mı ne, bu olayı önemsememeye başladım. Ama bu süreç seni de önemsememe halini aldı bir süre sonra bende. O olaydan sonra evliliğimiz durağan ve heyecansız geçmeye başladı zaten. Bunlar eskide kaldı, unuttum hepsini ben. Şimdi önemli olan hastalık durumunu nasıl çözeceğimiz.
– Çözemeyeceğiz. Tahsin’le konuştum, hastanede bana özel bir oda ayarladı, tedavi yapmayacak ama süreci izleyecek, ağrı ve sızılarım için destek olacak. Bu arada sen tercih edersen gelebilirsin ama çocuklar bu sürece şahit olmasınlar lütfen. Sadece “Tetkikleri var, hastanede yatarak yaptırıyor“ dersin. Zaten çok sürmeyecek. Ölüm gerçekleştiğinde…
Nilgün gözyaşlarına boğulunca masadan kalktı. Tuvalete doğru giderken masadaki peçeteyi burnuna doğru tutarak yürüyordu. Hidayet uzaktan onu görmüş ve kadın garsonu tuvalete yollayarak uzaktan takip etmesini istemişti. Kendisi de masaya gelip komilerden ortadaki tüm kirli tabakları toplattı. Kafasını sallayarak herhangi bir sıkıntı olup olmadığını, her şeyin yolunda olup olmadığını işaret etti. Selahattin elini göğsüne iki defa vurarak “Eyvallah, her şey yolunda“ şeklinde sessizce dudaklarını oynattı.
Nilgün masaya döndüğünde gözyaşlarını silmişti ancak gözlerinin içi hâlâ yaşlar ile kaplıydı, tekrar ağlamaya başlaması an meselesiydi.
* * *
– Kalk Selahattin burada oturup durmanın anlamı yok, eve gidelim, orada konuşuruz. Bir çare ararız.
– Olmaz hayatım daha anlatacaklarım bitmedi, asıl konuya girmedik henüz, senden bir saat daha rica ediyorum. Bence bir duble rakı daha iç, seni eve otoparktaki Erol bırakacak. Beni de buradan çıkışta Tahsin alacak ve bu gece hastaneye yatışımı yapacak. Dilersen yarın beni görmeye gelebilirsin. Ama anlatacaklarımı mutlaka dinlemelisin.
– Evde dinlesem ya da yarın dinlesem. Kaldıramıyorum bunca acıyı.
– Yarını görüp göremeyeceğim belli değil hayatım, çok az sürem kaldı. Dinle şimdi lütfen. Yine 06 Şubat gecesi 1979 yılı, yine bu meyhane ve tüm aile doğum günümü kutluyor. Aslında burada olmak istemiyordum, mahalleden arkadaşlarım Soner, Cem ve Atilla dışarıda bir birahanede buluşalım demişlerdi. Ben de babam beni bu akşam mutlaka yanında görmek ister, demiştim. Ama bir iki saat oturduktan sonra kaçabilirim diye de eklemiştim. “Saat 12.00’de sokağa çıkma yasağı var, o zamana kadar kafayı bulamayız, birahaneler de 11.30’da kapanıyor“ dediler. Saat 8.00’de masadakilerden hediyelerimi topladıktan sonra izin isteyip kalktım. Bir önceki sene babamın aldığı BMW ile arkadaşlarımın yanına gittim. Herkes kaban ve bere giymişti, bana neden kaban ve berem olmadığını sordular, “Arabada bereyi ne yapacağım“ diye kızdım onlara. Nereye gidelim diye sorunca, Soner “Caddeden çıkalım Fikirtepe’ye gidelim orada bir tekel bayi var, onunla kısa bir görüşmem var, bir emanet verecek bana, oradan bira da alırız, Kalamış‘ta sahilde, arabada içeriz“ dedi. Arabayı Fikirtepe’de o tekel bayinin önüne kadar sürdüm. Soner ve Atilla bayinin içine girdi, Cem ön koltukta benimle oturuyordu. Atilla biraları Cem’e uzattı, “Siz şu caminin önüne çekin arabayı, bekleyin. Aradığımız adam karşıdaki kahvedeymiş, 5 dakika görüşüp geliyoruz“ dedi. Soner ve Atilla kahveye doğru giderken ben de arabayı caminin önüne doğru sürerken arkadan seri şekilde ateş edildiğini duydum, kahvenin içinde sanki fotoğraf makinesinin flaşı durmadan patlıyordu. Sonra bir sessizlik oldu, 2 karartının arabaya doğru geldiklerini gördüm, bereleri tamamen yüzlerini kapatıyordu. Arka kapıyı açtılar, “Bas gaza, bas gaza“ diye bağırdılar. Sonra berelerini çıkarttılar sakin sessiz oturuş pozisyonuna geçtiler. Atilla ve Soner’in renkleri bembeyazdı. Bağdat Caddesi’ne girdiğimiz anda, kahkahalarla gülmeye başladılar. “Nasıl siktik komünistleri, nasıl korktular, altlarına sıçtılar valla, Türk’ün Türk’ten başka dostu yok, komünistler Moskova’ya“ diye sloganlar atıyorlardı.
Çok şaşırmış ve korku içindeydim, hiçbir şey soramadım. Kalamış’a gidince parkın içine kadar girdik, bira şişelerini aldık, kafama bira şişesini diktikten sonra kendi kendime “Ben nasıl bir işe bulaştım böyle, babam beni öldürecek“ diye düşünüyordum. Döndüm çocuklara sordum. “Siz adam öldürmeye mi gittiniz oraya? Nesiniz oğlum siz, katil misiniz?“ deyince Soner, “Yok lan, sadece genel tarama yaptık, bu pis komünistlerin çoğu babamın fabrikasında çalışıyor, maaşlarını beğenmedikleri için grev kararı almışlar. Biz de bu kararlarını bir daha düşünsünler diye terör estirdik biraz.“
“Silahları nereden buldunuz?“ diye sorduğumda “Ocaktaki arkadaşlar, ‘Tekel bayiinde milliyetçi bir abimiz var, Kürşat abi, o size 1 Baretta, 1 de Parabellum silah verecek. Onları sonuna kadar sıkın, tabancaları denize atın‘ demişlerdi“ dedikten sonra bellerinden çıkardıkları silahları denize fırlattılar.
“Ya içlerinden biri yaralandıysa?“ diye sordum, üçü birden güldüler. “İnşallah yaralanmamışlardır, hatta gebermişlerdir“ dediler. Polise teslim olmalarını, bu suça ortak olmayacağımı söylediğimde, işin işten geçtiğini, artık arabasının plakasını herkesin gördüğünü, bu suçun organizasyonunu benim yaptığımı söyleyeceklerini söylediler. Hemen oradan ayrılmak istedim, üzerime çullandılar. “Kapa çeneni, yoksa seni de öldürür bu denize atarız“ dediler.
Ertesi gün gazetelerde, “Fikirtepe’de işçi kahvesi tarandı. 3 ölü; 2’si ağır olmak üzere 5 yaralı” haberi vardı. “Ölenlerin isimleri Cevdet Albayrak (18), Nurullah Bayer (17), Ali Tüylü (18). Yaralılar…” diye devam ediyordu. Bu olaydan sonra bir ay kadar kimseyle görüşmedim. Okulun ikinci yarısı boykotlar nedeniyle geç başlamıştı, nisan ayında Ankara’ya, ODTÜ‘ye gidecektim. Babam bu durgunluğumu fark ettik fakat anlam veremiyordu. Soner’in babası ise oğlunun yaptığı olayı bir şekilde öğrenmiş; Soner’i Atilla’yı ve Cem’i İngiltere’ye okumak üzere göndermişti. Babama da “Senin oğlan bu işin içinde değilmiş ama arabayı o kullanıyormuş, ortaya çıkarsa oğlunu hapishanelerde işkenceyle çürütürler. En iyisi sen de onu İngiltere’ye gönder. Hem ne yapacak o ODTÜ komünist yatağında“ demiş.
Babam olay karşısında şoke olsa da sakinliğini korudu ve bana olayın doğrusunu anlattırdı. Dönüp bana, “Tek evladımı kaybedem, senin de İngiltere’ye gitmen lazım, bir şey yapmamışsın ama olayın içindesin, bir gün bile hapis yatmamalısın, ben İngiltere’de sana uygun bir okul ayarlayacağım“ deyince ben ona onların olduğu hiç bir yere gitmeyeceğimi söyledim. İlla ülkeden gitmem gerekiyorsa da Berlin Teknik Üniversitesi’ne gidebileceğimi ekledim. Böylece Berlin Üniversitesi, Makine Mühendisliği bölümünü okumaya gittim.
Nilgün şaşkınlıkla dinliyordu.
– Nasıl yani Selahatin, bu kadar önemli bir olayı neden bugüne kadar anlatmadın bana hiç?
– Hayatım bu sırrı sadece babam biliyordu. Anneme bile söylemedik. Annem zaten sıklıkla “Bu çocuk neden yurt dışında okumuyor, bu anarşik ortamda Türkiye’de üniversite hem de ODTÜ, yazık bu çocuğa. Her gün bir kurşuna hedef olacak diye ödüm kopuyor“ dediği için büyük sevinçle Almanya’ya gitmemi destekledi. Sır sadece babamla benim aramda kaldı. Babam, sağ olsun, bana birgün bile bu olayı negatif yansıtmasa bile ben onun gurur duyduğu oğlu değildim artık. Yıllar geçtikçe olay soğudu herkes normal hayatına döndü, olayın failleri asla yakalanmadı, kim oldukları tespit edilemedi. Tek görgü tanığı tekel bayii Kürşat, deşifre olmuştu. Onu da Dev-Sol örgütü bir iki gün içinde infaz etmişti.
Almanya’dan babama şifreli mektuplar yazıyordum. “Hani geçen sene 3 arkadaşım vardı, yoksun duruma düşmüşlerdi. Onları hiç gördün mü?“ diye yazıyordum. O da “Oturdukları yere gittim, gördüm hallerini. Gerçekten yardıma çok ihtiyaçları var. Cevdet’in 2 kızkardeşi var; biri 10, biri 8. Nurullah’ın kardeşi yok sadece anne ve babası. Ali’nin bir erkek kardeşi var, 13 yaşında; bir de annesi var, babası ölmüş. Şirketin muhasebesine haber verdim, çocukların aileleri ile görüştüler, çocukların okul masrafları ve aileye de ihtiyaçları için belli miktar para ödenmesini söyledim. Her ay bu paralar hesaplarına yatıyor, muhasebe müdürümüz başka ihtiyaçları için de her ay uğruyor. Sen merak etme, kanuni yönden de bir sıkıntı yok“ diyordu. O kanuni yönden bir sıkıntı yok, aranmıyorsunuz, açılmış bir dava yok, herhangi olağan terör olayı olarak gözüküyor, demekti. Bu tam bugüne kadar sürdü.
– Nasıl yani Selahattin, halen o insanlara yardım mı ediyorsunuz?
– Onlara değil; onlar temiz insanlardı, elleri ekmek tutmaya başlayınca,meslek edinince yardımları almayacaklarını söylediler. “Başka insanların ihtiyaçları olabilir, şirket onlara yardım etsin“ dediler. Onlara yardımı kestik, babam ölünce şirketin idaresi bana geçti biliyorsun. Bu aileleri izlemeye devam ettim. Gerçekten tertemiz yaşayan ailelerdi.
– Selahattin, cinayetleri işleyen sen değilsin neden bu kadar vicdan azabı duyuyorsun. Cinayetleri işleyen adamlar şimdi koskoca iş adamı olarak piyasada ahkâm kesiyorlar. Onların umurunda değil. Sen niye bu kadar önemsiyorsun?
– Aslında Almanya’ya gidince, daha doğrusu kaçınca, bir süre kendimden nefret ettim. 3 masum insanın öldürülmesi olayına bilmeden de olsa karışmıştım. İlk zamanlar geceleri uyuyamıyordum, o kahvedeki silah patlamalarıyla oluşan şimşek görüntüleri devamlı gözümde canlandı. Sonra arkadaşlarım bu uykusuzluğumu fark edince basit uyuşturucu haplar vermeye başladılar. Sonrasında esrar ve marihuana kullanmaya başladım. Zorla da uyuyabilsem de bu sefer o gece ile ilgili daha korkunç kabuslar görüyordum. Sonra sen karşıma çıktın ve beni hayata döndürdün. İyi ki Berlin’de akrabaların varmış, iyi ki okumak için seni de Berlin’e göndermişler. O zamanlar kayıp bir erkektim. Hayata yeniden başlamamda çok faydan oldu. Sonrasında kişiliğimde de değişiklikler olmaya başladı. İnsanları yeniden sevmeye başladım. Bunda senin payın olduğu kadar, o 3 ailenin hayattaki mücadeleri, dürüst yaşamlarının da etkisi büyüktü. Biliyorsun, şirkette babamdan sonra başarılı olamayacağımı düşündüler ama o insanların empatisi ile, çalışanlara nasıl davranmam gerektiğini öğrendim. Çalışanlarımız arasında en yeni olan 15-20 yıllık biliyorsun. Senden ricam, avukat Özlem’le vasiyetimle ilgili dosyayı birlikte yürürlüğe koymanız. Tabii ki yasal olarak herşey sana ve çocuklara kalıyor. Senden tek ricam, tıp fakultesinde 4. sınıfta okuyan Melek Tüylü, İstanbul Üniversitesi Veteriner Fakultesi 3. sınıfta okuyan Cengiz Tüylü ve Marmara Üniversitesi Hukuk bölümünde okuyan Cihan Atay’ın burslarına devam etmen. Onlar kendileri iş kurana kadar destek olman. Senden başka bir şey istemiyorum.
– Bu gece konuştuklarımız beni çok üzdü Selahattin ama böyle bir gerçek varsa sonuçlarına da katlanmamız gerekiyor. Sen merak etme bu istediklerinin tümünü yerine getireceğim. Seni de hergün görmeye geleceğim. Çocuklara karşı haksızlık yapıyorsun ama onların senin acılar içinde kıvrandığını görmelerini ben de istemem. İdare edebileceğim kadar edeceğim.
– Hayatım sana güveneceğimi biliyordum. Ah bak Tahsin de geldi. Artık kapatalım bu konuları.
Metin Çoban





4 YORUMLAR
Kalamış’ın benim çocukluğumun geçtiği semt olduğunu biliyor muydun 😉 Bu restoran gerçekten varsa da ben bilmiyorum. Bir sonraki İstanbul seyahatimde burayı arayayım en iyisi 😁
Öykülerinde tarihsel olaylara atıfta bulunmanı seviyorum. Sağ-sol diye birbirine kırdırılmış gençlere değinmeni beğeniyle okudum. Elbette yaşanılan acılar çok büyük fakat toplumsal hafızamız pek iyi değil, bu yüzden tıpkı senin yaptığın gibi bu hikâyeleri canlı tutmak gerekiyor. Gerçi geçmişten ders çıkarabilen bir toplum da değiliz ya o da ayrı 🤦🏼♀️
Bir sonraki hikâyede neye değineceğini merakla bekliyorum ☺️
Sevgiler ❤️
Sevgili Didem, Todori Meyhane diye adı geçer ama oldukça kallavi restoran aslında. Cemil Topuzlu Caddesi’nden Marina’ya inen bir yol vardır. Şimdi sağında kocaman Wyndamm Otel var. O inen yolun tam başında, soldaki yer. Eğer İstanbul’a taşınırsan ilk buluşma yeri için orayı kullanabiliriz.
Bir ara Fenerbahçe kulüp başkanları oraya çok sık giderdi. Ben Çiftehavuzlar’da oturuyordum, sırf onlar oraya çok geliyor diye gitmeyi kestim 😂
Sağ-sol çatışmalarına nasıl değinmem, gençliğimizde, her gün yaşadığımız olaylar. Bu hikâyedeki kahve taranması olayı gibi olaylar başımızdan geçti hep. Dediğin gibi yeni nesil bunlara anlam veremeyebilir, bir Şili veya Arjantin filminden alıntı yaptım sanabilir. Onlara bu hikâyelerle, yaşanmış bu tür olayları hatırlatmak bizim işimiz zaten.
Hikaye hüzünlüydü ama hem Afife Jale’yi hem Selahattin Pınar’ı hem de çatışmalarda ölen ve bu kayıplar yüzünden yıkılan bir sürü aileyi anmış olduk.
Ben genel olarak toplumsal ve çevre ile ilgili hikâyeler yazmaya çalışıyorum. Aşk hikâyelerini de aralara serpiştiriyorum. Aşk hikâyesi yazmak zor iş galiba. 🤔
Sevgiler ♥️♥️♥️
Yine muazzam bir hikaye ile bizi buluşturdun Sevgili Metin.
Toplumsal olayları hikâyeye yedirerek her kuşağın anlayabileceği şeffaflıkta anlatıyor olmana bayılıyorum.
Aşk hikâyesi yazmak zor demişsin ama bana göre de senin çevre ve toplumla ilgili gözlemlerini aktarma başarını yakalamak zor. 😉
Sevgiler
Emine sonsuz teşekkürler bu güzel sözlerle bana destek verdiğin için 🙏🏾
Hikâyelerimin birçoğu geçmiş yaşantımda tanıklık ettiğim ya da içinde yaşadığım olaylar. Direkt anılarımı da anlatmıyorum tabii ki. Bir kurgu içinde, yaşanmış anıları hikâyeye ekliyorum. Bu yüzden hikâyelerimde gerçekçilik hissediliyor.
Yeni kuşakların, geçmişteki yaşantıları bu yolla benden dinlemesi de ayrıca güzel.
Sevgiler ❤️