Greta Gerwig filminde, oyuncak bebekten ikonik bebeğe dönüştürdüğü Barbie’yi yapısökümcü teori ruhuyla yeniden doğuran estetik bir aydınlanmanın miti olarak kurguladı. Film bu yönüyle Barbie’nin aydınlanmacı karakterini açıkça ortaya koyarken oyuncak bebek, şeffaf estetik bir aydınlanma tezahürü olarak öne çıktı.
Burada aydınlanma anlamında kullandığım Epifani kavramının teolojik bir arka planı bulunuyor.
Yunanca ve Latincede, ortaya çıkma, tezahür anlamında kullanılan terim Hıristiyanlıkta İsa’nın doğuşunda Tanrı’nın ortaya çıkışı anlamına geldi. “Epifani” giderek edebi ve felsefi estetikte de bir kavram haline geldi. Terimi edebiyat alanında kullanan ilk yazar James Joyce’tu.
Joyce bunu, günlük yaşamın ortasında ansızın ortaya çıkan bir içgörünün, insanın dünyaya dair anlayışını değiştirecek şekilde keskinleşmiş algı momentumlarına dönüşmesini betimlemek için kullandı. Bu kullanım şeklinde, hakikat Tanrının yerini alırken ilahi tezahürünkini ise içsel dünyanın görünümleri alıyordu.
Gerwig filminde, Stanley Kubrick’in başyapıtı “Uzay Macerası”nda kullandığı modeli kopyalıyor. Anımsarsanız, Kubrick filminde; Marx, Nietzsche ve büyü metafiziğine dayanarak maymunun insana evrilme sürecini işledi. Filmde karanlık, parlak bir monolit bulunuyordu. Orada maymunlardan birine, Michelangelo’nun Yaratıcı Tanrı, Adem’e dokunduğu gibi dikkatli bir şekilde dokunulduğunda, dokunuş maymunda zihinsel bir sıçramayı tetikliyordu.
Maymun-insan daha sonra bir kemikle oynarken aniden bu ölü elementin aynı zamanda vurucu bir alet olarak da kullanılabileceğini fark etti. Amaçsız bir oyundan aklın doğuşu ve zihnin bilgisinin bir silah olarak kullanılması filmde neredeyse bir katarsis anına dönüştü.
Kubrick’in monoliti kadar güçlü olan Gerwig’in Barbie’si de bir çeşit ilkel manzaranın ortasında bebekleriyle oynayan küçük kızların bir anda karşısına çıkıyor. Richard Strauss’un, Nietzsche’nin büyük yankı uyandıran yapıtı üzerine bestelediği “Böyle Buyurdu Zerdüşt” müziğinin yükselen ritmi eşliğinde kızların bakışları yavaşça yukarı doğru kayıyor ve orada, aşağıdan görülen ve bir podyum kadar uzun ve kavisli bacakları gökyüzüne uzanan, parlak siyah – beyaz çizgili bir mayo giyinmiş Barbie’yi görüyorlar.
Bu neredeyse ilahi, estetik görünümle karşı karşıya kalan kızlar, yok etme arzusuna teslim olup Kubrick’in insan maymununun kemik parçası ile yaptığının aynısını, eski oyuncak bebekleriyle yapmaya başlıyorlar.
İdeolojinin Entelektüel Şizofreni olarak Eleştirisi
Gerwig, Barbie’yi seyirciye büyük bir ironi porsiyonuyla birlikte gösteriyor. Onun Barbie’si bir diş macunu reklamındakini andıran gülümsemesiyle, sanki moda kataloğundan çıkmış gün ışığını yeni gören bir şeye benzemektedir. Barbie ardından beyaz güneş gözlüğünü çıkarıp küçük hayranlarına bir bakış fırlatıyor ve sinema salonundaki herkese göz kırpıyor. Bu gülümseme ve göz kırpmasıyla seyirciye ulaştırılan mesaj, “Hey canlarım, bütün bunları bir rahip ağırbaşlılığıyla ciddiye almayın!” şeklinde olanıdır.
Kadınların abus tarihini daha eğlenceli hale getirmek için her şeyi çarpıtmayı ve yozlaştırmayı göze alan Barbie, alegorik bir figür olarak ataerkilliğin, kapitalizmin, tüketim paradigmasının ve tabii ki feminizmin yağlarını eritiyor. Barbie, tüm bu “izm”lerin fazla ciddiye alınmadan ciddiye alınması gerektiğini anımsatıyor.
Bu bağlamda, ideolojinin tezahürlerini hem onaylayıp hem eleştiren, onlardan keyif alırken aynı zamanda içeriklerini görmek isteyen yarık bir eleştirel tutum öne çıkıyor.
İdeolojinin muhtemelen en amansız ama aynı zamanda diyalektik açıdan en zeki eleştirmeni olan Theodor W. Adorno da, kültür endüstrisinin vaatlerine kimsenin gerçekten inanmadığına dikkat çekti. Adorno, bu vaatlere inanmak şöyle dursun, tüketicilerin tuhaf bir bilinç bölünmesi sergileyerek kültür endüstrisinin onlara sunduğu eğlence ile onun nimetlerine dair bir şüphe arasında bölündüklerini ileri sürdü.
Adorno’nun ideoloji eleştirisi, örneğin pop müziği küçümseyenin ayağını bu ritme göre hareket ettirmesinde olduğu gibi, pratikte benimsenenin teoride reddedildiği entelektüel bir şizofreniye dikkat çekiyordu.
Adorno’nun, Max Horkheimer’la birlikte vurgulamak istedikleri şey, modern mitler etrafında şekillenen ve Aydınlanma’ya karşı çıkmayan bir popüler kültürün giderek yaygınlık kazandığı gerçeğiydi.
Bir Mitin Üstesinden Gelmek
“Mit” aslında gelenekle aşırı yüklü olması bakımından belirsiz bir kavram olageldi. Felsefenin eski kaygıları olarak mit ve din, metafizik düşünce dünyasını aklın diline, yani rasyonel düşüncenin diline aktarmaya yönelik büyük ölçekli bir girişim olarak tanımlandı.
Mitten Logos’a doğru bir formülün yerini giderek miti kendi mantığı içinde “sembolik bir form” (Ernst Cassirer) veya bir “aydınlanma” formu (Max Horkheimer/Theodor W. Adorno) olarak kavrayan bir teori aldı.
Mit bu nedenle basitçe çürütülemez veya kolayca “üstesinden gelinemez” bir olguydu. Miti zekice alt etmek Aydınlanma’nın çocuklarının en muhteşem sloganlarından birisiydi.
Aydınlanmanın Çocukları bir mitin üstesinden gelirken onun dönüşümünün tartışmasız modeli olan sanatın ve popüler kültürün zengin rezervuarını kullandılar. Gerwig’in Barbie’sinin yaptığı da tam olarak buydu. Barbie bu mitik özü, hem insan deneyiminin derinliklerinde hem kendi deneyim ve kaygılarında hem de kapitalist aurayla dolu bir dünyanın “güzelliğinde“ bulduğuna ya da onu kaybettiğine inanıyordu.
Film bir mitin üstesinden gelmeye çalışırken basit bir anlatım modeli kullanıyor. Bu, edebiyatta “Bildungsroman” modeline, mitolojide ise yola çıkış, başlangıç ve eve dönüş döngüselliğinde tekrarlanan kahramanın yolculuğunun antik modeline dayanan bir hikâyenin sinemada işlenme şekliydi.
Barbie, ideal bir dünyanın ortasında kafa karıştırıcı bir deneyim ve bu dünyayı terk etme çağrısı olarak öne çıkıyor.
Sevilen birinin veya bir sırdaşın kaybıyla birlikte olgunlaşma aşaması başlıyor ve bunun sonunda yurtdışına çıkan özne, eski vatanına dönerek kaybı, yeni imaja ve benzerliğe göre şekillendirmeye başlıyor.
“Barbieland” burada yapay bir mükemmellik dünyası olarak öne çıkıyor ve orada tüketim, anaerkillik ve eşitlik çok benzersiz bir bağlantı oluşturuyorlar.
“Barbieland”de adeta feminist bir tüketici sosyalizmi hüküm sürmektedir. Oradakilerin hepsi bazı küçük nüanslar dışında eşittir. Orada bütün kadınlara Barbie deniyor ama hepsi neredeyse manyetik olarak sözde stereotip bir Barbie’yi temel alıyor. Gerçi orada, Başkan Barbie, Yazar Barbie, Fizikçi Barbie ve birkaç başka tuhaf varyasyonlarıyla uzman Barbie’ler de bulunuyor ama hepsi Barbie adı verilen aynı “plastik” malzemeden yapılmıştır.
Erkekler için de durum farklı değildir; Allan dışında hepsinin adı Ken’dir. Bu erkekler spor veya dans becerileriyle kendilerini Barbie kraliçesinin önünde kanıtlamak için yavaş yavaş bir rekabetin içine giriyorlar ve sarışın Proto-Ken bu rekabeti özellikle ciddiye alıyor.
Barbie’nin Hegel ile Buluşması
Barbie’nin, “Bazen ölmeyi düşünüyor musun?” sorusu mükemmel bir dünyayı temsil eden “Barbieland”deki uyumu bozguna uğratıyor. Çünkü bu ütopik, feminist çocuk dünyasında ölüm, geçicilik, çirkinlik, selülit ve düztabanlık hiç ama hiç öngörülmeyen olgulardır.
Bebek tasarımcısı olarak Barbie, kendi hayal kırıklıklarını bebeğe aktarırken böylece Barbie’ye ölüm fikrini aşılamış oldu.
Barbie’nin artık gerçek dünyaya çıkması gerekiyordu. Sarışın Proto-Ken’in eşlik ettiği bebek evinden ayrılıyor. Los Angeles merkezli gerçek dünyada karşılaştığı şeyler kafa karıştırıcı, sinir bozucu ve üzücüdür. Orada tartışmalar, kavgalar, yalnızlık ve üzüntü vardır ancak hepsinden önemlisi, bu dünya erkeklerin ve onların cinsiyetçi bakış açılarının ve yorumlarının hakimiyetindedir. Barbieland’in eğlenceli ve güçlü kızları buraya hiç ama hiç yakışmıyorlar.
Bu içgörü Gloria tarafından gerçekleştirilen bir monologla doruğa ulaşıyor:
“Kadın olmak neredeyse imkansız bir şey: İnce olmak ama çok da zayıf olmamak gerekiyor. Paranın olması gerekiyor ancak bu bir kabalık addedildiği için para istememen gerekiyor. Patron olmalısın ama kötü olamazsın. Anne olmayı sevmen gerekiyor ama sürekli çocuklarından bahsetmemelisin. Bir kariyer kadını olmalısın ama aynı zamanda diğer insanlara da göz kulak olmalısın […]”
Ve nihayet Barbie distopik insan dünyasına adım atıyor. Vajina yaptırmak için jinekoloğa gidiyor. Çocuksu, saf ve masum cehaletin dönemi işte o vakit sona erecektir.
Aslında Barbie, bu dünyada ölüm denen tek bir sonun olduğunu zaten bilmektedir ancak şimdi bu acı verici sondan sonra hayatta kalan, nesillerin “dansı“, annelerin sonsuz ardıllığı ve çocukların farklı evreleri gibi şeyleri de görmeye başlamıştır.
Hayat, feminist bir perspektiften bakıldığında, bu kesinlikle son derece kararsız bir genel tablo ortaya koyuyor. Burada kadın olmak, iyi ve şefkatli bir anne olmak anlamına gelmekle birlikte, aynı zamanda, tarihin akışını bozmamak, geçmişi geleceğe taşımak, tüm bunları sevdiğiniz insanlara vermek ve etrafınızı onların ihtiyaç duyduğu şeylerle kuşatmak anlamına da geliyor.
Barbie böylelikle, Hegel’in “Tinin Fenomenolojisi”nde, varlığın diyalektiği konusunda ileri sürdüklerine yakın bir çizgiye yaklaşıyor: Hegel orada varlığın sahiciliğini ancak kendisine yabancı olanın içinde bularak kazandığını, doğal dünyanın ve madde-i mutlağın Tin (Geist) olduğunu, Tinin “kendi için“ ve “kendinde varlık“ olduğunu, ölümden korkanın, yüzünü olumsuzluğa dönenin hayatın kendisinin değil de yaşanan gerçek hayat olduğunu ileri sürüyor.
Ken her zaman “Barbie ve Ken” denildiği için iki numara olma statüsünden mustariptir. Ken gerçek kapitalist dünyadaki ataerkillik sistemini tanıdıktan sonra kendi yapay dünyasının anaerkilliğini alaşağı etmek istiyor çünkü ancak bu şekilde güç ilişkisini tersine çevirebileceğini ve karşılıklı eşit tanınma statüsüne erişeceğini düşünüyor.
Kadın gücü Barbieland’de yeniden popüler hale geledursun, Ken iktidara daha fazla katılım yönünde erkekleri örgütlemeye başlıyor. Ken sonunda, erkeğin kendisini, kadın meslektaşıyla tanımlamayıp onu olduğu gibi kabul ederse kendisini özgürleştirebileceğini ve bağımsız bir birey olabileceğini düşünüyor.
Felsefi eğitim tarihi açısından bakıldığında Ken, neredeyse trajik bir karakterdir ancak trajediye sürüklenmekten, Barbie türünün, şarkı söyleyip dans ederek acısını ifade etmesine olanak tanıması sayesinde kurtulduğunu idrak ediyor.
Estetik üzerine derslerinde Hegel; sanatı, onun daha yüksek, sofistike, zarif bir tür yalan olduğu suçlamasına karşı savundu ve sanatın avantajının, “kendisini kendisi aracılığıyla yorumlaması ve manevi bir doktrine işaret etmesi” gerçeğinde gördü.
Barbie görünüş ile gerçeğin birbirinden ayrılamayacağı bir gerçeğin estetik bir tezahürü olarak öne çıkadursun, giderek estetik-kültürel bir fenomen haline geldi.
Mattel şirketi bu filmle, şüphesiz, Barbie bebeklerinin satışlarını arttıran ve onu rakibi Walt Disney ile kıyaslanabilir hale getiren kapitalist bir iş stratejisi geliştirmeyi başardı ancak Barbie filmi, tüketiciye yönelik kapitalist bir üründen çok daha fazlası olarak kontur kazandı.
Amerika Birleşik Devletleri’nde ve başka yerlerde, gerçeğin muhafazakar ve evanjelik yorumcuları, Barbie filminin cehennem alevlerinde yanmasını isteyecek kadar ondan nefret ediyor çünkü onlar tehlikenin farkına vardılar. Ancak bu gerici hasletin artık hiç kimseye bir faydası bulunmuyor:
Oyuncak bebek yeniden doğup eleştirel ve yapısökümcü bir teori ruhuyla çoktan dönüştürüldü.
Ancak Barbie artık o masumiyet mertebesinden ya da halinden düşmüştür; oyuncak bebeklerin tüketici feminist ideal dünyasına geri dönüşü artık mümkün görünmüyor.
Mattel’in kültürel eleştiriyle ekonomik çıkarları başarılı bir şekilde bir araya getiren iki kat kazançlı stratejisi sayesinde Gerwig’in filminde titrek bir ışık mutlu bir şekilde yanmaya başladı ve bu ışığın hemen sönmesini beklemiyorsunuz.
Josef Kılçıksız





2 YORUMLAR
Bu geniş felsefi yaklaşımdan sonra Barbie filmini izlemem şart oldu. İzlemeyi düşünmüyordum. Bir kız babası olarak üretime çıkmış tüm Barbie plastik bebekleri, tekstil ürünlerini ve Barbie evlerini almış bir babayım. 😃 Kızımın Barbie bebeklerle bu kadar yoğun olması onun bilinen “şımarık kız çocuğu” karakterine bürüneceği yönünde endişeliydim. Aynı türde alınmış 30-35 bebeğin her birinin ayrı işlevi olduğunu, aynısı olmadığını savunuyordu. Yazında dediğin gibi, başkan, öğretmen, sekreter vs hepsi iş bölümü içindeydi. Yönetsel bir şema vardı kafasında. Kızım daha sonraları gotik, daha sonra da feminist bir kadın oldu.
Bu filmi yazdığın her bölümü değerlendirerek mutlaka izlemeliyim.
Kalemine sağlık.
Sevgili Metin, Barbie’ye bir aydınlanma miti işlevi yüklenmesi, bence, Avrupalı ortalama insanın, tüketim paradigmasının ulaşabileceği en dış sınırında hedonist ve materyalist tuzakların içine çekilip yeni hikâyelerden yoksun bir kekemeye dönüşmüş olmasından kaynaklanıyor.
Barbie patriyarkal kapitalizmin günahlarını temize çekmek için allanıp pullanarak yeniden sahneye çıkarıldı.
Yorum için teşekkür ederim.