Varoluşsal İkilemler

Çilekli Dondurma, Güller ve Diğer Bazı Mühim Şeyler

27 Ekim 2023

Öykü: Çilekli Dondurma, Güller ve Diğer Bazı Mühim Şeyler | Yazan: Josef Kılçıksız

Yaşadığı şehir, dünyanın kargaşasını çağrıştıran bir fresk gibi duruyordu hayatının merkezinde. Belki de, tanrı, dünyanın sonunu hatırlatmak için seçmişti bu şehri.

Pek çok şey oluyordu ve daha pek çok şey hızla kanlı sahnenin ortasına doğru ilerlemekteydi.

Oğuldan, sevgiliden, kardeşten, anneden, babadan, yuvadan, kedilerinden ve köpeklerinden yoksun bırakılmıştı insanlar. Hızlı bir mülksüzleştirme vakasıydı yaşanan.

Gençken ressam olmayı hayal etmişti. Sonra öğretmen oldu; tarih yazamayan ama kanlı sahnesi içinde yaşayan bir tarih öğretmeni.

“Çok soğuk bir mart günü. Savaş daha yeni başladı sayılır ama eski hayatlarımızdan sanki bin ışık yılı kadar uzaktayız.
Karla kaplı bir sokakta yürüyorum. Havada donmuş olan nebula, güneşte yüzlerce minik yıldız gibi parıldıyor. Güneşin aydınlattığı kar o kadar parlak ki ona bakmak canımı acıtıyor. Gözlerimi kapıyorum, göz kapaklarımın içi yeşilimsi parlak görünüyor. Gözlerimi tekrar açtığımda kar pembe görünüyor bu sefer. Parmaklarınızı zar zor hissedebildiğiniz, ciğerlerinizdeki havanın cam tozu gibi acıttığı böylesine soğuk ve güzel bir günde ölmek zor.
Göğsünüze bir kurşun çarptığında bu soğuk karın içine düşersiniz ve hayatınızda hissettiğiniz son şey bu mide bulandırıcı soğuk olur. Üst bedeninizdeki derin yaradan gelen ölüm, çilek soslu bir dondurma şekli kazanarak yayılır karın üstüne. Hayat nefesinin, zerresi bile kullanılmadan, buharlaşıp soğuğun camsı boşluğunda kayboluşunu izlersiniz.
Savaşı değil de ona eşlik eden gürültüyü betimleyen hiçbir kelime yoktu sanki. Hayatın uğultulu nehrini tarif edecek tek kelime sürüklenişti. Ancak, ‘Bu sürükleniş artık bitmeli’ diyemiyordu hiç kimse.
İnsanlar sanki bir gün daha hayatta kalmanın tadını çıkarıyorlardı ama gerçekten yaşayıp yaşamadıklarıyla ilgilenmiyorlardı.
Sokağın başında bulunan Kültür Merkezi’nin yanından geçerken girişteki merdivenlerde oturan yaşlı bir adam görüyorum. Gri sakalı, etrafındaki bembeyaz parlayan karla acı bir kontrast oluşturuyor. Etrafta ayak izi arıyorum ama yok. Anlaşılan, adam kar yağışı başladığından beri orada oturuyor. Hâlâ hayatta olup olmadığını merak ediyorum. Sonra parmaklarını ısıtmak için ellerini ovuşturduğunu fark edip rahatlıyorum. Ölüm, anlaşılan, göz yanılmalarıyla, benimle oyun oynamayı sürdürüyor.
Büyük bir patlama televizyon kulesini devirdi. Beş kişi ölüyor yanı başımda. Kanlı cesetlerin arasında kalan adamın biri, sevdiği diziyi artık izleyemeyeceğinden yakınıyor. Ateşin sadece düştüğü yeri yaktığına dair, absürt bir tanıklık savruluyor ağzından.”

 

* * *

 
O gün, şaşkınlıkla banyonun soğuk fayanslarına yaslanmıştı. Testin sonucu açıktı. Hamileydi. Bir çocuklarının olmasını çok istiyorlardı ama şimdi savaş vardı ve acı gerçekliği, hamile kelimesine karşı düşmanca konuşlanmıştı.

“Ülkeyi hemen terk etmelisin, sevgilim.”

Dedi. Başka bir seçenek yoktu çünkü. Yün yumağı ile oynayan bir kedi gibi, kaderleriyle oynuyordu zaman; saatleri hızla ilerliyor, kendisi ve bebeği için giderek acımasız bir düşmana dönüşüyordu.
Evraklar falan, sırt çantası derken, apar topar hazırlandı. Birbirlerinin kollarına yattılar sonra. Mutluluktan ve hüzünden oluşan bir duygu yumağının içine akıyordu gözyaşları.

“Seni bir daha görebilecek miyim? Çocuğumuz babasını tanıyacak mı?”

Diye sordu hıçkırarak. Köpeği ve kedisi, cevabın imkansızlığını anlamışçasına, sokuldular karnına doğru. Sonra sessiz sedasız veda geldi. Tam o esnada, sel ve baraj, dalga ve dalgakıran eşit güçlere sahip oldular.

Eş olmanın yanında masum, vicdanlı ve iyi bir dost da sayılırdı Hanna. Sevgisi başka kadınlarınkine benzemiyordu ama annesi gibi de sevmiyordu onu.
Sığmadığı bir hayattan sığınmayı umduğu başka birine yolculuk başlamak üzereydi. Bastırılmış gözyaşları, bir sırt çantası, cevapsız çağrılar ve mesajlarla dolu bir telefonla yola çıktı. Korku, ayrılık acısı ve karanlık onunla birlikte seyahat ediyorlardı.

Tren istasyonunda dört saat geçirdikten sonra o kadar üşümüştü ki bir kafeye sığındı. Sonra yüksek sirenler insanları aniden alarm moduna geçirdiler. Bir okulun sığınaklarına koştular. Neyse ki yanlış alarmdı.

Akşam üzeri durmadan sallanan bir trenin içinde buldu kendini. Son vagonda bir ısıtıcının yanında bir koltuk bulup oturdu. Ortalık sıcak ama zifiri karanlıktı. Güvenlik nedeniyle hiçbir ışık kaynağının vagonların içindeki karanlığı aydınlatmasına izin verilmiyordu.

Birçok küçük çocuğun yüzü zar zor seçiliyordu; ciddi ve bitkin bir şekilde ebeveynlerinin yanında oturuyorlardı. Bazıları çok ağlıyordu. Kalabalığın ortasındaki üç büyük kutunun içinde duran kediler bile yüksek sesle şikayet ediyorlardı.

Askerler çeşitli yerlerde treni durdurup kağıtlarını kontrol ettiler. Nereden gelip nereye gittikleri belli değildi hiçbirinin. Bir çoğunun pasaportunda “yersiz yurtsuz” yazıyordu. Gümrük memurları şaşkın şaşkın bakıyorlardı bu yeni türün yüzüne.

Nihayet sınıra ulaşıp sonsuz bir kuyruğa katıldılar. O andan itibaren bile sözde güvenli ülkeye ulaşmaları birkaç gün sürecekti. Saatte sadece bir arpa boyu kadar ilerliyordu kuyruk. Gönüllüler onlara çorba dağıttılar, onlar da bunu minnetle kabul ettiler, minnet kelimesi canlarını yakıyordu.

Trenin içinde kalan ve pencereden bakan herkes, sınırı yürüyerek geçmek zorunda kalan insanların sonsuza ırayan sırasını görüyordu.

Başlarında renkli değirmiler yorgun kadınlar yürüyorlardı sınır hattı boyunca. Kadınlar, yaşlılar ve çocuklar, sıfır derecenin hemen altındaki buz gibi soğuk gecede yorgunluktan neredeyse buharlaşarak, “varla yok”un arkasından seğirten birer gölgeye dönüşüyorlardı. Ruhun en küçük yarası ile kalbin en derin kanamalarının bu karanlığın altında görünmeleri imkânsızdı. Herkes kendi kaygısıyla öylesine meşguldü ki hiç kimse kurtuluşla tuzağı, gerçek olanla düzmece olanı, haydut kaprisi ile su katılmamış ölümcül yazgıyı birbirinden ayırt edemiyordu.
 

* * *

 
Yaralandığı için çürüğe çıkarılıp terhis edilmişti. Günlerce ve haftalarca Hanna’nın izini sürmüş ancak bulamamıştı. Çaresiz doğduğu şehre geri dönmüştü. Şehir, yeni savaş rutinini oluşturuyordu.

Kişi başı iki somun ekmek alabiliyordu insanlar. Diğer yandan kedi maması ve ayçiçeği çekirdeği için insanlar süpermarketlerin önünde uzun kuyruklar oluşturuyordu.

Kavrulmuş çekirdek denen ucuz ve mutlu atıştırmalık, diğer ıvır zıvır ile birlikte raflardan kaybolmaya başlamıştı.

Kuyruktaki öfke, tutarsızlık ve paradoks, pişmanlık ve çaresizlik, bir kazandan fışkıran kızgın yağ gibi tıslayarak havaya saçılıyordu.

Sokaklarda her yerde polis çevirmesi vardı ve her gün yeni siperler kazılıyordu. Her gün yeni ceset ve kum torbaları ekleniyordu şehrin vicdanının sırtına. Şehrin vicdanına en çok çocuk cesetleri, yalnızlık ve ayrılık ağır geliyordu. Şehir günün birinde, bu ağırlıkları kaldıramayıp, orta yerinden içine doğru çökecek gibi duruyordu.

İnsanlar ara ara, birkaç damla huş ağacı ve kavak özü çıkarmak ve yaban mersini toplamak için ormana gidiyorlardı. Gıdasızlıktan, kederden ve yalnızlıktan zayıflayan bünyelerine iyi geliyordu bu usareler.

Bir arkadaşı hâlâ cephedeydi. Ondan bonbon şeker, dondurma ve sigara talep etmişti.

Arkadaşı, “Birisinden sigara istemek daha kolaydır ama kimseden şeker veya dondurma istemeye yüzü olmaz askerin, utanır çünkü, bonbon ve dondurma savaş hâli ve asker disipliniyle bağdaşmaz. Üstelik, dondurma, bir barış yemeğidir. Hiç savaşta külah dondurma yiyen bir asker gördün mü?” diye yazmıştı en son mektubunda.

Sırf bunun için “Cepheye Dondurma” isimli bir projeye girişmiş, kısa sürede bir çok kişi bu projeye gönüllü olarak yazılmıştı.

Aradan haftalar geçti. Arkadaşının, birkaç gün önce dağılan cepheden kaçtığını öğrendi. Topallamasına rağmen ateş hattından yaklaşık on beş kilometre uzağa yürüyüp metruk bir at ahırında günlerce saklanmayı ve yanına aldığı dondurma külahları sayesinde hayatta kalmayı başarmıştı. Ancak geri kalan asker arkadaşlarıyla kalıp onları savunamadığı için kendini suçlu hissediyordu. Hayatta kalanların suçluluk duygusu, deniyordu buna.
 

* * *

 

“Mahalle bugün görece daha huzurlu. Küçük bir çocuk boş sokakları bisikletiyle turlamakta. Gökyüzü kusursuz bir maviyle parlıyor ama soğuklar dondurucu. Bir modern sanat müzesinde sürrealist bir başyapıt olarak sergilenecek kadar yanmış bir arabanın metalden kadavrası yıkımın somut işareti olarak sokakta duruyor.
İlk başta içlerinde kimseyi göremediğim için boş olduklarını düşündüğüm uzun bir araba kuyruğu görüyorum. Arabaların arasında yürümeye başlıyorum. Akaryakıt kuyruğu nereye varacağı bilinmeyen başka bir sokağa kıvrılıp uzuyor.
Bir patlama arabaların ön camlarını tuzla buz edip parçaladı. Arabalardan birinin alarmı çalmaya başladı. Uluyor ses birkaç saniyeliğine sonra alçalıyor yavaş yavaş.”

Camları tuzla buz olmuş arabaya yaklaştı. Bazı uzuvları kopmuş, kanlar içinde uzanıyordu, dondurma külahları sayesinde hayatta kalan arkadaşı.

Bir süre baktı yüzüne; gözleri açık kalmıştı. Acıdan ve korkudan kırıma uğramıştı kalbi. Hayatta kaldığı için minnettarlık duymuyordu. Çünkü, hayatta kalmanın kefaretini çok ağır ödemişti ve ödemekteydi hâlâ.
 

* * *

 
O gün hastaneden arayıp bebeğinin öldüğünü söylediler. Geriye sağlam kalan köprüleri ışık hızıyla geçerek ulaştı hastaneye. Kim bilir, belki sonraki bombardımanda yıkılacaktı hepsi. Sadece, oğullarını zamanın öteki yakasına götüren köprü, lanetli bir anıt gibi muhtemelen sapasağlam duracaktı ömürlerinin ortasında. Bu yüzden cesedi hemen yanına almasını tavsiye etmişti doktor.

Morgun önünde kuyruğa girdi. Az sonra cesedi, kağıda sarılı olarak, bir torbada teslim ettiler. Bu şehirde ne ölümün bir onuru vardı ne de yasın bir mekânı.

Çocukken ağlamayı çok severdi Hanna. Sevgilisi gözyaşlarının arkasındaki sırları göreli beri, ağlamaz olmuştu. Ara sıra, şimdi olduğu gibi, içinde derin bir yerde çılgın bir haykırış duyar, irkilirdi. Zelzele öncesi toprağın derinliklerinden gelen uğultuyu andıran bir haykırıştı bu ve yüzeye yalnızca yankısı ulaşıyordu.

Zaman, tüm aşağılamaları gözüne gözüne sokup habis emellerini üzerine kusarak dışarı çıkarıyordu. Adeta yüzünü ayaklarının altından çekmişlerdi de yüzsüz ve adsız biri olmuştu. Yine de insanlar hemencecik tanıyorlardı onu. Çünkü kırgın, ölümden paçayı kıl payı sıyırmış birinin ifadesi vardı göz çukurlarında; muhtemelen o kara boşluklara gizlenen şeylerden tanıyorlardı onu.

Sirenler şehri yeniden hava saldırıları olduğu konusunda uyardılar. Umurunda değildi. Bir kapı açılmıştı ve şimdi bu kapıdan, yardım aramadan, içeri girmeliydi. Oğlunu tek başına gömmek istiyordu; bazı şeyleri yalnız başına yapmalıydı insan.
 

* * *

 
Sonsuz geçmiş ve gelecek ummanında bir damlaymışçasına akıp geçti zaman, onun azaltamadığı ve yumuşatamadığı kederler kalmıştı geriye.

Nihayet izine rastlamıştı Hanna’nın. Birkaç kez intihara kalkıştığı için ruh ve sinir hastalıkları bölümüne yatırılmıştı.

O gün ona gül getirmişti. Çocukken gül koklayarak büyümüştü Hanna. Bu yüzden gül kokusuna dayanamazdı. Şimdi, tüm gülleri solup buruşmuş hâlde öylece uzanıyordu. Bir gül çalısının dibinde yatarken babası tarafından kucaklanıp yatağına götürülen ve gül kokusundan mahrum kaldığı için ağlayan bir kız çocuğunu andırıyordu. Ya da oklarını kaybetmiş bir kirpinin tehlikeyle karşılaşmadan önceki hâli vardı üzerinde; içine büzülüp topaklanmıştı öylece.

Orada hastane odasında uyuyordu; kapalıydı gözleri. Ya da oğullarına ne olduğunu açıklayamama mahcubiyetinden uyur gibi yapıyordu. Gözlerindeki o tılsımlı bakışı görmeyi ummuştu oysa.

Gözlerinin yerini derin, kara çukurlar almıştı. Görkemli mavinin bulunduğu o yerde, şimdi yaşam ışığından yoksun karanlık mağaralar oluşmuştu. Özlemi, bir gün kavuşmayı, umarsızca beklemeyi, kapının önünde bisikletiyle oynayan bir oğlan çocuğunu, avlularında kan kırmızısı karpuzların çatırdadığı bir şehri ve çağ fırtınalarının talan ettiği gül bahçelerini, gözlerinin yerini alan bu kara boşluklar yutuvermişti.

Gizlice ağlıyordu Hanna; gözyaşları o siyah ve derin mağaraların içine içine akıyordu. Sonra daha daha derine aktı gözyaşları. Çok içkin ve kişisel bir uçurumdu aktıkları yer. Göz çukurlarından o mağaraların içinde, ansızın, mızrak uçlu buz saçakları oluşmuş, bunlardan birkaçı gelip kalbine saplanmıştı.

“Bak, bahçemizden sana gül getirdim.”

Dedi başucuna sokularak. Yalnızca tek bir bahçe vardı ortak dünyalarında. Her defasında oraya gider, hayatın uğultusundan uzak, derin derin soluklanırlardı orada.

Gülleri ona uzattı. Kokuyu içine çekti Hanna. Hastanenin odası gül kokusuyla doldu. Odadaki büyülü hava, ölümün öbür taraftan sadece bir koku olarak estiği yaz bahçesinin semalarında, tatlı bir ay ışığı gibi, masmavi parlamakla meşguldü.

“Evet, bu o koku, tanıdım, güller bizim bahçemizden.”

Dedi Hanna. O anla birlikte, o koku bulutunun içinde artık o da vardı.

Az sonra hayatın acı azarlamaları duyulmaya başladı. Sadece son çaresizlik tamamen eritebiliyordu ruhu ve sadece en saf vazgeçiş gök kubbeye erişebiliyordu.

“Benden sonra da hayata tutunacağına söz verir misin? Cevap vermeden önce iyice düşün çünkü bu senin son yalanın olacak.”

Diye ekledi ardından.

Sözcükleri, fâni dünyanın sesleriymiş gibi tınlıyorlardı odada; bu halleriyle, son karanlıktan hemen önce en yüksek esrimeye ulaşıp boşlukta dans eden ruhları andırıyorlardı ve bir ilmek gibi boyunlarında asılı duruyordu geçmiş.

Sonra sözsüz, karanlık bir ara sahneye evrildi zaman. Uzak bir yerden, “Ölümün sesi yoktur” diyordu kâhin.

Maviye dönmüş bir alevin, sönmeden önce, son bir kez titremesindeki o anlatılmaz olağanüstülüğün içindeydi her şey.

Hayatının tek gülüydü Hanna ve yeryüzündeki diğer güllerden çok daha kıymetliydi. Onu camdan bir korunakla koruyup sulamış, önüne bir perde gererek rüzgârın onu üşütmesine mani olmuştu. Yapraklarını kemirmeye kalkan tırtılları, birkaç tanesini kelebek olmaları için bırakarak, öldürmüştü. Fırtınalı havalarda, yapraklarının şikayetlerini ve övünmelerini dinlemişti yorulmaksızın. Bazen de yıllar süren suskunluklarına katlanmıştı.

Şimdi, dallarına gece kuşları tünemiş bir gül çalısı büyümüştü ellerinde. Ansızın hayat ve ölüm, kavuşmak ve ayrılık, birbirine dökülen nehirlerin ahengi kadar coşkulu, birbirlerine doğru koştular.

Son bir iç çekiş, darmadağın dünyanın ayıpları üzerine indirdi perdeyi usulca. İnsan yüzünün boşlukla birleşmesini zorlamak istedi zaman ama başaramadı çünkü insan, ölümden sonra da sorumluydu, gönül bağı kurduğu her şeyden.
 
 
Josef Kılçıksız
 
 

BEĞENEBİLECEĞİNİZ İÇERİKLER

No Comments

Düşünceleriniz bizim için değerli! Yazı hakkındaki yorumlarınızı paylaşarak sohbetin bir parçası olun.

error: Kopya korumalı içerik!

Yazı: Pembeden Yeşile Bütünlük | Yazan: İrem Savaş
Girne Antik Liman
Girne Antik Liman
Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan