Şahmeran'ın Çatal Dili

Ben Diğerleri İçin Neler Yapıyorum?

28 Ekim 2024

Yazı: Ben Diğerleri İçin Neler Yapıyorum? | Yazan: Feray Orman

Simone De Beauvoir’ın toplum için oluşturduğu felsefenin merkezinde, tam da ortasında duran soru; “Ben diğerleri için neler yapıyorum?” dur.

Ülke olarak, son dönemde yaşanan ekonomik şiddet, erkek şiddeti, eğitim şiddeti, sağlık şiddeti her türden şiddet bizi donma davranışına sürükledi. Psikoloji biliminde insan ve hayvan davranışlarında donma ve çözülememe ya da çözülse bile artık asla eskisi gibi olamama durumu travma kavramıyla açıklanıyor. Bizdeki çemberi daha da büyütürsek tüm dünya insanları olarak şu anda çözülemiyoruz. Çözülsek bile hareket edemiyoruz. Sanki, yolumuzu bulmak için ekmek kırıntıları yerine ümitsizlik ve çaresizlik yerlere serpilmiş gibi.

Büyük resmin tamamına bakmak için yazılacak satırlar yetmez, bu nedenle bu yazımda sadece cinsiyet problemini ele alacağım. Çünkü son dönemde yaşadıklarımız sayesinde hepimiz ateş üzerinde yürüyoruz.

“İkinci Cinsiyet” kitabında Simone De Beauvoir şöyle yazar:

“Kadın işte böyle yetiştirilir ama hiçbir zaman varoluşunun kendisinin üstlenmesi gerektiği öğretilmez, o da kendini kolayca başkalarının korumasına, sevgisine, yardımına, yönlendirmesine, güvenmeye teslim eder. Hiçbir şey yapmadan varlığını gerçekleştirme umudunun büyüsüne teslim olur.”2

“Avcı toplumdan, yerleşik topluma geçiş süreciyle kas gücünü kullanarak, kadınların kaderine değiştiren hikâyeyi tersine çevirebilmek ve günümüzü kadar gelen bu akışı önlemek kolay olabilir miydi?” diye sevgili filozofumuza sormak isterdim.

Kendisine bir felsefeci olarak da büyük saygı duyduğum Simone De Beauvoir bir Avrupa toplumu bireyi olarak 1908’de Paris’te dünyaya gelir ve ailesinin desteğiyle büyütülerek Sorbonne’da felsefe okur. Tabiri caizse biz Orta Doğu toplumlarında yaşayan kadınlara göre aslında ağzında gümüş kaşıkla doğar. Dolayısıyla Afrika kabilelerinde yaşayan bir kadından veya doğu toplumlarında dünyaya gelen bir kadından 10-0 hayata önden başladığı su götürmez bir gerçekliktir. Yani Fransız filozofumuzun dediği gibi; “Hiçbir şey yapmadan varlığını gerçekleştirme umudunun büyüsüne teslim olmak” nerdeyse bu toplumda yaşayan birçok kadın için kaçınılmazdır.

Nedenini kendimce bilimsel bir bakış açısıyla açıklamaya çalışacağım.

İnsana öncelikle bir organizma olarak bakarsak, bu organizmanın cinsiyeti farketmeksizin, büyüyüp geliştiği çevrenin etkilerini hesaba katmalıyız. Kadının veya erkeğin bugünkü davranışı açıklayabilmek için sahip olduğu çevresel uyarıcılar bana kalırsa cinsiyet probleminin öncül belirleyicisidir. Ağacın kökleri tarihsel olarak toprağın çok ama çok derinlerine kadar iniyor.

Kadınların Beauvoir’ın yazdığı gibi; kendini kolayca başkalarının korumasına, sevgisine, yardımına, yönlendirmesine, güvenmeye teslim etmeyen varlıklar olabilmesi sadece kadın cinsinin çabası, bilgisi, cesareti ile gerçekleşmesi mümkün olabilecek bir farkındalık değildir. Biz bu dünyayı karşı cinsimiz olan erkekler ile paylaşıyoruz ve mücadele ederken onlarında tam desteğine ihtiyacımız var. Peki bu nasıl gerçekleşebilir?

Bilimsel bir bakış açısıyla insanı incelersek:

İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi doktorları vahşi bilimsel deneyleri sonucu bilgiyi kötücül yollarla elde etmişlerdir. Bu bilgiler tıp dünyasına birçok katıda bulunmuş ve beynimiz hakkında çığır açan ilerlemelere neden olmuştur. Örneğin, insan beyninin o dönemde canlı olarak incelenmesi korteks hakkında bize şu bilgileri verdi.

(Korteks beyindeki en üst düzey işlevlerin hayata geçtiği bölüm olup düşünce, hafıza, algılama, dikkat, farkındalık, dil ve bilinçte çok önemli görev üstlenir.)

Eğitimli, bilgili, entelektüel, kitap okuyan insan organizmasının korteksi, okumayanlara, kendini geliştirmeyen insan organizmasına göre çok daha incedir. Korteksi ince olan insan organizmaları daha çok şiddet eğilimli, üretmeyen, diğerleri için bir şey yapmayan, topluma faydasız ya da zararlı organizmalardır. Yani çevrenin insan düşünüşü ve davranışı üzerindeki etkisi oldukça büyük, içine doğduğunuz yapının benliğinizin oluşumuna etkisi yadsınamaz, dolayısı holistik bir bakış açısıyla bütünün, kendisini oluşturan parçaların toplamından daha fazla olduğunu düşünüyorum.

Bu da şu demek oluyor; erkeklerin düşünceleri değişmedikçe davranışları değişmeyecek ve kadınların mücadelesi ne kadar anlamlı olsa da hiçbir zaman bir sonuca ulaşamayacak.
Simone De Beauvoir’ın sözleri ile devam edersek “Herkes iyi olmadan, biz de iyi olamayacağız.”

Peki “iyi” olma hali, “iyilik” kavramı ile ne demek istiyoruz. Etiğin en çok uğraştığı kavramlardan birisi olan “iyi” kavramı beraberinde zıttı olan “kötü” kavramına bakmayı da gerektiyor.

Kısa İnceleme eserinde Spinoza, meseleyi en basit haliyle ele alır.1 Eğer bir şeye iyi diyorsak, iyi dediğimiz şey kadar iyi olmayan, dolayısıyla daha az iyi veyahut söz konusu iyiye nazaran kötü olan bir şey olduğunu da söylemiş oluruz. Kısacası, iyi-kötü, bizim için ve bize göre iyi-kötüdür. Bir kendinde iyi-kötü söz konusu değildir.

Öyleyse, şeylere dair bütün iyi-kötü temelli düşüncelerimiz de, aslen, şeylerle ilgili daha önceki deneyimlerimize dayanır. Eğer bir şeftali kötüyse daha iyisi olmalıdır. Ya da bir roman iyiyse kötüsü de bilinir, ki iyi de ancak bu şekilde iyi olarak sınıflandırılır.

İyi-kötü, doğada var olmaktan çok, bizdedir. Şu anlamda; iyi-kötü, şunun ya da bunun iyiliği veyahut kötülüğüdür. İyi-kötü, her zaman bir şeylere atfedilir. Ve ayrıca, bir şeylerden kaynaklanır. Eğer şu ya da bu kötü bir şey yaptıysa, bu, onların özlerinden ayrı düşünülemez. Yani, şunun veya bunun kötüsü, şundan veya bundan soyutlanıp genelleştirilebilecek bir kötü olamaz. Çünkü bu kötü, ancak onlar, yani kötü olanı icra edenler vasıtasıyla vuku bulur. Ve onların kötüsü, belirli koşullar içerisinde ve belirli ilişkiler dahilinde kötü olarak nitelendirilmiştir.

Yani Spinoza’ya göre kötü, doğada bulabileceğimiz bir şey değildir. Sadece bizim özümüzden vuku bulabilecek bir durum ve eylemdir. İnsana aittir. Kötülük belirli koşullar ve ilişkiler çerçevesinde gerçekleştirilir.

Kadın ve çocuk cinayetleri, kadının değersizleştirilmesi içinde bulunduğumuz koşullar ve ilişkiler sayesinde gerçekleşiyor.

Kadının toplum içinde hak etmediği konuma bilimsel ve felsefi açıdan baktığımızda kötücül davranışların nedenlerini düşünme biçimine dayandırdık ve bu düşünme biçimi çevreden bağımsız oluşamaz. Ancak “Gayret kadere aşıktır” mottosunda yola çıkarsak yaşamın bizi sınadığı yerler özgürlüğümüzü genişletmek için doğru yerlerdir.

Başkalarını düşünerek yaşamak, insan olabilmenin tek yolu gibi görünüyor.
 

Feray Orman
 
 

Referanslar ve Kaynakça:

  1. Spinoza, Benedictus (Kasım, 2015). Kısa İnceleme, Ankara: Dost Kitabevi Yayınları, s. 65-66.     ⇡⇡⇡
  2. Simone De Beauvoir, İkinci Cinsiyet kitabı    ⇡⇡⇡

 


 

Açıklamalar:

Simone De Beauvoir: (1908-1986) Fransız yazar, filozof ve feminist düşünürdür. Varoluşçuluk akımının önde gelen isimlerinden biri olarak tanınan Beauvoir, Jean-Paul Sartre ile olan entelektüel ortaklığı ve “İkinci Cins” (1949) adlı eseriyle feminizmin temel taşlarından biri haline gelmiştir. Bu kitapta, kadınların tarih boyunca nasıl “öteki” olarak konumlandırıldığını derinlemesine analiz etmiş ve kadınların toplumsal eşitsizliğini köklü bir eleştiriye tabi tutmuştur. Hem edebi hem de felsefi eserlerinde özgürlük, cinsiyet rolleri ve bireysel sorumluluk temalarını işleyen Beauvoir, feminist hareketin teorik zeminini oluşturan isimlerden biri olmuştur.


Baruch Spinoza: (1632-1677) 17. yüzyılda yaşamış Hollandalı bir filozoftur ve modern Batı felsefesinin en önemli figürlerinden biri olarak kabul edilir. Yahudi-Portekizli bir aileden gelen Spinoza, dini dogmalara karşı eleştirel yaklaşımı ve radikal düşünceleri nedeniyle Yahudi cemaatinden aforoz edilmiştir.
 
Felsefesi; tanrı, doğa ve insan ilişkisi üzerine inşa edilmiştir. Spinoza’ya göre tanrı, evrenle özdeştir ve her şeyin içkin bir parçasıdır; bu monist yaklaşımı, panteizm olarak adlandırılır. Ona göre, doğa Tanrı’nın tezahürüdür ve insan aklı ancak Tanrı’nın yasalarını anlamakla özgürleşebilir. Temel eseri Ethica’da, ahlâki ve entelektüel erdemin mutluluğa giden yol olduğunu ve aklın insan davranışında belirleyici olması gerektiğini savunur.
 
Spinoza, aklın rehberliğinde bir tür entelektüel sevgiyle yaşamayı ve kişisel hırsları aşarak daha büyük bir bütünle uyum içinde olmayı teşvik eder. Bu bağlamda, o hem bir rasyonalist hem de etik felsefede önemli bir dönüm noktası olarak görülür.
 

BEĞENEBİLECEĞİNİZ İÇERİKLER

2 YORUMLAR

  • Yanıtla Emine Öztürk 29 Ekim 2024 at 07:40

    Sevgili Feray, yazın beni felsefenin ışığındaki bilgilerle aydınlattı. Kalemine sağlık. Güzel bir yazı okudum. Şu cümlelerde biraz takıldım. Yazım yanlışı mı var diye düşünüyorum.
     
    “Eğitimli, bilgili, entelektüel, kitap okuyan insan organizmasının korteksi, okumayanlara, kendini geliştirmeyen insan organizmasına göre çok daha incedir. Korteksi ince olan insan organizmaları daha çok şiddet eğilimli, üretmeyen, diğerleri için bir şey yapmayan, topluma faydasız ya da zararlı organizmalardır.” Korteksi ‘ince’ olanların bu eylemleri gercekleştirmemesi gerekmez mi?
     
    Ya da gözümü açar açmaz okudum ben mi yanlış anlıyorum. 😃

  • Yanıtla Feray Orman 29 Ekim 2024 at 20:53

    Sevgili Emine öncelikle, yazım hakkındaki düşüncelerin için çok teşekkür ederim. Çok mutlu oldum. Ayrıca dediğin gibi korteks hakkındaki yazım hatalı, tespitin de doğru. Tam tersi olacakmış. Yazıya kendimi kaptırınca böyle bir hata olmuş. Detaylı inceleme için teşekkürler.

  • Düşünceleriniz bizim için değerli! Yazı hakkındaki yorumlarınızı paylaşarak sohbetin bir parçası olun.

    error: Kopya korumalı içerik!

    Yazı: Pembeden Yeşile Bütünlük | Yazan: İrem Savaş
    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan