Çıkmaz Sokaklarda Felsefe

Yürüme

19 Ekim 2024

Yazı: Yürüme | Yazan: Prof. Dr. Cengiz Çakmak

İnsanlık tarihinin en eski eylemlerinden biri olan “yürüme”, bir yerden bir yere gitmenin ötesinde derin bir anlam taşır. Yürüyüş, düşünceyi harekete geçiren bir süreç, zihinsel ve bedensel bir yolculuktur.

Felsefe tarihinde “yürüme”, düşünsel bir arayışın simgesi olarak karşımıza çıkar.

Bu konuda Thoreau’nun1 öncülerden biri olduğunu söyleyebiliriz. Henry David Thoreau, “Walking” (“Yürümek”) adlı denemesinde yürümeyi sadece fiziksel bir eylem olarak değil, aynı zamanda ruhsal bir deneyim ve düşünsel bir arayış olarak da ele alır. Doğa ile olan derin bağını vurgulayarak yürümenin insanın kendisi ve çevresiyle daha derin bir bağlantı kurmasına yardımcı olduğunu savunur.


Biz ise yürümenin farklı boyutlarına ve düşünsel derinliklerine bakacağız bu yazıda.

Yürümeyi iki ana bağlamda ele alacağım:

1) Doğa Yürüyüşleri

2) Kent Yürüyüşleri


Yürüme, “yola çıkmak” demektir.

(Felsefenin zorlayıcı yanlarından biri, mantığı etkin bir şekilde kullanmasıdır; mantık olmadan felsefenin diğer alanlarına ulaşmak –bana göre– pek mümkün değildir.)

Önce yürümenin kendisini sınıflandıralım. Yürümenin iki temel türü vardır:

a) Kendi başına bir değer taşıyan yürüme ve bunun türleri.

b) Bir amaca hizmet eden, araç olarak kullanılan yürüme.

Örneğin, alışveriş için yürümek bir araçtır. Reklam tabelalarında sıkça gördüğümüz “sağlıklı yürüyüş”, şeker hastaları için önerilen özel bir yürüyüş türüdür.


Politik Yürüyüşler

Tarihe baktığımızda, belirli amaçlarla gerçekleştirilen önemli yürüyüşlerle karşılaşırız. Örneğin, Mao’nun2 yürüyüşü ya da Gandhi’nin3 yürüyüşü gibi toplu yürüyüşler, belli bir amaca ulaşmak için yapılan pratik eylemlerdir. Bu yürüyüşlerin politik hayatta bir yansıması da askerî yürüyüşlerdir. Özellikle Nazilerin gerçekleştirdiği yürüyüşler, bu türün en acımasız örneklerindendir. Kişisel olarak bu tür hareketlere “yürüme” demesem de teknik olarak yürümenin bir biçimi sayılabilirler.

Nazilerin büyük yürüyüşlerinde ya da “marş” yürüyüşlerinde, birey adeta yok olur ve kitlesel bir disiplinin parçası haline gelir. Politik yürüyüşlerde bireyin silinmesi, yürümenin bir araç olarak kullanıldığının da göstergesidir. Bu tür yürüyüşlerin bazısı değerli olabilir bazıları ise eleştiriyi hak eder kuşkusuz. Ancak her durumda politik yürüyüşler, yürümenin bir amacı gerçekleştirmek için araçsallaştırıldığı eylemler olarak karşımıza çıkar.

Hac Yürüyüşleri

Benzer bir yürüyüş daha vardır; hac yürüyüşleri. Tarihte yaygın olan bu yürüyüşler, günümüzde uçaklar ya da başka araçlarla yapılmaktadır. Hem İslamiyette hem de Hristiyanlıkta hac yürüyüşleri önemli bir yer tutar. Bu yürüyüşler, politik yürüyüşlerden bir noktada ayrılır çünkü hac yürüyüşünün temel amacı belirli bir hedefe ulaşmak ve mânevî bir deneyim gerçekleştirmektir. Ancak asıl önemli olan hedefe varmak değil, yürüyüş sürecidir. Hacı, bu süreçte kendini dönüştüren kişidir.

(“Hacı” kelimesinin kökeninde “yabancı olan kişi” anlamı vardır.)

Sağlık Yürüyüşleri

Bir diğer yürüme türü ise sağlık yürüyüşleridir. Bu da modern dünyanın kaybettiği bir özellikten kaynaklanır. Modern dünya, makine ve araçlarla doludur; bu da yürüyüşü göz ardı etmemize neden olmuştur. Oysa eski çağlarda insanlar sürekli yürüyordu; Afrika’dan Kuzey Avrupa’ya, Asya’ya, hatta Avustralya’ya kadar yürüyerek ulaşıyorlardı. Yürüyüş, o dönemin insanlarının en temel faâliyetiydi.

Yürümenin en önemli özelliği kök salmamaktır. Modern dünya, yerleşik medeniyet anlayışı üzerine kuruludur. Medeniyet bir yere kök salmak ve hareketsiz kalmak demektir. Bu anlayış, modern insanı hareketsizleştirir ve köklere bağlar.

Rehberli turistik yürüyüşler de buna benzer; yürüyüşten çok, size paketlenmiş bir zaman ve mekân algısı sunar. Bu yürüyüşlerde neyi görmeniz, zamanı nasıl geçirmeniz gerektiği önceden belirlenmiştir. Bu yüzden, turistik yürüyüşler gerçek anlamda yürüyüş olarak kabul edilemez.


Şehirde yürüyen bir kadın ve bir erkek

Aylak Yürüme

Gerçek yürüyüş, aylaklığın ruhunu taşır.

Aylak” kelimesi Türkçede “ay” ile ilişkilidir ve kendi zaman ve mekânını belirleyen kişiyi ifade eder.

Aylaklık, modern dünyanın dayattığı çerçeveden çıkmayı, kendi rotasını çizmeyi içerir. Modern dünya bizden seyirci olmamızı bekler ancak burada seyirci pasif bir gözlemci olmaktan ibarettir. Oysa “seyir” kelimesi, hem bir şeylere bakmak hem de bir yerden bir yere gitmek anlamına gelir. Modern dünyadaki seyircilik ise National Geographic’in sarı dikdörtgeni gibi, önceden belirlenmiş bir çerçevenin içinde kalmaktır.

Aylaklık, dünyayı amaçsızca gözlemlemek ve deneyimlemek demektir. Nasıl ki ay, dünya etrafında dönüp durur fakat bir amacı yoktur; aynı şekilde aylak kişi de sürekli hareket eder ama belirli bir hedefi yoktur.

Ne var ki modern dünyada aylaklık ve avarelik aynı anlama gelir hale gelmiştir. Oysa avare, boş vakit geçiren değil, kapitalist düzenin dışında kalan kişidir. Bizim bahsettiğimiz aylaklık ise boş zamanı değerlendirmek değil, gezmenin kendisini bir boş vakit olarak görmektir.

Yürüyüşün zamanı ve mekânı, modern dünyanın saatleri ve mekânlarından farklıdır. Yürüyüşçü, mevsimlere ve yıldızlara bakarak zamanını ayarlayan kişidir; modern zaman anlayışına boyun eğmez.


Gördüğünüz gibi yürüyüşün birçok türü vardır; politik yürüyüşler, hac yürüyüşleri, sağlık yürüyüşleri, alışveriş için yapılan yürüyüşler, bir arkadaşı görmek için yapılan yürüyüşler… İşte bu yürüyüşler, yürümenin bir araç olarak kullanıldığı durumlardır.


Modern dünyada, yürümenin kendisine karşı bir tepki vardır.

Örneğin, Amerika’daki Büyük Buhran4 döneminde insanlar, kasabalar arasında yürüyerek dolaşıyordu. Modern dünya bu tür yürüyüşleri tehlikeli bulur çünkü bu insanlar belirli bir amaç olmaksızın, amaçsızca yürüyordu. Göçebe yaşam tarzı, medeniyetçiliğin hoşlanmadığı bir durumdur, medeniyetçilik insanları belli bir yere kök salmaya zorlar. Göçebelik, bu düzene meydan okuyan bir yaşam tarzıdır.

Göçerlerin zamanı mevsimlere, yağmurlara ve yıldızlara bağlıdır; bizim zamanımızı ise saatler belirler. Bu açıdan modern dünya yürümeye tepkilidir çünkü yürüyen insan denetimden çıkmış bir figürdür.


Dağ yürüyüşleri bağlamında “boş zaman” şehrin gürültüsünden ve zihinsel yüklerinden arınmak anlamına gelir. Dağda bulduğumuz sessizlik, aslında seslerin yokluğu değildir; dünyayı farklı bir şekilde dinlemek ve onunla yeni bir diyalog kurmaktır. Her birimiz, kendi dünyamızı bu sessizlik içinde yeniden keşfederiz.


Yürüyen Adam

Yürüme örneklerine geçmeden önce kavramlarımızı biraz daha açalım.

Yürüme deyince akla gelen önemli kavramlardan birinin “aylaklık” olduğundan bahsetmiştik. Yürümenin zaman ve mekân algısının farklı olduğunu da söylemiştik.

Yürüyüş ile araç içindeki hareket de aynı şey değildir. Modern dünya, iki ayak üzerinde yürümeyi bırakmış ve yürüyüşü bir araç haline getirmiştir. Sağlıklı yürüyüşler, ferahlamaya yönelik yürüyüşler gibi modern yürüyüşler, bizim bahsettiğimiz yürüyüşün dışında kalır. Bizim açımızdan yürüme, kendi zamanını ve mekânını yaratır.

Yürümenin önemli özelliklerinden biri, bir ufka sahip olmasıdır. Gemi ya da araba seyahatlerinde de ufuk vardır ancak yürüyüşte, o ufkun içinde yaşarsınız. Araba yolculuğu ile yürüyüş arasındaki fark da buradadır; araba ile yolculuk ederken dünya dışarıdan geçip gider oysa ki yürüyüşte dünya sizin içinizden akar.

Yürümenin diğer önemli yönü de kokulardır; yürüdükçe dünyayı kokularla anlamaya başlarsınız.


★ Yürümek, felsefi bir eylemdir; sadece yolda olmak değil, bizzat düşünme sürecidir.

Yürürken durduğumuzda kaçırdığımız soruları sormaya başlarız.

Benim için önemli yürüyüşçülerden biri, Musa ve genç arkadaşının Kur’an’da anlatılan yürüyüşüdür.5

Hikâyeye göre, Musa ve Yuşa, iki denizin birleştiği noktaya varmak için yürürken erzak olarak yanlarına aldıkları tuzlanmış balığı, bir kayanın yanında dinlendikleri sırada unuturlar. Onlar uzaklaştıktan sonra balık canlanır ve denize kaçar. Bir süre sonra Musa balığı hatırlayıp geri döner ve anlarlar ki balığı kaybettikleri yer, varmak istedikleri yerdir zaten.

Bu hikâye, yürüyüşün dışsal bir hedefe ulaşmakla değil, bizzat yürüyüşün kendisiyle ilgili olduğunu gösterir. Yürüyüş, bir olgunlaşma deneyimidir.


Volta ve Yürüme

Volta kelimesine de değinelim. Genelde hapishanede bir yeri turlamak anlamında kullanılır ancak volta, yürümenin önemli bir biçimidir. Kapalı bir mekânda yapılan volta, zihinsel olarak başka bir yere açılmadır. Yürüyüş, aşina olduğumuz zaman ve mekânın dışına çıkmak anlamına gelir. Volta, transandantal6 bir deneyimdir; kapalı mekânın içinden dışarıya açılma hissi yaratır. Ancak volta, araçsallaştırıldığında bu anlamını kaybeder. Politik veya sağlık amaçlı bir yürüyüş haline geldiğinde, volta da tahakküm aracı olabilir.

SisyphosSisyphos mitosuna başvurarak volta kavramını daha iyi anlayabiliriz.

Sisyphos’un sürekli gidip gelmesi, voltanın temel anlamlarından biri olan “dönme” eylemini simgeler. Ancak Sisyphos, bu bitmek bilmeyen döngünün kendisine dayatılmış bir zaman ve mekân anlayışı olduğunu fark eder. Her defasında taşı dağın tepesine çıkarırken aynı eylemi tekrar ediyor gibi görünse de her seferinde yeni bir deneyim yaşar. Zamanla, bu döngüyü içselleştirir ve kendi zaman ve mekânını yaratır; bu noktada taşı severek taşımaya başlar.

Sisyphos’un hikâyesi, volta ve modern yürümeyi anlamak açısından önemli bir metafor sunar.


Filozoflar ve Yürüme

Filozofların yürüyüşlerine gelecek olursak çoğu filozof şehir insanıdır ve yürüyüşü genellikle bir araç olarak kullanmıştır.

Örneğin, Kant’ın yürüyüşleri bir tür sağlık yürüyüşüdür. Aristoteles’in yürüyüşleri ise hem aracı hem de düşünmeyi bir arada barındırır. Ancak biz, yürüyüşün kendisinin düşünmenin bir biçimi olduğunu savunuyoruz. Yani yürüyüş, boş vakitte yapılan bir eylem değil, bizzat düşünme sürecinin kendisidir. Aristoteles’in yürüyüşü ne kadar faydalı bir amaçla yapılsa da yine de araçsaldır. Oysa yürüyüş, sadece yürümek için yapılır ve kendi zamanını yaratır.

Filozofların yürüyüşleri genelde ormanlarda ya da parklarda yapılmış izlenimi verir. Ancak bu, bir illüzyondur; filozofun gerçek yolu, patikadır.


Heidegger’in “patikalar” metaforu7 bu açıdan önemlidir.

Heidegger, Kara Orman’da yürürken kendini bulur ve bu yürüyüş, dünyaya açılma anlamı taşır. Yürüyüş, alışılmış zaman ve mekân algısını değiştirir ve sizi yeni bir yaşantıya sürükler. Yürümek, boş vakti değerlendirmek değildir; yürüyüşte siz yürümeyi kullanmazsınız, yürüyüş sizi kullanır.

Yürüyüş, patikalar üzerinde iz bırakmaktır.

Patikalar, insanların yürüyerek oluşturduğu izlerdir; birileri sizin için asfalt dökmez. Heidegger’in yazılarından birine “Patikalar” (“Holzwege”) adını vermesi de bundandır. Otobanlardan doğayı delip geçmek yerine, yürüyüşçü dünyayla etkileşim içinde iz bırakır. Ancak modern dünyada her yer çitlerle çevrilmiştir. Bu çitler, medeniyetin her şeyi kontrol etme ve sınırlama arzusunu yansıtır.


Yürüme alanları giderek yok edilmekte ve bu da yürüyüşü bir meta haline getirmektedir. Sağlıklı yürüyüşler ya da outdoor yürüyüşleri gibi modern pazarlama araçları, yürümeyi de tüketilebilir bir nesneye dönüştürür. Yürüme, bir deneyim değil, satılabilir bir üründür artık.


Merak, Keşif ve Yürüme

Dağ ve doğa yürüyüşlerinin en önemli özelliklerinden biri, insanda merak ve keşif duygusu uyandırmasıdır. Ancak keşif her zaman saf bir amaçla yapılmaz.

Örneğin, Christoph Kolomb’un8 Amerika’yı keşfi bir keşif olarak görünse de aslında doğunun zenginliklerine ulaşma amacına hizmet eden bir araçtır. Kolomb’un yolculuğu, bir seyyahın veya filozofun yürüyüşü gibi değil, devlet tarafından finanse edilen, ticârî bir hedefe dayalı bir keşiftir. Oysa gerçek bir yürüyüş, bu tür amaçlardan bağımsızdır; yürümenin ve keşfin amacı, doğrudan dünyayla bir temas kurmak ve ona kendini açmaktır.


Theoria9

Yürüyüş, felsefenin önemli kavramlarından biri olan theoria ile ilişkilidir; bu kavram, dünyayı açığa çıkarma ve anlamaya yönelik bir çabayı ifade eder. Yürüyüşçü, doğayı kokusu, tadı, sertliğiyle deneyimleyerek dünyaya dokunur, doğa da kendisini ona açar.

Dağ yürüyüşleri, insanı kibirden arındırır; doğayla iç içe olan yürüyüşçü, dünyanın kendini göstermesine aracılık eder ve tevazu öğrenir.


Flanörlük10

Paris'te bir flanörDağların sunduğu bu deneyimi şehirlerde yaşamak ise zordur. Şehirlerde, doğanın keşfi yerini farklı bir tür keşfe bırakır. Burada, flanörlük kavramı devreye girer.

Flanör, özellikle Baudelaire’in11 Paris’teki gezintilerinden esinlenerek şekillenmiş bir şehir yürüyüşçüsüdür. Kelime anlamı olarak “kaldırım sürten” mânâsındaki flanör, şehirde mezarlıklarda, sokaklarda, mezbahanelerde yürüyerek keşif yapar.

Flanör düşüncesi, Batı’da uzun yıllardır tartışılan bir kavramdır ve şehirdeki yürüyüşler aracılığıyla düşünsel bir derinlik yakalamayı amaçlar. Ancak, modern dünyada flanörlük de metalaştırılmış, tıpkı diğer pek çok şey gibi, bir ürüne dönüştürülmüştür.

Rousseau’nun12 Yalnız Gezenin Düşleri13 kitabında da belirttiği gibi, yürümek aslında felsefenin kendisidir. Yürüyüş, felsefe yapmanın bir aracı değil, bizzat felsefe yapma eylemidir.


Aristokraside ve Burjuvada “Yürüme”

Aristokrasi,14 tam anlamıyla tembelliktir ve bu tembelliğin bedelini toprakta çalışan emekçiler ödemiştir. Aristokrasinin bu “tembellik hakkı”, geniş kitlelerin emeğiyle karşılanmıştır.

Buna karşılık burjuvazi,15 çalışkanlığı yüceltmiştir. Özellikle 18. ve 19. yüzyıllarda, burjuvazinin yükselişiyle birlikte çalışkanlık en öne çıkan değerlerden biri olmuştur. Burjuvazi için zaman, paradır.

Burada yürüme ile ilgili önemli bir noktaya değinmek gerek:

Burjuva toplumu, üretimi yeniden tanımlamış ve insanı üretim sürecinde bir araç haline getirmiştir. Çoğu insan, ürettiği şeyin sahibi dahi olamazken, üretim, bir meta üretme süreci haline gelmiştir. Üretim sistemi, insanları tembel ve avare olarak damgalayarak, onları baskı altında tutmuştur.

Bu bağlamda yürüme, kapitalist sisteme karşı bir başkaldırıdır.

Yürümenin politik bir boyutu vardır ancak bu, yürümenin bizzat kendisinin politik bir tavır olmasıyla ilgilidir. 19. yüzyılda Batı’da, kapitalizme tepki gösteren bazı insanlar ortaya çıkmıştır. Bu kişiler, aylak değil ama avare bir şekilde sokaklarda dolaşan insanlardır. Bugünkü terimlerle, “serseriler” diyebiliriz. Kapitalist sistem, herkesin üretim içinde olmasını istediği için bu tür avare dolaşan insanları dışlar ve eleştirir.


Yürüme ve Kaybolma

Kent yürüyüşlerine gelince, bu yürüyüşlerin temelinde şaşırma duygusu yatar. Şehri en iyi bilen kişi, kentte kaybolabilen kişidir. Kent yürüyüşlerinin amacı bir hedefe ulaşmak değil, kaybolabilme becerisini gösterebilmektir. Bu yürüyüşlerde adres sorulmaz, çıkmaz sokaklar bir engel olarak görülmez. Aksine, kent yürüyüşçüsü bilerek çıkmaz sokaklara girer ve orada farklı bir deneyim yaşar.

Yazı: Yürüme | Yazan: Prof. Dr. Cengiz Çakmak

Her sokağın, her semtin kendine özgü kokuları ve atmosferi vardır. Balat’ın kokusu başka, Samatya’nın kokusu başkadır.

Kent yürüyüşleri, şehri keşfetmek ve şehrin duyusal zenginliklerini yaşamak için yapılan yürüyüşlerdir. Gerçek anlamda aylaklık yürüyüşleridir; bir müze gezisi ya da park ziyareti gibi değil, sadece şehri deneyimlemek içindir.

Ne yazık ki günümüzde kent yürüyüşleri giderek zorlaşmakta. Bunun en büyük nedeni otobanların şehirlerin dokusunu bozması ve insanların rahatça yürüyebileceği alanların azalmasıdır.


Kaybolan Gökyüzü

Batılı şehirlerin bir özelliği de insanları gökyüzünden koparmasıdır. Bu şehirlerde, en fazla başınızı hafifçe kaldırarak ancak sınırlı bir alanı görebilirsiniz. Oysa İstanbul, bir zamanlar gökyüzüne açık bir ufuk şehriydi; bu özelliğiyle insanları yürüyüşe ve keşfe teşvik ediyordu. Ancak günümüzde İstanbul’da gökyüzünü görmek artık zor.


Yürüyen Adam Sadri Alışık

İstanbul denince aklıma Sadri Alışık geliyor. O, Türk sinemasında yürüyen adamdır. Sokaklarda dolaşır, insanlarla etkileşime geçer, eve gitmek onun için sadece bir araçtır. Sadri Alışık’ın karakteri, flanör düşüncesini anlamak için iyi bir örnektir; sürekli sokakta, hareket halindedir ve her an bir keşfe açıktır.


Çağımızda yürüme, diğer pek çok şey gibi araçsallaştırılmıştır.

Özellikle politik anlamda ucuz numaralarla kullanılmaktadır. Mao’nun ve Gandhi’nin yürüyüşleri önemli olsa da bunlar bile bir araç haline getirilmiştir. Asıl mesele, yürümenin sağlık için, enerji toplamak için veya haftaya iyi başlamak için bir araç olarak kullanılmaya başlamasıdır. Oysa yürümeyi unutmak, insanın dünyayı unutması anlamına gelir.

Şehir yürüyüşleri de giderek azalmaktadır. Paket programlarla, rehberli turlarla yapılan geziler, gerçek anlamda bir şehir yürüyüşü değildir. Gerçek bir şehir yürüyüşü, şehri çok iyi bilseniz bile kaybolabilme becerisi gösterdiğiniz yürüyüştür.

Son olarak; yürüme, sadece bir fiziksel eylem değil, düşünmenin ve dünyayla ilişki kurmanın bir yoludur.
 

Prof. Dr. Cengiz Çakmak

 


 

Açıklamalar:

     

  1. Henry David Thoreau: (1817-1862) Amerikan yazar, filozof, doğa bilimci ve toplum eleştirmenidir. Transandantalist düşünce akımının önde gelen isimlerinden biridir ve özellikle doğayla iç içe yaşama, bireysel özgürlük, basitlik ve sivil itaatsizlik gibi konular üzerinde durmuş bir düşünürdür.
     
    Thoreau’nun en bilinen eserlerinden biri “Walden” adlı kitabıdır. Bu kitapta, Massachusetts’te bir göl kenarında inşa ettiği küçük bir kulübede iki yıl boyunca doğayla iç içe yaşama deneyimini anlatır. Doğanın insan ruhu üzerindeki etkisini, basit bir yaşamın önemini ve materyalist dünyadan uzaklaşmanın faydalarını keşfeden bu eser, Amerikan edebiyatının klasiklerinden sayılır.
     
    Bir diğer önemli eseri ise “Civil Disobedience” (Sivil İtaatsizlik) adlı makalesidir. Thoreau bu makalesinde, hükümetin adaletsiz olduğunu düşündüğü durumlarda bireylerin vicdani bir sorumluluk olarak itaatsizlik göstermeleri gerektiğini savunur. Thoreau’nun bu düşünceleri, daha sonraki dönemlerde Mahatma Gandhi ve Martin Luther King Jr. gibi sivil haklar önderleri üzerinde önemli bir etki bırakmıştır.
     
    Thoreau, aynı zamanda çevreci bir düşünür olarak da kabul edilir ve doğaya olan bağlılığı, ekolojik düşüncenin erken dönem temsilcileri arasında yer almasını sağlamıştır.    ⇡⇡⇡
  2.  

     
  3. Mao Zedong: (1893-1976) Çinli devrimci lider, Çin Komünist Partisi’nin kurucularından ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin ilk lideridir. Mao, 1949 yılında Çin’de komünist devrimi gerçekleştirerek Çin Halk Cumhuriyeti’ni kurmuş ve 1976’daki ölümüne kadar ülkeyi yönetmiştir.
     
    Mao, özellikle köylü sınıfını devrimde merkezi bir rol oynaması gerektiğini savunan bir Marksist teorisyen olarak öne çıkmıştır. “Uzun Yürüyüş”, Çin İç Savaşı, ve “Büyük İleri Atılım” ile “Kültür Devrimi” gibi önemli tarihi olaylar, Mao’nun yönetiminde gerçekleşmiştir. Bu girişimler, Çin’in ekonomik ve sosyal yapısını değiştirmeyi amaçlamış olsa da milyonlarca insanın ölümüne ve büyük bir toplumsal kargaşaya yol açmıştır.
     
    Mao’nun ideolojisi, “Maoizm” olarak bilinir ve özellikle Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki komünist hareketler üzerinde büyük bir etkisi olmuştur.    ⇡⇡⇡
  4.  

     
  5. Mahatma Gandhi: (1869-1948) Hindistan’ın bağımsızlık hareketinin en önemli liderlerinden biri ve dünya çapında sivil direnişin savunucusu olarak tanınan bir figürdür. Hindistan’ı İngiliz sömürge yönetiminden kurtarmak için şiddetsiz direniş (ahimsa) ve sivil itaatsizlik ilkelerini benimsemiş ve bu yöntemlerle büyük kitleleri harekete geçirmiştir.

    Gandhi’nin ünlü “Tuz Yürüyüşü” gibi protestoları ve pasif direniş kampanyaları, Hindistan’ın bağımsızlık yolundaki mücadelesinde önemli dönüm noktaları olmuştur. Ayrıca, Hindistan’da kast ayrımcılığına, dini bölünmelere ve yoksulluğa karşı da mücadele etmiştir. Gandhi, aynı zamanda basit yaşamı, manevi değerleri ve doğruluk (satya) ilkesine olan bağlılığı ile de bilinir.

    1948 yılında bir suikast sonucu hayatını kaybetmiştir ancak mirası hem Hindistan’da hem de dünya çapında özgürlük, barış ve adalet mücadelesi veren hareketlere ilham vermeye devam etmektedir.    ⇡⇡⇡

  6.  

     
  7. Büyük Buhran: 1929 yılında ABD’de başlayan ve 1930’lar boyunca dünya ekonomisini etkileyen büyük bir ekonomik krizdir. Krizin başlangıcı, 29 Ekim 1929’da New York Borsası’nın çökmesiyle (Kara Salı) oldu. Hisse senedi fiyatlarındaki bu ani ve büyük düşüş, banka iflasları, işsizlik oranlarının artması ve üretimin durma noktasına gelmesiyle sonuçlandı.
     
    Bu dönemde dünya genelinde milyonlarca insan işsiz kaldı, fabrikalar kapandı ve ticaret azaldı. ABD’de Başkan Franklin D. Roosevelt’in “New Deal” adlı ekonomik reform programlarıyla kriz aşılmaya çalışıldı. Büyük Buhran, yalnızca ekonomik değil, sosyal ve siyasi etkiler de yarattı; birçok ülkede siyasi istikrarsızlık arttı, radikal hareketler güç kazandı.
     
    Buhran, dünya ekonomisinde önemli değişikliklere neden oldu ve modern ekonomik politikaların gelişmesine katkı sağladı.    ⇡⇡⇡
  8.  

     
  9. Kehf Suresi: Musa ve unutulan balık hikâyesi, Kur’an’da Kehf Suresi’nde yer alan kıssalardan biridir. Bu kıssa, Musa Peygamber’in, kendisinden daha bilgili bir kul olup olmadığını merak etmesi ve bunun üzerine Allah’ın ona bilge bir kul olan Hızır’la tanışmasını anlatır. Hikâyede geçen balık, bu buluşmanın önemli bir dönüm noktasıdır.
     
    Kıssa şu şekilde anlatılır:
     
    Musa Peygamber, kendisinden daha bilgili biri olup olmadığını öğrenmek için Allah’a dua eder. Allah, ona, denizlerin birleştiği yerde bilge bir kul (genel olarak Hızır olarak bilinir) olduğunu bildirir ve Musa’ya bu kişiyi bulması gerektiğini söyler. Allah, Musa’ya bir işaret verir: Yanına bir balık alacak ve balığı kaybettiği yerde bu bilge kişiyle buluşacaktır.
     
    Musa, yardımcısı Yuşa ile birlikte yola çıkar. Yanlarına bir tuzlanmış balık alırlar. Yolculuk sırasında iki denizin birleştiği yere geldiklerinde bir kayanın yanında dinlenirler. O sırada balık canlanır ve denize doğru kaçar. Ancak Musa ve yardımcısı bu durumu fark etmezler ve yollarına devam ederler. Bir süre sonra Musa balığı hatırlayıp geri döner ve balığı kaybettikleri yerde Hızır ile karşılaşırlar.
     
    Hızır ile Musa arasında bu buluşmadan sonra bir dizi olay gelişir ve Musa, Hızır’ın sahip olduğu derin hikmeti ve sabrı öğrenir. Kıssanın ana teması, bilginin ve hikmetin sadece görünenden ibaret olmadığını ve her olayın ardında daha derin bir anlam olabileceğini öğretmektir.    ⇡⇡⇡
  10.  

     
  11. Transandantal: “Transandantal” terimi, felsefede çeşitli anlamlarda kullanılsa da en çok Immanuel Kant’ın epistemolojisi bağlamında öne çıkar. Kant’a göre “transandantal,” deneyimle ilgili olmayan ancak deneyimi mümkün kılan koşulları ifade eder.
     
    Örneğin, insanın deneyimleyebilmesi için zihnin belli bir yapıda olması, bazı temel kategorilere ve kavramsal çerçevelere sahip olması gerekir. Bu kategoriler ve kavramsal çerçeveler, deneyimin kendisine değil, deneyimi mümkün kılan ön koşullara işaret eder. Kant, “transandantal” terimini bu koşulları tanımlamak için kullanır. Dolayısıyla, transandantal felsefe, bilgiye ulaşmak için zihnin yapısal özelliklerinin araştırılmasıdır.
     
    Kant’a göre transandantal, şeylerin kendisiyle değil (bu “noumenon” olur), şeyleri nasıl algıladığımız ve deneyimlediğimizle ilgilidir. Yani transandantal düşünce, bizim bilme kapasitemizin sınırları ve yapısı üzerinde durur.
     
    Özetle, transandantal, deneyimden bağımsız olan ancak deneyimi mümkün kılan zihinsel veya kavramsal koşulları ifade eder.    ⇡⇡⇡
  12.  

     
  13. Patikalar Metaforu: Heidegger’in “patikalar” (Almanca “Holzwege”) metaforu, düşüncenin ve felsefenin doğasını anlatmak için kullandığı bir simgedir. Bu metafor, onun özellikle Holzwege (1949) adlı kitabında öne çıkar.
     
    Heidegger, patikalarla düşünmenin yönünü ve sürecini betimler fakat bu yollar çoğunlukla bir yere çıkmaz veya belirgin bir hedefe ulaşmazlar. Metafor, ormandaki patikaların başlangıçta bir yere gidiyor gibi görünse de aslında çıkmaz olduğunu anlatır. Bu, felsefi düşüncenin de çoğu zaman kestirilemeyen, dolambaçlı ve sonuçsuz olabileceğini simgeler.
     
    Heidegger’e göre, patikalar tıpkı felsefi düşünme gibi, belirsizlikle, keşiflerle ve beklenmedik sonlarla doludur. Düşünceyi bir doğrultuda başlatmak, her zaman kesin bir varış noktası olmadığı anlamına gelir. Felsefi sorular bazen yanıtlara değil, daha fazla soruya götürebilir ve bu süreç kendi içinde değerlidir. Dolayısıyla patikalar metaforu, felsefenin sürekli olarak bir arayış olduğunun ve asla kesin bir sonuca ulaşmayı hedeflememesi gerektiğinin altını çizer.
     
    Bu metafor, düşünmenin yaratıcı ve açık uçlu doğasına dikkat çeker ve felsefi sürecin bir “keşif” olduğunu vurgular. Aynı zamanda insanın varoluşsal yolculuğunu da ima eder; bu yolculuk çoğu zaman net bir hedefe sahip olmasa da bireyi derin ve anlamlı bir arayışa sevk eder.    ⇡⇡⇡
  14.  

     
  15. Christoph Kolomb: (1451-1506) İtalyan bir denizci ve kâşiftir. 1492’de İspanyol hükümdarlarının desteğiyle Atlantik Okyanusu’nu geçerek Batı’ya doğru yeni bir deniz yolu aramış ve Amerika kıtasına ulaşmıştır. Bu yolculuğu, Avrupalılar için Amerika’nın keşfi olarak kabul edilir ancak Kolomb’un kendisi Hindistan’a ulaştığını sanmıştır. Kolomb’un keşifleri, Avrupa’nın Amerika kıtasına kolonizasyonunu başlatmıştır.    ⇡⇡⇡
  16.  

     
  17. Theoria: Felsefede temel bir kavram olarak eski Yunan’dan gelir ve “gözlem”, “tefekkür” veya “seyir” anlamına gelir. İlk olarak Platon ve Aristoteles’in eserlerinde kullanılmıştır. Felsefi bağlamda, “theoria” daha derin bir anlam kazanarak düşünce, bilme ve varlık üzerine derin bir tefekkürü, düşünsel bir faâliyet olarak ifade eder. Terim, zihinsel bir etkinlik olan kontemplasyon ya da düşüncelere yoğunlaşma anlamında kullanılır.
     
    Platon’da “theoria”, idealar dünyasının (mutlak gerçeklik) kavranmasını ifade eder. İnsan, duyusal dünyadan uzaklaşıp düşünsel bir seyir yoluyla mutlak bilgiye ulaşabilir. Platon’a göre, en yüksek bilgi türü “theoria” ile edinilir.
     
    Aristoteles’te ise “theoria”, insanın en yüce erdemlerinden biridir. Aristoteles, insanı rasyonel bir varlık olarak tanımlar ve insanın en yüksek mutluluğa, teorik düşünce yoluyla ulaşabileceğini söyler. Ona göre “theoria”, saf düşünce yoluyla evrenin ve varlığın doğasını anlamaya çalışmak ve böylece “entelektüel erdem”i gerçekleştirmek demektir.
     
    Özetle, felsefede “theoria”, insanın duyusal deneyimlerin ötesine geçerek evrenin doğası üzerine akılsal, soyut bir anlayış geliştirmesini ifade eder ve bilgelik arayışının en yüksek formu olarak görülür.    ⇡⇡⇡
  18.  

     
  19. Flanörlük: Özellikle 19. yüzyıl Fransız edebiyatında ortaya çıkan ve genellikle kentsel çevrede rastgele gezintiler yapmayı ifade eden bir kavramdır. Flanör (Fransızca “flâneur”), şehirde amaçsızca dolaşan, gözlem yapan ve çevresini dikkatlice inceleyen bir kişiyi tanımlar. Bu kavram, modern kent hayatına ve bireyin şehirle olan ilişkisine dair eleştirel bir bakışı ifade eder.
     
    Flanör, özellikle kalabalık kentsel ortamları gözlemlerken anonim kalır ve böylece şehirdeki değişimleri, insan davranışlarını ve günlük hayatın detaylarını derinlemesine kavrar. Kavramın kökleri Charles Baudelaire’in eserlerine dayanır ve Walter Benjamin gibi düşünürler tarafından da yorumlanmıştır.
     
    Flanörlük, modern toplumda bireyin anonimleşmesi ve kent hayatının karmaşıklığına karşı duyarlılığı yansıtan felsefi bir duruş olarak da ele alınır.    ⇡⇡⇡
  20.  

     
  21. Charles Baudelaire: (1821-1867) Fransız bir şair ve edebiyat eleştirmenidir. Modern şiirin öncülerinden kabul edilir. En ünlü eseri Les Fleurs du Mal (Kötülük Çiçekleri), modern yaşamın güzellik ve çürümüşlüğünü, insan doğasının karanlık yönlerini yansıtır. Baudelaire’in şiirleri, melankoli, ölüm, aşk, tutku ve modern şehir hayatı gibi temaları işleyen simgesel ve lirik bir dille yazılmıştır.
     
    “Sanat için sanat” ilkesini savunur ve dekadan akımının öncüsü olarak görülür.    ⇡⇡⇡
  22.  

     
  23. Jean-Jacques Rousseau: (1712-1778) Aydınlanma dönemi filozoflarından biridir ve siyâsî felsefe ile eğitim üzerine önemli katkılarda bulunmuştur. Rousseau, özellikle doğa durumu, toplumsal sözleşme ve bireyin özgürlüğü konularında görüşleriyle bilinir. Toplum Sözleşmesi (1762) adlı eseri, modern demokrasinin temellerini etkileyen önemli bir çalışmadır. Rousseau, insanların doğuştan iyi olduğunu ancak toplumun onları yozlaştırdığını savunmuş ve doğaya dönüşü savunmuştur. Ayrıca, Emile adlı eseriyle eğitimde çocuğun bireysel gelişimine vurgu yapmıştır. Romantizm akımının da habercilerinden sayılır.    ⇡⇡⇡
  24.  

     
  25. Yalnız Gezenin Düşleri: Jean-Jacques Rousseau’nun Yalnız Gezenin Düşleri (Fransızca: Les Rêveries du promeneur solitaire), yazarın son dönem eserlerinden biridir ve daha çok kişisel ve içsel bir hesaplaşma niteliği taşır. On ayrı yürüyüş esnasında yaptığı düşünce ve gözlemlerini aktaran Rousseau, bu eserde yalnızlık, doğa, insanın toplumsal ilişkilerden uzaklaşması ve kendi iç dünyasına yönelmesi temalarını işler.
     
    Yalnız Gezenin Düşleri, insanın içsel dünyasına yönelerek kendini anlamaya çalıştığı, doğayla iç içe bir yalnızlıkta huzuru aradığı felsefi bir eser olarak değerlendirilebilir.    ⇡⇡⇡
  26.  

     
  27. Aristokrasi: Yönetimin soylular sınıfına ait olduğu bir hükümet biçimidir. Bu sistemde, toplumsal ya da ekonomik olarak ayrıcalıklı bir elit grup, devleti yönetme gücüne sahiptir.    ⇡⇡⇡
  28.  

     
  29. Burjuvazi: Kapitalist toplumlarda üretim araçlarına sahip olan, ticaretle uğraşan ve ekonomik gücü elinde bulunduran orta ve üst sınıfı ifade eder. Genellikle şehirli ve varlıklı kesimi temsil eder ve sanayi devrimiyle birlikte siyasal ve toplumsal anlamda önemli bir güç kazanmıştır.    ⇡⇡⇡
  30.  

     

 
 

BEĞENEBİLECEĞİNİZ İÇERİKLER

2 YORUMLAR

  • Yanıtla Metin Çoban 19 Ekim 2024 at 09:47

    Hocam çok güzel bir yazı olmuş, kaleminize sağlık.
     
    Bebeklerin emekleme süreci bittikten sonra ayağa kalkıp yürüme isteğinin içgüdüsel olduğunu düşünüyorum.
     
    Yürümenin her ne kadar omurga, kas ve kemiklerin eylemi olduğunu bilsek de beynin bu komutu vermediği zamanlarda yürümenin gerçekleşmediğini görüyoruz. (Beyin felci, parkinson gibi)
     
    Tüm bu etkenlerin doğru olduğu zamanlarda bile, düz yürümenin komutunu da beynin otonom emri olarak görmek gerekir. Zaten düz olarak yürüyüş yapılamıyorsa denge de sağlanamıyor demektir.
     
    Yani düşünce olmadan yürüme eylemi olmuyor demek ki.
     
    Yürüyüş insanın fiziksel ve karakter yapısına da bağlı. 200 kilo bir insan yürür ancak kısa mesafe yürür.
     
    Bir de yürüyüş tarzı ile insan, karakterini de belli eder. Hızlı yürüyenler aceleci, işine yetişmeye çalışan sınıf; “aylaklar” ise dediğiniz gibi zamanı ve mekânı kendi belirleyen insanlar gibi.

    Bir giysi sunumu yapan mankenin kendi yürüyüşü dışında sergilediği görsel yürüyüş, belki sokakta gezinen fahişenin görsel yürüyüşü. Karakter belirleyici yürüyüşler.
     
    Sanırım ben “aylak” yürüyüşçüyüm. Zamanı ve mekânı ben belirlerim. Amatör rehberlik yaptığım zamanlarda, gurubuma, “Benle, programla takılmayın. Rastgele zamanlarda çıkın şehrin sokaklarına, kaybolun. Şehri en iyi o zaman öğrenirsiniz, yürümek öğrenmektir” derdim.
     
    Sevgiler, saygılar hocam.

  • Yanıtla Didem Çelebi Özkan 19 Ekim 2024 at 15:26

    Burada olduğun için ne kadar mutlu olduğumu elbette biliyorsun 😁 Şundan bir iki sene önce “İdolün bir gün Sen ve Ben‘de yazacak” deseydi biri, hayal görüyor herhalde, diye düşünürdüm. Ama işte buradasın 🙏🏻
     
    Yazıyı yayına hazırlarken aldığım keyif ise burada olmanın verdiği mutluluktan başka bir şeydi elbette; salt felsefî tatmin 😁 Her satırını hayranlıkla düzenledim.
     
    İyi ki varsın, seni çoooook seviyorum ❤️

  • Düşünceleriniz bizim için değerli! Yazı hakkındaki yorumlarınızı paylaşarak sohbetin bir parçası olun.

    error: Kopya korumalı içerik!

    Yazı: Pembeden Yeşile Bütünlük | Yazan: İrem Savaş
    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan