Heybemde Öyküler

Fındıkkıran

24 Aralık 2024

Öykü: Fındıkkıran | Yazan: Pelin Öncüoğlu Işık

Yağmur yağıyordu. Böyle günlerde hep onu düşünürdü. İyice içine gömüldüğü kanepeden kafasını kaldırdı. Yattığı yerden camı, oradan da sarı bir sokak lambasının inceden aydınlattığı sokağı görüyordu. Doğruldu. Bir şeyleri daha iyi görmeye çalışır gibi bir hali vardı. Sabahın beşinde bile tek tük insanın geçtiği Cihangir’in bu mahalle arası sokağında sanki eksik bir şeyleri arar gibiydi. Aradığını bulamamış gibi önce bacaklarını kanepeden sallandırdı, sonra da üstü iyice kirlenmiş, sol tekindeki bir gözü düşmüş tavşan terliklerini ayağına geçirdi. Vücuduna ait değilmiş gibi bacaklarını sürükleye sürükleye pencereye yaklaştı. İri yağmur damlaları uzun süredir yıkanmamış camlarını dövüyor, üzerinde çamurdan ince ince yollar oluşturuyordu.

“Kezbana yol vermemeliydim,” diye geçirdi içinden camların o acınası halini görünce. Fakat gereksiz ve çok konuşuyordu Kezban. Kendi kabuğuna çekilmeye ölesiye ihtiyaç duyduğu bu günlerde Kezban’ın anlattığı mahalle dedikoduları onu çıldırtıyordu. Eskiden de bu kadar canımı sıkar mıydı acaba Kezban’ın bu gevezelikleri diye düşündü birden. Hatırlayamadı. O bahsettiği eskiden yalnız birkaç ay öncesini ifade etse de o kadar uzaklaşmıştı ki kendisinden, hiç hatırlayamadı. O günlerden sadece birkaç şeydi buğulu gözlerinin önüne gelen. Bitmek bilmeyen geceler boyunca ağlamaktan gözlerinin önüne mıhlanan o buğu perdesinin arasından hatırlayabildiği birkaç aydınlık anı kalmıştı sadece hatırında. Cem’in o iri, insanı kendine çeken kahve gözleri… Esprilerine gülerken parıldayan gözlerinin içindeki o kehribar rengi noktalar…

Birden komik biri olduğunu hatırladı. Eskiden etrafı yaydığı neşeden biraz da olsa faydalanmak isteyen insanlarla dolu olurdu. Evet, sanırım neşeli biriydi. Şimdi taramaya bile üşendiği uzun, kızıl kahve saçlarını savura savura anlattığı o anektodları dinlemek için millet şirkete erken gelirdi. O yarı uydurma yarı gerçek hikâyeleri ağız dolusu anlatan kız o muydu hakîkaten?

Sanırım mutluydu da. Zaten hep mutluydu sanki. “Hayat sana hep iyi davranmış,” derdi içindeki yaraları, zor çocukluk yıllarını bilmeyenler. Belki de Cem’le karşılaşana kadar sadece mutlu numarası yapıyordu. Arada kendini de inandırıyordu mutlu olduğuna. Fakat o, hayatına girince her şey değişmişti.

Onu ilk kez, yine bir hikâye anlattığı, sabah kahvesinde görmüştü. Her zamanki kalabalık; ellerinde latteleri, cappucinoları, espressoları, çaylarıyla ağızları açık onu dinlerken Cem büyük kahve makinasının kenarına dayanmış, ellerini kavuşturmuş ona bakıyordu. Onu ne bu katta ne başka katlarda gördüğünü düşünmüştü hayranlarına sarfettiği kelimelerinin arasından. Müdürünün anlata anlata bitiremediği, Amerika’da okumuş o parlak çocuk olduğunu öğrenecekti bir saat sonra. Artık satış ekürisiydiler. Ateş ve barut gibi birlikte çalışmaya başladıktan çok kısa süre sonra başladı ilişkileri. Onun o iri kahve gözlerine çok çabuk dalıp kaybolmuştu Deniz.

Cem’i hatırlamak yüzünün son zamanlarda unuttuğu bir kasını çalıştırmış, dudağının sağ tarafında küçük bir gülümseme belirmişti. Cem onun için hem güzel anıların hem de korkunç anıların kapısıydı. Karabasanları hücum etmeden önce sanki az önce araladığı hatıra kapısını kapatmak istermiş gibi perdeyi hışımla çekti. Sanırım artık sokağı görmeye de dayanamıyordu. Mutfağa doğru yöneldi. Dolaptan bir kahve fincanı çıkarttı, kettle’ın düğmesine bastı ve Kezban gittiğinden beri nadiren dokunduğu yemek masasının üzerinde birikmiş pizza kutularını kenara itip oturdu. Kulaklarını eski kettle’ın vızıldayan sesine bırakıp gözlerini kapattı.

Uyumak istemiyordu. Uyku hatırlamak istemediklerini kucak kucak önüne bırakıyor sonra da kalbini söküp atma isteği uyandıran o korkunç acıyla onu yalnız bırakıp gidiyordu. Rüya görmeden uyumanın bir yolu olsa. Kendisine ağır depresyon teşhisi koyan doktoruna sorsa bunun için bir ilaç verebilir miydi acaba?

“Aman o kazık yutmuş gibi etrafta dolanan, kibrinden burnunun ucunu bile görmeyen doktor bozuntusu anca bana işime yaramayan tavsiyeler verir,” dedi yüksek sesle. Sesini kalınlaştırarak; “Deniz Hanım artık size ilaç yazamam. Dışarı çıkmalı, hayatın içine karışmalısınız. Kaç ay oldu.”

Sahi kaç ay oldu, onun için ne kolaydı öylece “ay” demek. Oysa 5040 saat olmuştu. Onsuzluğa katlanmak zorunda olduğu 5040 saat. İnsan hiç dokunmadığı, hiç görmediği bir şeyin yokluğunu nasıl bu kadar hissedebilirdi ki. Onu göstermemişlerdi. Doktora bunu Cem’in tembihlediğini biliyordu. Onu görememiş, bir kere olsun dokunamamıştı. Varlığını bilmediği bir şeyin yokluğu nasıl bu kadar acı, bu kadar doldurulamaz olurdu. Aklı almıyordu.

Kettle’ın düğmesi attı, onun sesiyle düşüncelerinin kara bulutundan sıyırdı kendini. Biraz daha kahve ve Netflix. İlacı buydu. En kanlı dedektiflik dizilerinden birini açıp uyuşturmalıydı kafasını. Salona doğru giderken onun odasından gelen o sarımsı ışığı görmemek için kafasını öne eğdi. Sırtını oda kapısına verince o pembe kapı hiç yokmuş gibi yapabiliyordu. En yakın dostu olan kanepesine attı kendini.

Sahi nerdeydi şimdi o etrafını saran kalabalık? Hani şu aralarından su sızmayan kız grubunun üyeleri. Sanırım ellerinde bir şişe pembe şarapla kapısına dayandıkları gün yüzlerine kapattığı sokak kapısı onlara fazla gelmişti. Fakat sürekli ondan bahsederlerken kızları nasıl içeri alabilirdi ki? Onu anlamıyor, acısını hayal bile edemiyorlardı. Aslında kızları üzmek istememişti. Fakat elinden başka şey gelmiyordu işte. Unutmak, her şeyi hatta kendini bile unutmak istiyordu. Başka bir şey yapamıyordu. Ve kızlar da karşılarına ilk çıkan zorlukta onu yalnız bırakmışlardı. Oysa onun kendisini unutma çabasına katılmak isteseler kapısı ardına kadar açıktı. Ya onu dışarı çıkartmak için geliyorlar ya da daha kapıyı açar açmaz ondan bahsetmeye başlıyorlardı. Dayanamamıştı.

Şu yakışıklı herifin cinayet dizisini açmaya karar verdi. Dizinin kahve ve gri tonlu renkleri birbirine geçip karışarak akmaya başladı. Adam, öldürülen kadının cesedinin başında, elleri ceplerinde, kaşları çatılmış düşünüyordu. Beceriksiz yardımcısı etrafında dolanıp bir şeyler geveledi.

Deniz ekrandan gelen sesleri duymuyordu bile. Yanağından süzülen bir damla gözyaşına takılmıştı. Ağladığı gece ve günler boyunca kurutmamış mıydı onları? Hâlâ nasıl yanağını okşaya okşaya süzülebiliyordu ki? Cem onun bu bitmek bilmeyen ağlamalarına dayanamamıştı. Elinde değildi ki. Hatta çoğu zaman ağladığını bile farketmiyordu. O orada öylece dururken onlar akıyor, sadece görüşünü bulanıklaştırınca anlıyordu ağladığını. Sanki ameliyattan sonra içinde biriken o zehir yaşlar boyunca çağlayıp bedenini terketmeye çalışıyordu.

Zar zor yürüyen yaşlı annesi onu ziyarete geldiği ilk günlerde hep “Ağla ağla açılırsın, içinde tutma,” demişti. Oysa açılmıyordu işte. Hiçbir şey açılmıyor, etrafındaki her şey kararmaya devam ediyordu. Pencerenin önüne oturmuş ağladığını bile farketmeden yoldan gelip geçeni izlediği günlerden birinde Cem elinde kabin boy bavulu salonun kapısında durmuş “Ben artık devam etmek istiyorum Deniz,” demişti. “Kederin benim de elimi kolumu bağlıyor. Sanki artık bu evde nefes alamıyorum. Benim de canım acıdı. Ben de çok mutsuzum ama devam etmemiz lazım. Deniz artık yapamıyorum. Beni duyuyor musun? Artık orada mısın onu bile bilmiyorum? Deniz lütfen bana bak. Ben… biliyorsun seni çok seviyorum fakat bu… Deniz beni dinliyor musun?”

Onu duyuyor, dinliyor fakat başını ona döndüremiyordu. Sanki göz göze gelirlerse birlikte konuşamadıkları acılar nehir olup çağıldayacaktı. Bakamadı işte. O çok sevdiği kocası elinde bavulu, kapıda dururken ona bakamamıştı bile.

Hatırladıklarını savurmak için kafasını şiddetle iki yana salladı. Genç dedektif bir ipucu bulmuştu işte. “Şu lanet diziyi izlesene be kadın,” dedi artık yabancılaşmaya başladığı sesiyle.

Belki Cem’le konuşabilselerdi bu acıyı hafifletebileceklerdi. Sahi hafifler miydi? Fakat yapamadı. Cem sıcacık elleriyle ellerini kavrayıp öptüğünde onları ıslatmıştı.

“Deniz konuşalım, yardım alalım.”

Onun ilk defa ağladığına şahit oluyordu. O da acı çekiyordu bunu biliyor fakat ne ona ne kendisine yardım edebiliyordu. İlk haftalar birkaç cümle de olsa konuşuyorlardı. Sonra Deniz konuşmayı kesti. Cem’in içten içe onun kendisini suçladığını düşündüğünü sezmişti. Fakat bu doğru değildi. Sadece bu dünyada en çok sevdiği kişiyle konuşmak ona onu, onunla ilgili kurdukları hayalleri hatırlatıyor ve günden güne içini kanatıyordu. Acı dayanılmaz olunca sustu. Hatta onun gözlerinden bile kaçar oldu. Karnını okşarken ona benzeyeceğini hayal ettiği o kehribar pırıtılı, iri kahve rengi gözleri bile onu hatırlatıyordu artık.

Cem’i anlıyordu. Onun acısı da onu böyle suskun, ağlarken görünce katlanıyor, kalbini sıkıştırıyordu. O nefes alamama duygusunu iyi biliyordu. O yüzden gittikten günler sonra bile susmak bilmeyen aramalarına hiç cevap vermemiş, mesajlarına dönmemiş, kapıya dayanan arabuluculuk yapmak isteyen arkadaşlarını geri çevirmişti. Cem daha kuvvetliydi. O başarabilir, tekrar ayakta durabilirdi. Onu kendi karanlığına mahkûm etmesinin hiçbir anlamı yoktu. Zaten bu hapishane tek kişilikti.

Dedektif vurulmuştu. Kolunu tutup koşmaya devam ederken içeriden bir müzik sesi geldi. O sesle günün ilk ışıklarının pencerelere dokunduğunu farketti. Sabah oluyordu. Etraf tatlı bir pembeliğe boyanmış, işlerine koşturan insanlar yavaş yavaş sokağı doldurmuştu. Hayat ona ve bu evde geçen zamanın yavaşlığına rağmen akmaya devam ediyordu işte. Kendisinin bir türlü tekrar içine girmeye cesaret edemediği o hayat.

Pencerenin önünden geçen insan manzaralarını ezbere bilirken o, pencereye değil sesin geldiği, az önce yokmuş gibi davrandığı pembe kapıya bakıyordu şimdi. Gözlerini kapattı. Oturduğu yerden kalkmadan pembe kapıyı araladı. Zihninin rüzgârı sağda tüller içindeki beşiğin üzerinde asılı duran yıldız şekilli oyuncakları kıpırdattı. Yerdeki çilek şekilli halının solunda yan yana dizilmiş peluş oyuncaklar, hemen ardında kulpları yaldızlı yıldız şeklinde küçük bir giysi dolabı, onun hemen yanında da küçük bir komodin.

Sesin geldiği yere yöneldi zihni. Komodinin üzerinde sıra sıra dizilmiş bebek pişik kremleri, losyonları ile sarımsı ışığını hiç kapatmadığı hilâl şeklindeki masa lambasının önünde duran çalar saate baktı zihniyle. Her sabah saat yedide Çaykovski’nin Nut Cracker, Sugar Plum Fairy parçasıyla yerinde dönmeye başlayan pembe tütülü balerini sanki kafasının içindeymiş gibi canlandırabiliyordu. Onu bedeninden koparttıkları geceyi takip eden ilk haftalar elinden hiç bırakmamıştı o saati. Yere atıp parçalarına ayrıldığını görmek istemişti çoğu zaman. Fakat hergün saat yedide müzik bitine kadar yerinde dönüp duran o balerinle karanlık dünyasına bir delik açıyordu. Kısacık, 2 dakika kadar süren pembe bir delik.

Parmakları farketmeden kasığındaki ameliyat izini okşadı, gözleri hâlâ kapalıydı. Kucağına bile almadığı birini nasıl bu kadar sevebilirdi hâlâ kavrayamıyordu. Cem’in, “O çok küçük Deniz. Onu böyle görmemelisin. Onu hayal ettiğimiz gibi hatırla. Böylesi daha iyi ve kolay olur,” diyen sesi hâlâ kafatasının duvarlarına çarpıp yankılanıyordu bomboş içinde. Evet gerçekten de çok küçük olmalıydı. Görmeden gözlerine, ellerine, minik ayaklarına sevdalandığı o 165 günü düşündü. İnsan ömrü için gerçekten de az bir zaman mıydı? Oysa içinde bir daha asla dolduramayacağı bir boşluk açacak kadar çok gelmişti ona. Fındıkkıran susmuştu. Balerin dönmeyi bırakmış olmalıydı. Başka gözyaşından mahrum gözlerini açtı ve ekrana çevirdi. Düşüncelerini, en çok da kendini unutmak için ekranda oynaşan karmaşaya baktı. Başka ne yapabilirdi ki…
 
 
Pelin Öncüoğlu Işık
 
 

BEĞENEBİLECEĞİNİZ İÇERİKLER

4 YORUMLAR

  • Yanıtla Didem Çelebi Özkan 24 Aralık 2024 at 17:52

    Canım Pelinciğim;
     
    İki buçuk yıl aradan sonra öykülerini ve seni yeniden dergide görmek büyük mutluluk ☺️🥰 Kalemini ve anlatımındaki o eşsiz duyguyu gerçekten çok özlemişim.
     
    Fındıkkıran, derin bir acıyı böylesine içten ve ustalıkla aktarışınla beni bir kez daha kalemine hayran bıraktı. Seni yeniden burada okumak tarifsiz bir keyif. İyi ki döndün biriciğim ❤️

    • Yanıtla Pelin Öncüoğlu Işık 24 Aralık 2024 at 18:45

      Canımmm;
       
      Çok teşekkür ederim. Yazmak bana da o kadar iyi geldi ki. 2.5 sene çok uzun bir süre. Ve elime resmen kalem almamışım. Yazıya başlarken elimde sadece yağmurlu bir günde telefonuma not ettiğim o ilk cümle vardı. Ne kadar birikmişse artık duygular bir anda böyle bir hikâye çıktı. Çok iyi geldi. Bu kadar uzak kaldığım için de kendime ayrıca kızdım. Bundan sonra ara yok 🤣🙃
       
      Desteğin için çok teşekkür ederim ❤️ Her zamanki gibi en büyük motivasyon kaynağımsın 😍

  • Yanıtla Emine Öztürk 24 Aralık 2024 at 18:15

    Ahh ama ne dönüş. ✨️💫
     
    Sevgili Pelin, içimdeki en ince notalara dokunan bu şahane yazı beni benden aldı. Evet konu dokunaklı ama cümlelerin ile başka bir boyuta taşınmış. Hârikulâde. 🍀
     
    Bolca sevgiler..🤍

    • Yanıtla Pelin Öncüoğlu Işık 24 Aralık 2024 at 18:47

      Eminecim çok çok teşekkür ederim. Keyif alman beni çok mutlu etti ❤️ Geri dönmek çok güzel 🙃
       
      Sevgiler… 😍

    Düşünceleriniz bizim için değerli! Yazı hakkındaki yorumlarınızı paylaşarak sohbetin bir parçası olun.

    error: Kopya korumalı içerik!

    Yazı: Pembeden Yeşile Bütünlük | Yazan: İrem Savaş
    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan