Artık geri dönüş yoktu. Ne yaparsa yapsın, geçmişin izlerinden kurtulamazdı. Yorgundu, kızgındı. Yıllar boyunca içinde sakladığı acılar ve sırlar, bugünü bulmuş, birer birer karşısına dikilmişti. Sanki unutulmaları gerekirken dirilmiş, hesap sormaya gelmişlerdi. Oysa ki hayatının son sayfalarını böyle bir yüzleşmeyle bitirmek istemiyordu. Yıllar önce okuduğu, neden sevdiğini tam olarak anlayamadığı ama bir türlü unutamadığı o şiiri hatırladı. Konstantinos Kavafis şöyle diyordu dizelerinde:
Başka diyarlara, başka denizlere giderim, dedin.
Bundan daha iyi bir kent vardır bir yerde nasıl olsa.
Sanki bir hükümle yazgılanmış bir çabam;
ve yüreğim sanki bir ceset gibi gömülmüş oraya.
Daha ne kadar çürüyüp yıkılacak böyle aklım?
Nereye çevirsem gözlerimi, nereye baksam burada
gördüğüm kara yıkıntılarıdır hayatımın yalnızca
yıllar yılı yıktığım ve heder ettiğim hayatımın.
Yeni ülkeler bulamayacaksın, bulamayacaksın yeni denizler.
Hep peşinde, izleyecek durmadan seni kent. Dolaşacaksın
aynı sokaklarda. Ve aynı mahallede yaşlanacaksın
ve burada, bu aynı evde ağaracak aklaşacak saçların.
Hep aynı kente varacaksın. Bir başka kent bekleme sakın,
ne bir gemi var, ne de bir yol sana.
Nasıl heder ettiysen hayatını bu köşecikte,
yıktın onu, işte yok ettin onu tüm yeryüzünde.*
Artık biliyordu; nereye kaçarsa kaçsın, geçmiş peşini bırakmayacaktı. Ne kadar yok saymaya çalışsa da hayat, saklamaya çalıştığı sırları birer birer karşısına çıkarıyordu.
Hava soğuktu, gökyüzü gri. Her şey ruhuyla aynı renge bürünmüştü. Yol uzadıkça uzuyor, adımlarını atıyor ama ilerleyemiyor gibiydi. Düşünceler zihninde birbirine dolanıyor, mutsuzluk omuzlarına çörekleniyordu. Ve yine, her zaman yaptığı gibi, ruhu onu elinden tutup deniz kenarına getirmişti.
Dalgaların kumlarla buluştuğu yerde durdu. Uzun uzun ufka baktı. Soğuk, bedenine dalga dalga yayılıyor, içindeki alevi biraz olsun söndürüyordu. Deniz, sanki onunla alay edercesine ayaklarını ıslatıyordu.
Acılarından kurtulmak için ilk sığınağı denize koşmuş, tüm bedeni bu mavi suyla kaplansa sanki içindeki acılar akıp gidecekmiş gibi hissetmişti. Ağlamaktan yorulmuş, çaresizlik içinde zihnini kemiren düşüncelerden kurtulmak istiyordu.
Kumların üzerine oturdu. Elinin altındaki ıslak çakıl taşlarını suya atmaya başladı, sanki sırlarını da onlarla birlikte gömmek ister gibi. Her taşın ardından “Neden?!” diye haykırıyordu. Sonunda yorgun düştü, kendini ıslak kumların üzerine bıraktı ve gözlerini kapattı. Geçmiş, yeniden içinden yükselmeye başladı.
* * *
On sekizine girmesine bir hafta kalmıştı.
O kadar heyecanlıydı ki okulda, evde, kime rastlasa, sanki dünyada sadece o on sekizine giriyormuş gibi anlatıyordu. Hazırlıkların her aşamasıyla bizzat ilgileniyor, hiçbir aksaklığa yer bırakmak istemiyordu. Arkadaşlarının sürpriz yapma ısrarlarına boyun eğmişti ama yine de olup bitenden haberdar olmak için her fırsatı kolluyordu. Bu yaşın özel olduğunu hissediyor, kontrolün tamamen kendisinde olmasını istiyordu.
Giyeceği elbiseyi günler öncesinden seçmişti; odasında, askıda sabırla bekliyordu. Masasının üzerinde ise en sevdiği kolyesi ve babasından hatıra kalan küpeleri duruyordu. Sanki hepsi, yaklaşan o büyük günü hatırlatmak için oradaydı.
Kulaklarını deldirdiği günü düşündü. En çok babasına kızmıştı. Cesaret isteyen bir şeydi bu. Hiç korkmamış gibi yapmış ama korkmuştu. Acımamış gibi davranmış ama kulakları sızım sızım yanmıştı. Yine de ödülü büyük olmuştu. Babası, en beğendiği küpeleri avuçlarına bırakırken “Aferin güzel kızıma” demişti. O an, tüm acısını dindiren tek şey işte bu cümle olmuştu.
Tüm babasız büyüyen kızlar gibi, o da ömrü boyunca duyabildiği birkaç güzel söze tutunmak zorundaydı.
Bir sabah uyandıklarında babası yoktu. Ölümle ilk kez o gün tanıştı. Babasının kısacık ömrü, onun hatıra defterinde yalnızca bir sayfa kadar yer kaplamıştı. Artık genç bir kız oluyordu. Belki babası onu göremiyordu ama kulağındaki küpeler sayesinde, onu hep yanında hissedebilecekti.
Babası öldükten sonra annesi uzun yıllar boyunca tek başına kaldı. Fakat zamanla, yakınlarının ısrarlarına daha fazla direnemedi ve eski bir tanıdıklarıyla, yaşça kendisinden büyük bir adamla evlendi. Geçim sıkıntısı, bir çocuğu tek başına büyütmenin zorlukları… Her şey öyle hızlı olup bitmişti ki. Belki annesi gerçekten de itiraz edememişti. Belki de başka bir yolu olmadığını düşünmüştü. Bunu asla bilemeyecekti.
O öğleden sonra okuldan çıkmış, arkadaşlarıyla birlikte doğum günü hazırlıkları için alışveriş yapmışlardı. Sanki tüm dünya onun on sekiz yaşına girmesini kutlamaya hazırlanıyordu. Her şey yolundaydı, her şey olması gerektiği gibiydi.
Yorgundu. Eve gelir gelmez üstünü bile değiştirmeden kendini yatağa bıraktı. Uyku, onu hızla kollarına çekti.
Ve sonra, karanlık çöktü.
Hayatının en büyük kabusu üzerine abandı. Bir el, ağzını kapattı. Nefesi kesildi. Tüm bedeni esir alınmıştı. Karanlığın içinden gelen vahşi bir saldırıydı bu. Her şey çok kısa sürede olup bitmişti ama sonsuza kadar sürecek bir iz bırakmıştı.
Adam, kızın üzerinden doğrulduğunda, geride kalan yaraları örtmek için savurduğu tehditler, o çocuğun ruhuna ağır bir mühür gibi kazınmıştı. O an anlamıştı; on sekiz yaşına girmesine daha bir hafta vardı ama aslında o gece, çocukluğu çoktan sona ermişti.
Sonrasında yaşananlar da bir kâbustan farksızdı. Annesi eve geldiğinde kızının hâlini gördü, gözlerindeki dehşeti okudu. Üzerine gitmese belki de asla öğrenemeyecekti ama zorla da olsa anlattırdı. Duyduklarıyla çılgına döndü.
Öfkeyle kocasına saldırdı, bağırdı, hesap sordu. Ortalık birbirine girdi. Ve sonra… Bir anlık bir hareket, bir dengesizlik… Kadın sendeledi, düştü, başı sert zemine çarptı.
Kan. Çığlıklar. Koşuşturan insanlar.
Adam panikle kaçıp gitti. Etraftan gelenler yetişti ama artık hiçbir şeyin önemi yoktu. Olan olmuştu. Ve böylece, on sekizinci yaş günü hiç yaşanmamış gibi geçip gitti.
Sonraki yıllar hep zorluklarla, hep acıyla geçti. Büyüyememiş bir genç kız olarak kaldı. Yaşadığı gerçekleri kabullenmedi, belki de edemedi. Olmamış saydı.
Küçükken kulağını deldirdiğinde nasıl acımamış gibi yapmışsa, şimdi de tüm yaşadıklarını yok sayıyordu. Görmezden gelmek, unutmak, sanki hiç yaşanmamış gibi davranmak… Tek savunması buydu.
Babası gibi annesi de onu bırakıp gitmişti. Ölmek, onun için sevdiklerinin hiç dönmeyecekleri uzaklara gitmesi demekti.
Ama o hâlâ buradaydı.
Hiç ağlayamadı. Hiç anlatamadı.
Sonunda o da kaçtı gitti yaşadığı evden, doğduğu şehirden… Her şeyden.
* * *
Gözyaşları, denizin dalgalarıyla karıştı. Onu da ıslattı, tıpkı kumları ve çakıl taşlarını ıslattığı gibi.
Zamanın bir yerinde, hiç giremediği on sekiz yaşında takılı kalmıştı. Şimdi ise büyüyememiş bir genç kızın ruhunu taşıyan yaşlı bir kadındı.
Gün boyu duydukları, anlatılanlar, gürültülü hastane koridorlarında yankılanan sesler… Testler, sonuçlar… Hepsi elinde tuttuğu raporlarda birer kelimeye dönüşmüştü.
Ve o kelimeyi, hastalığının adını, dalgalı denize haykırdı defalarca.
Sesi, çığlıkları boş sahilde yankılandı. Deniz, acısını taşıyan yankıyı aldı, dalgalarının arasına sakladı.
Belki de çok kısa bir zaman sonra hiçbir şey hatırlamayacaktı. Ne geçmişin ağırlığı ne de karşısına dikilen sırlar ona yük olacaktı. Hepsi, hafızasıyla birlikte yok olup gidecekti.
Bir an durdu, dondu kaldı olduğu yerde. Sonra, dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi. Küçücük, gizli bir gülümseme. Sanki birileri onu izliyormuş da yakalanmaktan korkuyormuş gibi.
Ve sonra…
Ansızın kahkahalar atmaya başladı. Deniz, karşısında dalgalanırken o, geçmişin gölgelerine inat gülüyordu.
Hatırlayamayacak olması, ilk kez hafiflemiş gibi hissettirdi onu. Hayatının son sayfalarını açıyordu ama bu kez, o sayfalarda ne yazdığını hiç bilmeyecekti.
Açıklamalar:
* Kent: Konstantinos Kavafis, Bütün Şiirleri, Varlık Şiir. Türkçesi: Herkül Millas, Özdemir İnce ⇡⇡⇡





10 YORUMLAR
Funda yazması ve okuması ne kadar zor bir öykü
Her gün karşımıza çıkan, nefret duyguları uyandıran pislik insanlar. Sadece üvey babalardan değil, öz babaların da fail oldukları suçlar. Maalesef yıllarca bu duruma göz yuman anneler. Her zaman söylediğim bir söz vardır. “Ebeveynler, çocukların cehennemidir” diye.
Bu pislik olaylar bitecek mi? Zamanla ortadan kalkacak mı? Hiç sanmıyorum. Ancak unutmak için yapılan tahliller neticesinde hatırlanamaz olması lazım.
Eline, kalemine sağlık 🙏
Üstad, öncelikle yorumun için çok teşekkür ederim.
“Alzheimer denen hastalık kendi başına kötü ve zor fakat bazen hayatı kolaylaştırır mı?” diye sormuştum kendime. Acıları yok saymak, olmamış gibi düşünmek, can yakan kısmını unutmak imkânsız bence. Ölüm gibi acılar bile unutulmazken yaşanan hiçbir şey unutulmaz. Yokmuş gibi davranmak en büyük toplumsal yanlış. Başına gelmeyen olay olay değil mi? bu vurdumduymazlık hayat biçimi olmalı mı? Bunlar hep isyan ettiklerimiz sanırım.
Hep güzelliklere evrilsin hayat ve insanlık.
Hatırlamamak bir çare olmasın.
Sevgiler
Tat kaçıran bir hikâye… Öyküdeki duyguları okuyucuya çok iyi geçirmişsiniz. Her bir satırda yorgunluğu, öfkeyi ve nefreti içimde hissettim. Kuvvetli anlatımınız için tebrik ederim.
Sevgili Pınar, bazen unuturuz gördüklerimizi, duyduklarımızı. Ama hepsi ruhumuzda izler bırakır, can yakar. Öykü yazarken hayal ürünü yazıyor olsak bile, bu duyguların bir tekini bile yaşamış bir insana dokunabilmek, onun gibi hissettiğimizi hatırlatmak bile acıyı hafifletir diye düşünürüm hep.
Yazarken hissettiklerimin okuyucuya geçmiş olması güzel, yorumun için tekrar tekrar teşekkür ederim.
Sevgilerimle
Eline, emeğine sağlık. Keyifle okuyorum ve takip ediyorum. Devamını bekliyorum.
Canım çok teşekkür ederim, kalbimdekileri kaleme aldığımda verdiğin desteğine hayranım.
Kıymetlimsin ❤️
Eline, emeğine sağlık. Başarıların daim olsun.
Çok teşekkür ederim, sevgiler 🙂
Fundacığım, öykün gerçekten sarsıcı ve çok etkileyici 👌🏻
18. yaş gününde yaşanan travmayı, zamanın ve Alzheimer’ın belirsizliği içinde eriterek anlatman müthiş yaratıcı 💯
Flashback’lerle ilerleyen kurgun, karakterin zihnindeki gelgitleri ve hatırlamanın ağırlığını okuyucuya çok iyi hissettiriyor. Hafıza, bazen en acı hatıraları bile unutturmazken, bazen de gerçeği bulanıklaştırarak insanı bambaşka bir yere savuruyor… Sen de bunu ustalıkla işlemişsin 👏🏻👏🏻
Kalemine sağlık, yine çok güçlü bir metin ❤️
Sevgili Didem,
Tarafsız ve net yorumlarına çok teşekkür ederim. Yolculuğumda büyük katkıları oluyor. 🙂
Dediğin gibi unutulmayacak öyle acılar var ki belki de böyle böyle büyüyüp gelişiyoruz.
Hislere ortak olabilmek, küçük bir es verebilmek, farketmek güzel olsun’u arzulayarak yazdığım öyküm, yolculuğumdaki yol arkadaşlarım hepsi…
Sevgilerimle ♥