* İncindim
İncitildim derinden
Terk ettim kendimi
Tesadüfen karşılaştım içinde
Kendimle yeniden
Bir minicik kız çocuğu bak
Duruyor orada hâlâ
Anlatamam gördüklerimi
O neşeli çocuğa
Artık beni asla yaralayamaz
Hayat eğer istemezsem
Artık beni asla yaralayamaz
Hayat eğer istemezsem
Yıllar beni kolay yakalayamaz
Ben durup beklemezsem.
Kulaklıkları aniden çıkardı kulağından. Ellerini dizlerine koyup başını eğdi. Ve nefes alıp vererek nabzını düşürmeye çalıştı.
Kulağındaki şarkı başa dönüp tekrar tekrar çalarken tam iki saattir koşuyor olduğunun ayırdına varamamış olması şaşırtmadı onu. Şarkının içinde zaman kavramını yitiriyordu. Geçmişe olan yolculuğu bitmiyordu. Kafası geçmişteyken yaprak gibi titriyordu hâlâ kalbi. Bakışları ürkek bir ceylanı andırıyor, gözleri yağmur damlalarını serbest bırakmaya hazır bulutlar misali dolu dolu oluyordu.
Terinin boynundan göğüslerine ılık bir yaz yağmuru gibi akışı irkiltti onu ve gözleri bir anda saatine ilişti. Randevusuna kalan son bir saatti. Hemen arabasına gitti. Şoför koltuğuna bıraktı cayır cayır yanan vücudunu. Kontağı çevirir çevirmez arabanın içine aynı şarkı sözleri doldu.
“Bir minicik kız çocuğu bak duruyor orada hâlâ…”
Evet kendi büyümüştü. Her yıl bir yaş daha alıyor, bir yaş daha olgunlaşıyor, gelişiyor, evriliyor başkalaşıyordu. Ama içindeki kız çocuğu onunla birlikte büyümeyi reddediyordu. Hâlâ küçücük gözleri, küçücük elleri, küçücük kalbi ile orada, içinde öylece duruyordu.
“İnsan” dedi kendi kendine “ne kadar yaş alırsa alsın, çocukluğunu bedeninde taşıyor.” Ve sonra dikiz aynasına bakıp içindeki küçük kıza göz kırptı, kocaman da bir öpücük attı.
“Tesadüfen karşılaştım içimde kendimle yeniden…”
Şarkının sözlerine avaz avaz eşlik ederek tam gaz eve yol aldı.
* * *
Anahtarlığını vestiyere fırlattı. Koridorda başladı soyunmaya. Duşun altına girdi ve suyu en sıcak derecesine gelecek şekilde ayarladı. Su, vücudunun girinti ve çıkıntılarında bir nehir yatağında ilerler gibi aşağı doğru akmaya başladı. Memelerini avuçladı önce. Okşadı onları, süzülerek öptü. Yavaş yavaş göbeğini sevdi sonra. Usul usul bacaklarının arasına kaydı. Ama durdu orada bir süre. Kız, saklambaç oynayan ve kimsenin onu görmediği düşüncesi ile saklandığını sanan bir çocuk gibi sakladı yine kendini. Elleri ile tüm vücudunu gizleyerek. Öylece, öyle olduğu gibi… Öylece durdu. Gözleri boşluğu doldurdu. Soluğu durdu. Sanki dondu.
Ne vakit sonra, suyun sesi ile çözüldü. Mekanik hareketlerle havlusunu aldı. Çeşmeyi kapattı, duştan çıktı. Saçlarını taradı, kuruttu. Dar bir pantolon, beyaz v yaka bir tişört geçirdi sırtına. Asla vazgeçemediği kırmızı rujunu sürdü. Kırmızı küpelerini taktı kulağına. Çantasını alıp hızlıca çıktı evden, tıpkı az evvel hızla girdiği gibi.
Randevusuna son yarım saati. Hadi, dedi, kendine geç kalacaksın, hadi hadi.
Son birkaç yılı böyle devinimsiz, ruhsuz, birbiri ardına tekerrür eden günlerden ibaretti. İçindeki o küçük kız omuzlarında taşıdığı o yükten artık kurtulmak istiyordu. Büyümek, özgürleşmek, arınmak istiyordu. Kalbinin tam ortasında patlamaya hazır bir volkan ile yaşıyordu.
Ailesiyle de arasını iyice açmıştı, bağları koptu kopacak durumdaydı. Annesi… Babası… Volkanın en ateşli lavları. Öfkesinin en büyük paydaşları.
Geçen yıllar üzerini küllendiremedi, ateşini bir türlü söndüremedi. Acıları, bitmeyen doğumlara gebe sancıları…
Aşklarını da aman aman yaşayamıyordu. Deli gibi yüksek nabız ve kalp çarpıntısı ile başladığı her aşk, bir vakit sonra kalbin kan pompalamasını bırakmasıyla birlikte bir anda ceset olup çıkıyordu. Aslında her şey, her zaman, hep yolunda ilerliyordu ilişkilerinde. Ona değer veren, yüzde yüzü ile seven oluyordu karşısına çıkan her adam. O da seviyordu aslında onları. Aşkın akıl almaz büyüsüne bırakırdı kendini hemen. Ama ne vakit yolun sonu cinselliğe, tutkuya, arzuya gelse, “Sorun bende” diye son noktayı kendi koyuyordu. Duvarlarını kıramıyor, içinden ona masum gözlerle yalvaran çocuğu susturamıyordu.
* * *
“Hoş geldiniz Özlem Hanım. Buyurun, Derya Hanım içeride sizi bekliyor” diyen sekretere gülümseyerek teşekkür ettikten sonra gösterdiği odaya doğru yöneldi.
Derya Hanım ayakta karşıladı onu. Koltuğu göstererek buyur etti. Oturdular. “Nasılsınız, iyi misiniz”ler. “Çay mı alırlar yoksa kahve mi”ler.
Bu kalıp cümleler ile hal hatır sorma faslı bitiyordu ve doktor Derya asıl meseleye dalıveriyordu.
“İçinizde anlatılmamış bir hikâyeyi taşımak kadar büyük bir eziyet yoktur”diyor ve ekliyor; “Sizi dinliyorum Özlem Hanım, siz ne zaman hazır hissedersiniz o zaman.”
Sessizlik…
“Otuz sene önce, ben minicik bir kız çocuğu iken, beş yaşında. Sadece beş. Elime verilen ve ne olduğu hakkında ufacık bir fikrim bile olamayan bir cinsel organdan mı başlamalıyım. Ya da lolipop yalamak o minicik kız çocuğu için paha biçilmez bir eylem iken bundan nefret eder duruma getirilmiş olmasından mı? Eve sürekli ve rahatlıkla girebilen bu kocaman dev gibi adamın ayak seslerini bile duyduğumda o minicik kalbin dört nala atan ritminden mi? O geliyor diye saklandığım ve beni her an yutacakmış gibi gelen derin ve karanlık gardrop içlerinden mı?
Ahh ne çok severdi beni. Kucağına oturtup belimden kavrar ileri geri, ileri geri, ileri geri… Anlamazdım tabii bana dokunan sert şeyi. Hiç unutmam dizlerimin üstüne çökertip arkama geçişini. Ellerinin titreyişini, hızlıca nefes alıp verişini. Sonra da kimseye bir şey söyleme deyişlerini.
Üç sene bir çocuk için kaç günde biter sizce? Biter mi ya da? Bitmez.
Sonsuz gibi gelirdi bu işkence hiç bitmeyecek gibi gelirdi bana. Niye kimse anlamıyor diye öfkelenirdim. Konuşursam dev kızacak diye kendi kendinimi yer bitirirdim. Korkularım yüzünden altıma yapar, bir de her gece işiyorum diye annemden dayak yerdim.
Annemm…
Kimse anlamıyor. Hissetmiyor. Farkına varmıyordu. Ama annem anlamalıydı. Annem hissetmeliydi. Çalışmamalı benim yanımda olmalıydı. Kimseye gözü kapalı güvenmemeliydi. Çocuğu söz konusu olduğunda, bir anne üç sene kör olabilir miydi? Ama hani anneler her şeyi görür, her şeyin en iyisini bilirdi. Yalan mıydı bu? Evet koca bir yalan hem de! Anneler her şeyi görmez, her şeyin doğrusunu bilmez, bilemez… Benim annem bilemedi. Görmedi.
Bu kadar uzun süre kocaman bir öfke ile yaşadım anneme karşı ama onu sevmekten asla vazgeçmeyerek, geçemeyerek.
Ah Babam…
Benim bu dünyada herkesten ve her şeyden çok daha fazla sevdiğim. Her sözünü şiir bildiğim. Her bakışında eridiğim. Sevgisine hep muhtaç hissettiğim. Onu o kadar çok sevdiğim babam.
Anladı mı? Hayır. Hissetti mi? Hayır.
Ona hep kırgın kaldı bir yanım. Ama şefkatine, sevgisine, hep muhtaç hissettiğim için asla kopamadım babamdan. Onu da tıpkı annem gibi sevmekten hiç vazgeçmedim, geçemedim. Kanatlarının altında olayım istedim. Yıllarca korunmak ve anlaşılmak istedim. O başım hep okşansın, içimdeki kız çocuğu sevildiğini anlasın istedim. Yalnız olmadığını bilsin.
Neden kimseye bir şey söylemediniz diye soracaksınız biliyorum.
Siz söyleyebilir miydiniz? Kim inanırdı ki hem bana? Küçücük aklıyla neler de biliyor, hâyâl görüyor, edepsiz neler uyduruyor, derlerdi. Hani asla inanmazdılar ya inandılar diyelim, elâlem vardı bir de. O alâlem ne derdi peki bunlara? Babaannem vardı bir de “Suç bundadır, kuyruk sallamıştır” diyecek kadar hain. Ve sonra amcam, kemiklerimi kırana, beni gebertene dek dövecek kadar zalim. Ve her şeye maydanoz halam. İnsan akrabalarını seçemiyor. Ne acı.
İnsan evladının tahtını yapar da bahtını yapamazmış. Annem de yapamazdı. Sesini çıkaramazdı. Kimse duymasın, aman kimse kızıma kötü gözle bakmasın, (Kimse bana kötü gözle bakmasın mı? Benim utanacak neyim vardı ki? Ne yaşadığımın farkında bile değildim.)
dışlanmasın aman elâlem duymasın diye susar, pusar, gözyaşı kuruyana kadar sadece ağlar, olduğu yer de kahrolurdu.
Ahh babam, babam yaaa…
İki kurşunla yetinmezdi, bana kocaman dev gibi görünen o insan müsveddesini, bir
süperman gücü ile binbir parçaya böler her bir parçayı başka bir yere savururdu. Beni en çok babam korurdu.
Annemin başından kalkamadığı gözünü kırpmadan izlediği dizilerden birinde görmüş olmayalım hafızamdan çıkmaz o karenin görüntüleri. Babasının paçalarına yapışmış, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu benim kadar bir kız çocuğu, polis kelepçeleri babasına takarken. “Babamı götürmeyin. Babam hapishanede kuşları göremez. Uçurtmalarımı uçuramaz” diye.
Babam da gökyüzünü göremez. Hem o çok severdi güneşi, yağmuru… Biz hiç uçurtma uçurtmadık babamla. Ama yine de polisler gelip babamı alırlar diye, sustum. Babamın alıp götürürler diye, hapishane köşelerinde çürür diye. Bu dert babamı öldürür, bir daha onu göremem diye sustum. Ben galiba en çok babam için sustum.
Sustum…
Otuz sene ben sustum. Ben sustukça içimdeki kız sustu. İçimdeki kız sustukça ben sustum. O sustu, ben dinledim. Ben sustum, o dinledi. Ben ağladım o sarıldı. O ağladı ben sarıldım.
Tam otuz sene…
Her şey önümden büyük bir hızla akıp gidiyor. Bense çocukluğumun o yalnız ve bitmek bilmeyen, tacizlerle dolu günlerinde, saatlerinde, dakikalarında sıkışmış bekliyorum.
Ama artık konuşmak, bağırıp haykırmak istiyorum. İçimdeki volkan patlasın, beni yakan ateş artık küllensin istiyorum. Hiçbir zaman köze dönmeyecek bunu da biliyorum. Ama Anka kuşu gibi küllerimden yeniden doğacak gücü artık kendimde buluyorum.
Bu iğrenç durumu yaşayan ilk çocuk ben değilim, farkındayım. Maalesef son da olmayacağım. Ama ben artık bunu yaşayan çocukların, kadınların sesi olmak istiyorum. Susmasınlar, konuşsunlar istiyorum. Bundan sonra tacize uğramış, tecavüze uğramış çocuğun, kadının sesini duyurması, utanmaması, onlara yaşatılan bu travmaların üstünün örtülmemesi için savaş vermek istiyorum. Kol kırılır yen içinde kalırcı anneannelere, babaannelere, halalalara, amcalara karşı cephe olmak istiyorum.
“Çıkacağım bu yolda kendime en büyük yardımcı önce yine kendim olacağım farkındayım. Sizind e bana iyi bir yol gösterici olacağınızı ümit ediyorum” diyerek iç döküşünü bitirdi Özlem.
İçindeki bütün yaşanmışlıkları kusmanın midesini, kalbini, ruhunu bütün vücudunu bir anda ne kadar rahatlattığını fark etti. Yılların yükü bir anda hafifledi, omuzları dikleşti, yüzü yerden kalktı, içindeki küçük kız rahat bir nefes aldı.
Gözlerini büyük bir kararlılıkla doktor Derya’ya dikti yeniden ve ona, “Bu kızı yeniden büyütmeliyim”* dedi. Umutla, sevgiyle büyütmeliyim.
Emine Öztürk





14 YORUMLAR
Kadınların ve çocukların yaşadığı problemleri gündeme getiren bu tür yazıların dergimizde yer alması beni hem bir insan olarak hem de bir editör olarak çok mutlu ediyor. Sanatın, özellikle edebiyatın, kadınların sesini duyurmadaki ve toplumsal algı yaratmadaki gücüne bir kez daha tanık oluyoruz sayende. Bu güçlü öykünün, benzer travmaları yaşamış herkes için bir umut ve ilham kaynağı olacağına inanıyorum. Canım Emineciğim, cesaretin ve yeteneğin için teşekkür ediyorum 🙏🏻👏🏻
Bir de Sezen Aksu’nun “Farkındayım” şarkısını ben de çok severim. Öyküdeki Özlem karakterinin arka arkaya Sertab Erener’in “İncelikler Yüzünden” şarkısını dinlemesi gibi “Farkındayım” da benim arka arkaya ve avaz avaz eşlik ederek dinlediğim parçalardan 😉
Kucak dolusu sevgiler biriciğim 🤗❤️
Benim sevgili, biricik editörüm beni yine çok onore etti. Şahane cümlelerin için teşekkür ediyorum. Bu hikâye yaşanmış bir hikâye.
Ben de artık bütün kadınların, babaannelerin, annelerin, teyzelerin halaların bu olayların üzerini örtmek yerine haykırmalarını istiyorum. Bir kişiye bile cesaret aşılar, yüreklendirir ve yalnız değilmişimi hissettirirse yazı çok mutlu olurum.
Ve tabii ki Sezen ve tabii ki Farkındayım. ✨️💫
“Ne gemiler yaktım
Ne gemiler yaktım
O kadar yandı ki canım, sonunda karşıdan baktım…”
Avazım çıktığı kadar bu sözleri bilhassa vurgulayarak söylemişliğim çoktur. Bir ortak yön ve ben yine şaşırmadım.
Seni çok seviyorum. 🌸🤍
Benim güzel kardeşim Emine,
Yazdıkların içimde nasıl bir öfke yarattı bir bilsen. Sadece kız çocukları için değil bu tacizler, erkek çocuklarının, hatta ileri yaştaki gençlerin de başına gelen bu sapık saldırışlar.
Bunun önüne geçmek mümkün mü? Psikolojik bir sorun olduğu için sanırım, bu tür insanlar hep olacaktır. Bu saldırılar nedense, aile içinde görmezden geliniyor, en azından eskiden böyleydi. Ataerkil ailelerde maalesef devam ediyor.
Ceza kanunlarının yaptırımları düşük seviyede olduğu için, bu tür olayların önüne de geçilemiyor diyorlar. Bilmiyorum, sorunu ne çözecek tam kavrayamıyorum. Sanırım anne ve baba olarak, çocukları kafaları karışsa bile erkenden bu konu üzerine bilgilendirmek.
Bu tür travma yaşamış insanların tekrar normal hayatlarına dönmeleri oldukça zor.
Bu yazınla hepimize tekrar bu sorunu hatırlattığın için yüreğine, kalemine sağlık.
Yeni yılda, İyi günler olsun tüm insanlık için.
Sevgili Metin ✨️💫
Beni ve gözlemlediğim kadarıyla dergide yazan tüm arkadaşlarımızı sevgiyle kucaklayaşın, bir sahiplenişin var. Bu beni inanılmaz mutlu ediyor. Konudan çok bağımsız biliyorum ama söylemeden geçemedim.
Konu evet maalesef asırlardan beri süren ve çözülemeyen berbat, mide bulandırıcı…
Bu yaşanmış bir hikâye ve evet hayata tekrar uyumlanmak yıllar alıyor. Ve en çok ailelerin bu konuda bilinçlenmesi ve dediğin gibi çocuğu bilinçlendirmesi, farkındalık şart. Ve elbette cezalar, ceza demek bile saçma yok gibi çünkü bu suçun karşılığı bana sorarsan idamdan aşağısı yalan!
Yeni yılda farkındalığı artmış bir insanlık diliyorum ben de.
Yazdığın hikâyelerle hem konu hem de üslup olarak “er,<vgbkö.19k*t2sürekli seviye atlamaktasın. Seni izlemek saksıda çok güzel bir çiçek yetiştirmek gibi bir şey. Suladıkça büyüyorsun, büyüdükçe açıyorsun ve açıkta güzelleşiyorsun… Konu seçimlerin ve işleyiş biçimin kendi tarzını yaratıyor. Toplumsal sorunlarla ilgili hârika bir gözlem yeteneğin var. Bu hikayeler sıra dışı bir romancının ayak sesleri… İlerde bir gün bir mekânda kahvemi içerken senden konuşuluyor olacak ve arkamı dönüp onlara şunu söyleyeceğim. “Emine Öztürk; elimde büyüdü.” :):):):) İyi ki varsın kalp ötesi.
Sevgili Özlemm 🫶🫶
Gözlerim doldu. Çok teşekkür ediyorum, bunlar hârika cümleler. Bana inancın beni inanılmaz motive ediyor.
Bir çiçeğin gelişimine benzetmen muazzam. İnanılmaz etkileyiciydi. İyi ki hayatımdasın. 🙏🤍🍀
O minik kız çocuğuna sıkı sıkı sarılıp, onu korumayı, çıkaramadığı sesi olmayı, konuşamadığı sözü olmayı, ona bunu yapan pisliğin karşısına geçip onu yaşadığına pişman etmeyi ne çok istedim şu an, anlatamam.
Hâlâ bunların yaşandığını bilmek ruhumu acıtıyor.
Her bir kelimesi kalbime ok gibi saplandı. O minik kız çocuğunun yüreğinden öptüm ben……
💝
O minik kız çocuğunun yüreğinden
Yazdıklarını eğer bir yerlerden görüp okuyorsa o minik kız çocuğu, minik kız çocuğu… Eminim o da sana sarılmayı çok isterdi. Senden güç bulmayı, şefkatine ve sevgine her zaman inandığını sana fısıldamayı çok isterdi. Bu hayatta ona hep kuzey yıldızı olmuş bir kızkardeşin ne büyük bir zenginlik ve mutluluk olduğunu söylemeyi çok isterdi, o minik kız çocuğu.. Buna çok eminim.
Ve hâlâ bu olayların bir yerlerde minik kız çocuklarının başına geliyor olduğunu bilmek evet insanın ruhunu inanılmaz incitiyor, kırıyor, parçalıyor.
O minik kız çocuğu öyle hissediyorum, o da senin yüreğinden şefkatle ve huzur ile öpüyor… 🤍
Yine Emine, yine harika biz yazı…
Yüreğine ve kalemine sağlık.
Bu tür kötü olayların yeni yılda bir daha yaşanmaması dileklerimle…
Yine Azem, yine şahane bir yorum.🙏🍀
Vakit ayırıp okuduğun için minnettarım. Zaman çok değerli çünkü.
Umarım, sevgili Azem, umarım artık bunu hiçbir kız ya da erkek çocuğu hiçbir genç kız ya da kadın yeni yılda yaşamaz. Temennine tüm kalbim ile katılıyorum. 🙏✨️💫
Sıkı bir takipçiniz olarak öykünüzü tekrar tekrar okudum. Okurken yaşadığım hüznün yoğunluğu haklı öfkemin önüne geçmesine engel olamadı. Ülkemizde çocuk ve kadın olmanın ne kadar zor olduğunu bir kez daha kaleminizden çıkan ustaca hatta cesurca yazılmış bu muhteşem kısa öykünüz ile bir kez daha anımsadım.
Emine Hanım, sizin gibi cumhuriyet kadınlarına o kadar çok ihtiyacımız var ki.Kadınların ve çocukların dile getiremedikleri, utandıkları, toplum ve aile baskısı ile susturuldukları yaşanmışlıkları anlatabilmeleri toplumun eğitimindeki önemi için çok değerli. Bu ülkenin konuşabilen, tartışabilen, hakkını arayabilen, susmayan, cesur kadınlara ihtiyacı var. Bu ülkenin sizin gibi kadınlara ihtiyacı var.
Erdem Bey, öncelikle vakit ayırıp okumanız çok kıymetli, çok teşekkür ediyorum. Sonra hakkımda kurduğunuz cümleler benim için o kadar onore edici ki bunu ifade etmek için kelime bulamadım.
Kendini muazzam bir şekilde donatmış, kültür seviyesi tartışılmaz ve inanılmaz beyefendi olan sizden okuduğum bu yorum inanın çok kıymetli.
Ve son cümlelerinizin altını kırmızı kalem ile tekrar tekrar çiziyorum.
Var olun hayatımda her daim.🙏
Bir öğretmen ve baba olarak en hassas olduğum noktadır çocuklar. Onların acı çekmesine dayanamam, hele ki böyle bir durumda. Dünya yıkılsın isterim, kıyamet kopsun da çocuklar üzülmesin yeter ki! O yüzden böyle anlatılar yüreğime en çok dokunan metinlerdir. Keşke hiç yaşanmasa da böyle metinler de o olaylarla birlikte silinip gitse hafızalardan.
Kalemine sağlık, yüreğine sağlık.
Çocukların ölmediği, acı çekmediği bir dünya temenisiyle!..
Sıddık öğretmenim öncelikle zaman ayırıp okuduğunuz için çok teşekkür ediyorum.
Hem muazzam okur kimliğinizi hem kariyerinizi düşününce yazımın size geçmiş olması beni ziyadesiyle mutlu etti.
Konu evet kesinlikle çok kötü dediginiz gibi, keşke hiç yaşanmamış olsa ve hiç yazıya dökülmese.
“Çocukların ölmediği, acı çekmediği bir dünya.” Yeni yıl için en büyük temennemiz olsun.
Sevgiler