Bir gün İsviçre’nin Altdorf kasabasını ziyarete giderseniz, meydanda bir halk kahramanı olan William Tell’in heykelini görürsünüz. Sırtında oku ve yayı, yanında çok sevdiği oğluyla birlikte karşınıza dikilir. Sonra dinlenmek için su almaya giderseniz, elinizdeki 5 İsviçre Frank’ının üzerinde yine onun resmiyle karşılaşırsınız. Neden William Tell bu kadar önemsenmektedir derseniz, hikâyeyi dinlemeniz gerekir. Hikâye şöyle:
Vali Gessler ve William Tell
Bundan yaklaşık 700 yıl önce, İsviçre’in Altdorf kasabası zalim bir tiranın yönetimi altındadır. Vali Gessler halkını hiç sevmez. Ortada hiçbir sebep yokken, insanlara cezalar verir, hapishaneye kapatır, meydanda dolaşmaya çıktığında eşyalarını yağmalar, yanındaki askerlerine onlara zulmetmelerini emreder.
Yine bir gün Gessler’in aklına bir zorbalık gelir. Kasaba meydanının ortasına bir direk diktirir ve üzerine şapkasını koydurur. Ardından şöyle emreder:
“Her kim ki şapkamın asılı olduğu bu direğin önünden geçecek, mutlaka ona selam vererek geçmelidir. Aksi takdirde onu ölümle cezalandırırım!”
İnsanlar korkudan bu emre itaat etmeye başlarlar. Örneğin, günde 20-30 kez meydandan geçmesi gereken bir çiftçi her seferinde, direk önünde diz çöker, şapkasını çıkarır ve bu anlamsız direğe selam verir. Aynı şekilde pazarcılar, alışverişe gelen kadınlar, oyun oynamaya çıkan çocuklar, yani herkes bu anlam veremediği ama korkudan karşı çıkamadığı kurala itaat eder.
Bir gün, William Tell bir arkadaşıyla beraber kasaba meydanından geçmektedir.
Okçuluk sanatındaki hüneriyle tanınan ve yoksul bir çiftçi olan William Tell, Gessler’in emrine itaat etmez ve selam vermeden direğin önünden geçer. Meydandaki askerler hemen onu yakalar ve Gessler’in karşısına çıkarırlar. Gessler “Demek kurallara itaat etmiyorsun. Sen aptal mısın?” diye sorar. William Tell “Bence esas aptallık, bir şapkayı selamlamaktır” der. Bunun üzerine Gessler “Sen okçu William Tell değil misin?” diye sorar. “Senin gibi sıra dışı bir adama sıra dışı bir ceza vermek istiyorum. Oğlunun başının üzerine koyacağım bu elmayı okunla vurmanı istiyorum” der.
William Tell, okçuluğuna güvenir ve ne olursa olsun bu aptalca kurala itaat etmemeye karar verir. Oğlu da ona güvendiğini ve kararını desteklediğini söyler. Kasaba meydanında toplanan halk gergin bir şekilde William Tell’in atışını bekler. William Tell oğlunun sesine, iç sesine ve okçuluğuna olan güveniyle ve doğru şeyi yapma inancıyla okunu fırlatır. Ok tam olarak elmaya isabet eder ve kimse bu işten zarar görmez.
Herkes derin bir nefes alırken, Gessler’in öfkesi daha da artar.
Askerlerine William Tell’i tutuklamalarını emreder. Onu kayığa bindirerek Luzern Gölü’nün ortasındaki zindanlara kapatmak üzere askerleriyle birlikte yola çıkar. Ancak işler beklediği gibi gitmez. Hava şartları kötüleşir, askerlerin hepsi hastalanır, kayığı kullanamaz hale gelirler. William Tell, “İplerimi çözün, ben yolu biliyorum, size yardım edeceğim” der. Çaresiz kalan Gessler, William Tell’i serbest bırakır. William Tell gölü çok iyi bilmektedir ancak amacı zindanlara ulaşmak değildir. Amacı, yaşadığı toprakları ve bu topraklarda yaşayan insanları Gessler’in tiranlığından kurtarmak, özgürlüğe kavuşturmaktır. Bu amaçla, kayığı kayalıklara doğru sürer, kayık parçalanır, Gessler ve askerileri suda kaybolurlar.
William Tell dalgalarla boğuşur ve sonunda kayalıklara ulaşır. Yumruğunu havaya kaldırır ve bir kahraman edasıyla “Topraklarım ve topraklarımda yaşayan herkes her zaman özgür olsun!” diye haykırır.
William Tell’in kahramanlık hikâyesini öğrencilerimle felsefe yaparken anlatırım.
Onlara şöyle sorarım:
Siz olsaydınız ne yapardınız?
Şapkayı selamlayarak itaat mi ederdiniz yoksa oğlunun başına konan elmayı vurma riskine mi girerdiniz?
Yanlış bulduğumuz kurallara, adaletsiz bulduğumuz durumlara boyun eğmek korkaklık mıdır?
Karşı gelmek her durumda yiğitlik midir?
Mevcut kötü düzeni değiştirmek mümkün mü?
Siz olsaydınız değiştirmek için hangi yolları izlerdiniz?
Özellikle “Cesaret, Özgürlük, Erdem, Adâlet, Umut, Mücâdele, Değişim, Hak, Hukuk” gibi kavramları çocuklar ve gençler ile soruşturmak için oldukça ilgi çekici bir uyaran değil mi?
Çocuklar ile felsefe yaparken inşa ettiğimiz düşünceler sayesinde kendimizi geliştiriyoruz. Gördüğünüz gibi bir eğitimci olarak onlara hiçbir şey öğretmiyorum. Sadece fikirlerini dinliyor ve düşünme biçimlerinin gelişmesini kolaylaştırıyorum.
Bu örneği size vermemin tabii ki sebepleri var. Filozof veya felsefecilerin, felsefe okullarının, felsefe eğitiminin önemini vurgulamak.
Gençler, çocuklar, yetişkinler yaşamlarında ikilemler veya ciddi sorunlar ile karşılaşırlar. Bu kaçınılmazdır. Bu konuda bir felsefeci veya filozof ile konuşmak neden yararlı olabilir? (Yukarıdaki örnekte çok net görebilirsiniz.)
Felsefe okullarının açılmasının (tıpkı Antik Yunan toplumunda) olduğu gibi muazzam dönüştürücü bir etkisi olacaktır. En çokta buna, yani düşüncelerimizi dönüştürmeye, yaratmaya, birbirimizi dinlemeye, sorgulamaya ihtiyacımız var.
Felsefi danışmanlık ya da mentörlük aslında çok eski zamanlara dayanıyor. Sokrates Platon’a, Platon’da Aristoteles’e, Aristoteles Büyük İskender’e mentörlük yapmıştır.
Politikacılar, sofistlerden bilim, matematik ve retorik adı altında konuşma dersleri almış, gençler felsefe ekollerinin oluşturduğu okullara gitmek için adeta birbirleriyle yarışmışlardır.
17. yüzyılda Rus İmparatoriçesi II. Katerina “Kazanmak için aydınlanma çağının en büyük felsefi zihinlerine danışın” demiştir.
Gelelim eğitimde felsefeye.
Gençler hangi iç çatışmalar ile mücâdele ediyor olabilir? Özgürlük, irade, sosyal beklentiler, yapay zeka, dürüstlük, sorumluluklar, doğru ve yanlış…
Hangi felsefi konular özellikle gençler için önemli? Varoluşsal problemler, anlamlamak, güç, otorite, belirsizlik, değişim, duygu ile uğraşmak, sosyal medya, kimlik, amaç, özgüven, öz değer, kaygı, ahlâk…
Gördüğünüz gibi felsefi fikirler ve akıl sağlığı sorunları arasındaki potansiyel bağlantılar çok açıktır.
Genç olmak bazen gerçekten çok zordur çünkü çok güçlü bir alt benliğiniz ve egonuz vardır. Buna rağmen birçok insan bütün gün ne yapmanız gerektiğinden bahseder. İşte bu durumlarda felsefe ve felsefî keşif heyecan verici ve faydalı olabilir.
Bunun yanında gençlik, genç yaşlarında ciddi ve önemli kararlar almak ile yüz yüze gelmektedir. Felsefî gelişim ve eğitim bu kararları sağlıklı almalarını da kolaylaştırabilir.
Gerçekten bilgili bir topluma dönüşmek istiyorsak cahilliği sevmekten vazgeçmemiz gerek. Cehalete yol açan tüm araçları da sevmekten vazgeçmeliyiz.
O kadar büyük bir karanlığın içerisindeyiz ki, kötüler o kadar popüler ki, aydınlık kendini göstermiyor, bilgi bitik bir pil gibi çöp yığınların arasında kaybolmuş. Umut isteyen gönüller kolunu kaldıramaz olmuş.
Düşünmek, insanın en büyük hazinesidir çünkü düşünme, insanı gerçek insan yapan özelliğidir.
Sözün özü: Eğer kafamızı cep telefonlarımızdan kaldırıp yüzümüzü birbirimize, kitaplara, düşüncelere, fikirlere, üretmeye dönmezsek sonunda yok olacağız. Hem madden hem ruhen. Geriye sadece soğuk bir gri, boş bakan anlamsız gözler ve kötülük kalacak.
Feray Orman©






No Comments