Bi' Dolu Mola

İki Hayat Arasında

5 Kasım 2020

Öykü: İki Hayat Arasında | Yazan: Elif Bilici

Rüzgar, saçlarını ıslanmış yanaklarına yapıştırıyordu. Gözünden akan damlalar rüzgarın etkisiyle yolunu şaşırıyor, dudaklarından çenesine düşmek yerine savrulup gidiyordu. Rüzgar estikçe, yüzüne tutunamayan kızıl saçları gözlerinin önünü kapatıyordu. Ellerini kaldırıp ne yüzüne yapışan saçları çekmeye ne de gözlerinden akan yaşları silmeye mecali vardı. Sadece dalga sesleri, rüzgarın esintisi ve iki hayat arasında sıkışmış kendisi vardı.

Gökyüzünü yararcasına geçen uçağın gürültüsü ile içinde kaybolduğu duygulardan sıyrıldı, sağ elini usulca yüzüne doğru götürdü. Yeşil ojeli elleriyle yüzündeki saçları çekti. Diğer elinden de destek alarak, maharetli elleriyle hızlıca bir topuz yaptı arkasında. Kafasını, geçtiği yerde bulutlardan iz bırakan uçağın yoluna bakmak için yukarı kaldırdı. Herkes bir şekilde yolunu buluyordu bu hayatta. Ardından ayaklarının ucuna indirdi gözlerini. Önce beyaz spor ayakkabılarına baktı, sonra üzerindeki en sevdiği elbiseye ve kolundaki hasır çantasına. En sevdiği kombinini giymişti, ne de umutlanmıştı bugün için.

Umutsuzca, yarım yamalak gülümserken daha da aşağı baktı; ayaklarının ucundaki uçurumu, uçurumun sonundaki denizi gördü. Yalnızlıktan yalnızlığa uzanan bir yol gibi… Ne kadar sakindi dalgalar, belli bir düzen içinde gidip geliyordu deniz; bazen bembeyaz köpürüyor, bazen de usulca duruyordu.

“Şimdi buradan bir adım atabilirim ve her şeyi geride bırakabilirim” diye düşündü.

Düşüncesini kafasından geçirir geçirmez korkmuştu.

Bu kadar kolay mıydı vazgeçmek hayattan, kendinden ve her şeyden? Zaten herkes her şeyi bu kadar önemsizleştirip, bu kadar kullan at toplumuna dönüşmüşken, insanın kendisinden vazgeçmesi olur şey miydi?

Sadece nefes almaya, kafasını toplamaya gelmişti buraya. Ama düşünceleri dört diyar gezmişti. Kafasının içindeki her tilkinin bir diyeceği vardı, bir eleştirisi, bir önerisi. Hepsi de birbirinden o kadar farklıydı ve o kadar hızlı hareket ediyorlardı ki tilkilerin kuyrukları birbirine değmiyordu bile.

Otuz yıllık hayatında ilk defa geçen hafta karar vermişti, hayat artık kendi istediği şekilde akmalıydı. Senelerce çevresinin kendisine öğrettiği şekilde yaşamıştı. “İyi kızlar” gibi zarif ve naif davranmış, kolay iş bulacağı söylendiği için doktor olmuş ve sırf ailesini üzmemek için okul ile yurt arasında altı senesini geçirmişti. Ona hoyrat ve kaba davranıldığında kimse ona böyle davrananı sorgulamamış; hep “Yoksa sen mi bir yanlış yaptın?” diye sorulmuştu. Doktor olması istenirken kimse ona “Kan tutuyor mu?” diye de sormamıştı. Elbirliği ile özünü çevreleyen görünmez kabuktan bir insan yaratmışlardı, çevresi ve kendisi.

Kendisi de vardı işin içinde çünkü asla dur dememişti; her geleni kabul etmiş, her öneriyi değerlendirmişti. Mantık süzgecinden neredeyse geçirmeden her tecrübeye güvenmişti. Ama zamanla fark etmişti, aynı bedende iki kişi yaşıyordu sanki. Olmak istediği daha heyecanlı, daha dinamik, dalgalarla boğuşmaya hazır olan Deniz ve tadının kaçmasından korkan, herkese koşulsuz gülümseyip kendini yıpratan dingin, sakin Deniz.

Sol elini kaldırıp parmaklarını açtı. Rüzgarı hissetmek ne güzeldi! Sonra bakışları eteklerine değdi, rüzgarda sağa sola savruluyordu. İlk defa belki de eteklerini tutmak için yeltenmedi.

“Bırak Deniz bari onlar özgürce hareket etsin. Bırak, bir kez de herkes ne der deme. Şu an elinde rüzgarı hissetmek istiyorsan hisset!”

İki hayat arasında, kendi içinde kendisine sesleniyordu. Bir yabancı gibi…

Telefonun titremesiyle kendisiyle olan konuşması yarıda kesildi. Elleriyle yüzünü sildi, çantasını araladı, telefonunu çıkardı. Arayan annesiydi. Aramayı mesajla reddetti.

“Arabadayım. Arayacağım.”

Telefonu kaldırırken fark etti, beş cevapsız arama ve düzinelerce mesaj, e-mail vardı telefonunda. Kim olduklarına dahi bakmadı. Bugün izin günüydü, yıllardır kendisine ayırmaya karar verdiği ilk gündü. Bugün sadece kendisi ile olmaya karar vermişti.

İşler beklediği gibi gitmemişti o ayrı.

Deniz kendisine hiç zaman ayırmadığını, kendisi için değil de etraf ne der diye, ailem mutlu olsun diye yaşadığını anlamaya başlayalı birkaç ay olmuştu. Mesleğini sevmediğini ama kutsallığına canı gönülden inanıp sırf bu nedenle işine tutunalı bir sene olmamıştı daha. İlk defa da izin gününde ailesinin yanına gitmemiş ya da evinin gündelik işlerini yapmamış, kendisine önce bir kahvaltı sonra da kahve ısmarlamaya karar vermişti.

Kendisinin özel olduğunu hissetmek için en sevdiği kıyafetlerini giymiş, en sevdiği ama çok kullanmadığı yeşil ojelerini sürmüştü. Kahvaltıya gittiğinde her şey çok güzeldi ama yalnızlık var ya, insan kendisiyle konuşmaya başlıyor bir noktada. Kendisine sorular soruyor, cevaplar bekliyor. Bazen bu cevaplar ne kadar memnun etse de çoğu kez can acıtabiliyor. Belki de en acımasız yargı beynimizdeki kendimiz, bilemiyor insan. Kendisini, hayatını, ailesini düşünürken buluyor kendini.

Melankolikleştiğinin farkına vardığında kalkmıştı oturduğu yerden.

Sahil boyunca yürümüş, gözüne kestirdiği butik bir kahveciye girip kendisine bir kahve söylemiş ve deniz gören bir masaya oturup denizi izlemeye başlamıştı. Ama yine düşünceler kalabalıklaşıyor, içindeki Deniz onu yalnız bırakmıyordu. Sürekli kendisini sorguluyordu. Çok da acımasızdı. Birden kendisini toparlamış, kafasının içinden şunları geçirmişti; “Belki de bu sorgulamaları yaşamamak için kaldığın yerden devam etmelisin Deniz. Belki de bu nedenle asıl istediğin olmamalı ve bu halini kabullenmelisin.”

Gözünden ilk gözyaşı tam bu sırada düşmüştü. Apar topar kalkmış, arabasına binmiş gidebildiği kadar uzağa gitmek istemişti. Ama yarım saat sonra, ertesi günün iş günü olduğunu, geride bırakacağı annesini hatırlayıp Şile’de durmuştu. Alıp başını gidememişti, yine bir şeyler, bazı sorumluluklar engel olmuştu.

Şimdi bu yaşadıklarını düşündükçe aklında sorguluyordu, kendine zaman ayırmak iyi miydi? Yoksa iki küs arkadaşın barışması gibi biraz can acıtıp sonra düzelecek miydi?

Hayal kurmayı nerede bırakmıştı?

Bunu bulmadan uçurumun kenarından bakmak kendisine çok büyük haksızlıktı. Nereden düşünmüştü böyle kötü şeyleri, insan daha kendisine kavuşmadan nasıl ölümü düşünürdü?

Gözyaşlarını sildi, çantasından anahtarını çıkardı. Annesine yemeğe gidiyordu ama bir farkla, bu defa içinden annesine sarılmak geldiği için, kendisini bulduğunu göstermek için.

Henüz vazgeçmemişti, vazgeçmesi de kolay olmayacaktı…

Elif Bilici

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

6 Yorum

  • Cevapla Beril Erem 8 Kasım 2020 at 23:50

    Elif’cim, ne de güzel bir öyküydü bu…
     
    “Her vazgeçiş, bir kabulleniştir” hikmetine mebni bir dönüşümdür bu uğurda acı çekmek. Sadece kadının değil çoğu zaman erkeğin de birey olarak toplum içinde varoluşunu sorguladığı, insan olarak kaçınamadığımız bir dönüşümün başlangıcı olarak kabul ediyorum ben bu süreci. “Uçurum” bu anlamda çok kullanılan bir metafor ama sen hak ettiği şekilde gayet güzel kullanmışsın.
     
    Kalemine sağlık Elif’cim, daha nice güzel öykülerini okumak ümidiyle…
     

    • Cevapla Elif Bilici 17 Kasım 2020 at 10:45

      Teşekkür ederim bu çok güzel yorumunuz için… Ne güzel demişsiniz dönüşümün başlangıcı diye, gerçekten de öyle. Bir adım ne kadar çok değiştirebilir aslında bir şeyleri.

      Sevgiler.

  • Cevapla Burak Süalp 10 Kasım 2020 at 01:12

    Sevgili Elif, su gibi aktı yazdığın öykü. Umarım öyküdeki karakter için de, bu durumu yaşayan her insan için de su gibi akar çözüm. Evet, kendimizi bulmamız zaman alıyor, emek ve düşünce istiyor; yaşamak cesaret istiyor. Öyle ki kendimizi bulduğumuzu düşündüğümüzde de devam ediyor çoğu zaman arayışımız.
     
    Kalemine sağlık sevgili arkadaşım.

    • Cevapla Elif Bilici 17 Kasım 2020 at 10:46

      Burak, teşekkürler yorumun için. Yaşamak hem cesaret hem de sabır ister sanırım. “Buldum” ya da “oldu” dediğimiz noktada bizi şaşırtır, başa sardırır, ya da kökten değiştirerek adeta bir sarmala sokar insanı.

      Sevgiler.

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 13 Kasım 2020 at 21:19

    Hayatının kontrolünü eline alan, aslında ne kadar güçlü olduğunu fark eden kadın hikayelerine bayılıyorum. Bu da çok güzeldi Elifcim. Yüreğine, kalemine sağlık.

  • Cevapla Elif Bilici 17 Kasım 2020 at 10:48

    Ben de öykülerimde yarattığım her bir kadına yüklediğim anlamları çok seviyorum. Her birine verdiğim isim ile sanki bütün kadınları kucaklıyorum gibi hissediyorum.
     
    Teşekkürler güzel yorum için 🙂

  • Cevap Yaz

    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan