Naftalin

Mor | 5 | Ayşe, Gülce, Feride

19 Ocak 2021

Öykü: Mor | 5 | Ayşe, Gülce, Feride | Yazan: Gökçe Çiçek Gönülaçar

 

İndeks

Birinci Bölüm: Ayşe
İkinci Bölüm: Ayşe
Üçüncü Bölüm: Hamiyet
Dördüncü Bölüm: Feride ve Gülce
Beşinci Bölüm: Ayşe, Gülce, Feride

 

Beşinci Bölüm | Ayşe, Gülce, Feride

 

Kilometreler ayıramaz bizi inan! Birleştirir telefon telleri gibi.

Yeni bir yaşam başladı benim için. Kepimi attım. Artık rehber öğretmenim. Herkes bin türlü zorlu sınavlardan geçer. Ben hem okulumun finallerini verdim hem de gencecik yaşımda hayatın kazık sorulu sınavlarından geçtim. Eğer öğrenmeseydim bir daha çıkarırdı karşıma hayat o zorlukları. Sınıf tekrarına gücüm yoktu! Ben başardım!

Bergama’da bir ilköğretim okuluna atamam yapıldı. Zaten devlet memuru olduğum için kurum değişikliği ve tayin için pek beklemedim. Hemşirelikten sonra öğretmenlik yapıyor olmak çok güzeldi. Daha çok sevdim diyebilirim. Biraz dik kafalı yapmıştı zaman beni. Fazla idealist duruşum, geleneksel mi diyeyim bağnaz mı bilemiyorum müdür beyin hemen dikkatini çekti.

Kıpkırmızı rujum mu çekti onun asabiyetini benim üstüme? Olabilir. En çok ona sinir olduğunu anlayabiliyordum bakışlarından. Bense her teneffüs tazeledim rujumu. Saçlarımı özenle topladım. Etek boyumu uzatmadım. Topuklularımı çıkarmadım. Odasının kapısında daha da sert bastım adımlarımı. Kararlılığımı anlasın diye.

Tam bir enkaz devralmışım. Rehberlik servisinin bilgisayarını baştan aşağı taradım. Ne özel öğretim gören öğrenciler ayrılmış ne sorunlu öğrencilerin ve velilerin kaydı tutulmuş. Arşiv desen tavuk kümesi gibi. Burada çok fazla iş var. Olsun yaparım dedim. Önce planlamalar gerekliydi. Üniversite de neyi öğrendiysem, üstüne katıldığım seminerlerden neyi not aldıysam hayata geçireceğim bu okulda. Söz verdim kendime çünkü.

Göreve başladığım ikinci haftada yedinci sınıfın öğrencilerinden birinin madde bağımlısı olduğunu fark ettim.

Aynı öğrencinin matematik öğretmenine dersin ortasında bıçak çekmesi üstüne tuz biber oldu. İşler karmakarışıktı. Velisini çağırıp konuşmak istedim. Sosyal yardımlaşmadan destek talep ettim. Okulun sıradanlığını bozan bütün bu iyileştirme çabalarım cezasız kalmayacaktı tabi ki.

Bir gün; kapımı çalmadan odaya dalan badem bıyıklı müdür, elini burnuma kadar getirip tehdit edercesine sallarken; ben zerre korkmadım. Henüz hiçbir değişiklik yapamamıştım aslında!

“Ayşe ben seni akıllı uslu, söz dinler bir kızsın sandım. Bu işler burada senin bildiğin gibi yürümüyor. Yukardan ne emir geldiyse onu yapacaksın! Yok, sertifikaymış, yok yeni öğrenme modeliymiş. Müslüman mahallesinde salyangoz sattırmam bunu bilesin. Burada kitap da benim, sertifika da. Bunu bil öyle davran! O rujunu da sil!”

Son ders çıkış zili çaldığında okuldan öğrencilerden hızlı kaçan öğretmenler gördünüz mü siz hiç? Ben gördüm. İşler ilerlemesin diye direnen, bu çocuklar dışarda serseri olsun isteyen müdür gördünüz mü siz hiç? Ben onu da gördüm.

Okul kapısını sekizde kilitleyen, her işi en iyi yapmaya uğraşan hizmetli Nuri abi ile çıktım okuldan her akşam. Dosyaların içine daldım. Ne düzeltilebiliyorsa uğraştım. Ancak nerdeyse her hafta birebir uyarı aldım diyebilirim. Yılmadım ama! Yılmayacağım da.

Bir okul çıkışı eve dönüş saatinde durakta sırtında kendinden büyük, pembe okul çantası olan bir kız çocuğuna rastladım. Durak oturağına sinmiş korkulu bakan ela gözleri vardı. O bakış hiç yabancı gelmedi. Balıksırtı örülmüş bal rengi saçları vardı. Nasıl güzel nasıl küçüktü. Saçak altına sığınmış bir kedicik kadar ürkekti. Bana doğru bakmaya dahi korkuyordu.

“Merhaba otobüsü mü kaçırdın acaba? Ben Ayşe öğretmen. Bizim okulumuzda öğrencisin herhalde sana yardım edebilir miyim?”

“Yok, gerek yok. Annem beni almaya mutlaka gelir. Biraz daha bekleyeyim burada.”

Cüzdanımdan okul kimlik kartımı çıkarıp gösterdim ve adını sordum. Söylemedi. Bu ufacık kızı burada bırakamazdım tabi ki. Kimlik kartımı görünce sakinledi. Bana güvendi. Annesinin telefonunu aradık.

“Annenin adı ne?”

“Feride öğretmenim. Annem geç kalmaz hiçbir zaman. Ona bir şey mi oldu acaba?”

“Tamam, dur anlayacağız. Sen korkma! Mutlaka ulaşırız annene.”

Onca aramamıza rağmen telefon açılmadı. Ben de endişelenmeye başladım. Bir yandan bu güzel ve korkulu gözleri daha önce gördüğüme yemin edebilirdim. Ama hatırlayamıyordum bir türlü.

“Bir numara daha var öğretmenim, Hamiyet teyzemin numarası. O burada yaşamıyor ama annemi bulur onu arayabilir misiniz?”

Telefonumu uzattım; “Al sen ara. Sonra da bana ver. Bir çözüm bulacağız!”

Gülce hızlı hareketlerle tuşlara bastı. Telefon açılır açılmaz ağlayarak anlatmaya başladı. Elinden telefonu aldım. Kendimi tanıttım. İsmim ve soy ismimi söyleyince karşıdan bir hayret nidası geldi.

Üç sene evvel sırtımdan elini hiç eksiltmeyen Hamiyet ablanın kalın kısık sesini duyunca dünyanın çok ama çok küçük olduğuna emin oldum o dakika…

Evet, oydu ta kendisi. Kanatları olmayan o melek kadın. İnanılmaz bir tesadüf müydü yaşadığım, yoksa bir filmin içinde mi kaybolmuştum. Anlamaya dahi zaman yoktu. Melek Hamiyet’le yine ciddi bir krizin ortasına düşmüştük ve yaşam yine birleştirmişti bizi.

O berbat gecede acil kapısında gördüğüm pembe plastik terlikli kız ile şu an yanımda duran kızın aynı olması, gayet gerçek üstü geliyordu bana.

Hamiyet abla, Gülce ile konuştu. Onu sakinleştirdi. Ve beraber annesinin kuaför dükkânına doğru yürümeye başladık. Yürürken o gece olanları inceden hatırlıyordum. Gülce’nin balıksırtı örülmüş saçlarını, süslü tokalarını, pembe çoraplarını. “Annem kuaför olacak abla” deyişini. “Senin saçını da örer istersen.”

Feride hayalini gerçekleştirmişti geçen zaman içinde. Ancak o kadınların saçlarını örerken hayat da onun başına çoraplar örmeyi bırakmıyordu bir türlü.

Çarşı içinde eski bir dükkândı Feride’nin kuaförü. Camın üstünde güzel bir kadın resmi vardı. Altında da “Mor Kuaför” yazıyordu.

Işıkları yanan dükkânın içinde kimsecikler yoktu. Biz içeriye bakınırken, çaprazımızdaki kahveden yaşlı bir amca yanımıza geldi.

“Kuaför kadını soruyorsanız birkaç saat evvel bir adam geldi ve bağra çağıra vura vura çıkardı kadını kapıdan. Eski bir arabaya bindirdi. Polisi aradık ama şikâyet yok dediler. Şöyle bir bakınıp gittiler.”

“Babam gelmiş belli. Sonunda bulmuş bizi. Öldürecek annemi.”

Titreye titreye ağlayan Gülce’ye söz bile veremiyordum duyduklarımdan sonra. Tamam, sakin, geçecek diyordum da anneni bulacağız diyemiyordum bir türlü. Kadere mi lanet okuyayım, aynı şeye iki kez denk gelmiş olmama mı, neye şaşıracağımı şaşırmıştım doğrusu.

Buraya geldiğimden beri komşuluk ilişkileri kurmaya fazla vakit bulamamıştım. Eş, dost, akraba yok denecek kadar azdı anlayacağınız. Bir tek güvendiğim insan vardı. Kırk yıllık buralı olan Nuri abi. Okul hademesinden çok, yerel yönetimlerin başı gibiydi adam. Tanımadığı kimse yoktu. Halledemediği iş yoktu. Hemen onu aradım. Cevap netti.

“Olduğunuz yeri söyleyin geliyorum.”

Kahveci amca, Nuri abi, ben ve Gülce vakit kaybetmeden karakola gittik. Nuri abinin baş komiserle konuşmasından sonra bir hareketlilik oldu. Ekipler çıktı. Aramaya başladılar. Beş altı saat geçirdik karakolda. Çaresiz bekleyişin biteceği yoktu. Eve gitmemizin iyi olacağını düşündüm.

Gülce uyumuyordu bir türlü. Onu sakinleştirmek cidden zorlaşıyordu. Bitmeyen bir gece daha yaşıyordum. Tek istediğim şu çocuğun annesinin sağ salim bulunmasıydı. Ablamı aradım yine. Onlarla ilgilendiğini hatırlıyordum çünkü. Dernek bir sürü uğraşmıştı onlar için. Ablam benim kadar şaşırmadı bu karşılaşmaya. “Bırak şimdi duygulanmayı. Biz buradan ne yapabiliriz ona bakalım” dedi.

Ertesi gün dükkâna gidelim diye tutturdu Gülce.

“Annem gelecek beni mutlaka bulacak. Oraya gelir öğretmenim. Gidelim ne olur gidelim.”

Feride’den haber alamadığımız beş gün daha geçti. Hamiyet abla çıktı geldi o arada.

Dükkânın arka sokağında kiraladığı iki göz odalı evinde bekledik, dükkânda bekledik. Aramadığımız yer kalmadı. Umudumuz tükenmişken Feride mos mor yüzüyle, kırılmış parmaklarıyla dükkân merdivenlerine yığıldı bir öğle vakti.

Ve o an anladım o camda niye “Mor Kuaför” yazdığını. Kadın onu mutsuz eden bu renkle yaşamaya zorluyordu kendini resmen.

Elinden kaçmayı başarabilmişti Cabbar’ın. Milyonlarca kez kurtulduğu gibi yine kurtulmuştu.

Hep mutsuz son bekliyoruz, değil mi? Ben de öyle bekledim. Bir yerlerde yakılmış, parçalanmış cesedi bulunacak sanmıştım Feride’nin. O yine beni yanılttı. Ama sadece hayatta kalmayı başarmadı Feride. Yaşamayı başardı. Kaçmamayı ve savaşmayı başardı.

Gülce’ye sımsıkı sarılmışken kararlı sesini duydum onun.

“Buradan da mı gideceğiz anne?”

“Hayır kızım! Hiçbir yere kaçmak yok. Kalacağız. Yaşayacağız. Artık kaçmak yok!”

Ellerini pençe yapmış, hayata geçirmiş bitmeyen, tükenmeyen bir kadındı Feride. Tek tük kalmış dişlerini sıka sıka bir hayat bitmesin diye direnen binlerce kadından biriydi. Bir erkeğin gücüne güvenmek, susmak, şiddete alışmak yerine savaşmayı seçen göremediğimiz birçok kadından biriydi.

Gitmedi bir yere. Kaldı. Kaldık hepimiz.

Feride hayatında bir kez âşık olmuştu. Mecbur bırakıldığı bir aşkı seçmek zorunda kalmıştı. Benden daha fazla küsmüştü sevgiye, aşka. Yaşadıklarından sonra bir erkeğin onu sevebileceğini, yardım edebileceğini, arkadaş, dost olunabileceğini zerre geçirmemişti aklından. Eşini yıllar önce kaybetmiş Nuri abi, kol kanat gerdi onlara. Bir gün bile yan gözle bakmadı. Faydalanmaya çalışmadı. Her sabah erkenden önce okulun kaloriferini yaktı. Sonra Feride’nin dükkân sobasını. Her gün, her fırsatta uğradı.

Sonra da kalbini yaktı anladığınız. Ama acı çektirerek değil. Şefkatle müşfiklikle tutuşturdu duygularını genç kadının.

Ah, evet Cabbar…

İki kez daha denedi Feride’yi dövmeyi ya da öldürmeyi. Karşı kahvenin merdivenlerinde yattı gecelerce. Polisler toplayıp götürdüler defalarca. Bir gün kahve köşesinde cansız bedeni bulundu. Kalp krizi demiş doktorlar.

Kahveci Hüseyin amca “Normaldir demiş. Çok içti memleketten gelen Aksöğüt çayından. Vermek istemedim şahitlerim var. İyi geliyor ağrılarıma demişti. Biz bir şey yapmadık. Masanın üstünde uyurken gidivermiş öte tarafa ne bileyim.”

Su testisi su yolunda mı kırılır bilmem ki. Cabbar testiyi kahvede kırdı sonunda.

Gülce’ye babalığı Nuri abi yaptı. Hem de en iyi şekilde. Sardı sarmaladı kızı. Uçurtmalar yaptı ona. Tavla oynamayı bile öğretti. Bir gün okulda eli kesilince Nuri baba diyeceğine sadece “baba” diye bağırmış. Ben sorduğumda “İçimden öyle geliyor öğretmenim” demişti.

Ben mi? İyiyim hem de çok.

Badem bıyıklı müdür açığa alındı. Gelir gider konularında yolsuzlukları çıktı ortaya. Okulumuzun deneyimli öğretmenlerinden Serap Hanım oldu müdürüm. İzmir’e seminerlere gittik beraber. Yurt dışı gezileri bile düzenledik. İlçeler arasında rehabilitasyon seviyesi en iyi okul seçildik. “Kadın’ın gücü” dedi İl Milli Eğitim müdürü.

Bir ilişkim var inanabiliyor musunuz? Sandığınız gibi üniformalı bir meslek erbabı değil kendisi. Meslek yüksekokulunda ders veren bir akademisyen. Meslektaşım. Nasıl tanıştığımızı boş verin. Seve seve anlatırım da uzun hikâye. Sadece güzel ve bakımlı görüntüme değil. Kırmızı rujuma ise hiç değil, yaşam mücadeleme ve kalbime aşık olduğunu söyledi bir akşam Bergama şarabından yudumlarken.

Gülce’nin on iki yaşının doğum günü kutlamasından sonra Nuri ile Feride nikâh günü almışlar. Belediye’nin nikâh salonunda kıyacaklarmış nikâhı.

“Olmaz öyle kuru kuru” dedim. “Bir şeyler yapacağız. Buna hepimizin ihtiyacı var.”

Hamiyet abla bembeyaz bir elbise getirmiş Feride’ye. Kendi makyajını kendi yaptı. Nasıl güzel oldu keşke görebilseydiniz. Ankara’dan ablam ve dernekten birkaç arkadaşı da geldiler. Nuri abi, Kültür Park’ın bahçesini süsletmiş. Masal gibi olmuş o kupkuru park. Ben ve Özgür arabamızı mor güllerle bezedik. Feride’nin rengine. Utandı görünce. Hafifçe gülümsedi.

“Yanakların kızardı Feride” dedim.

“Morarmasından iyidir” dedi. Sarıldık.

Nisan başıydı. Gökyüzü geleceğimiz gibi masmaviydi. Ortak yaşanmışlıkların içinde ortak mücadele ile bir araya gelmiş iyi insanlardık.

Hamiyet abla çağla yeşili bir elbise giydi nikâhta. Turgut bile geldi. Çakı gibi bir delikanlı olmuş büyüyünce. Annesinin yakışıklı kavalyesi.

Gülce’inse uçuş uçuş pembe bir elbisesi vardı üstünde. Omuzlarına dökülen bal rengi saçlarının lülesi hafif rüzgârda yüzüne düşüyordu.

“Mutluyum öğretmenim. Ve gelecekten de umutluyum” demişti annesine hayranlıkla bakarken.

“Ne olmak istiyorsun Gülce? Mesleğini düşünündün mü hiç?”

“Senin ve ablan gibi bir öğretmen olabilirim. Hamiyet teyzem gibi bir hemşire olabilirim. Ama en çok doktor olmak istiyorum, başarabilirsem bakalım.”

“Öğretmenim. İlk önce ‘güçlü kadın’ olacağım galiba annem gibi. Sizler gibi.”
 

*

 
Kendini yok sayan, önünüze ağlayarak yemek tabakları koyan kadınlarımız var. Sizinle yürürken kafasını önüne eğmeye mecbur bıraktığınız. Kafasını dişlerini kırdığınız hayat gücünü elinde almaya çalıştığınız kadınlarımız var hâlâ. Direnemeyen, korkan, gücü yetmeyen. Ama onlara yuva olan başka kadınlar da var dünyada. İyi erkekler, eşler de var. Kötü olanlardan daha da az olsalar da.
Yemyeşil baharlar var önümüzde. İyiye evirilecek bir dünya var. Vazgeçmeyen insanların hep beraber kuracağı bir dünya.

Ve renkler var isimlerine anlamlar yüklediğimiz.

Farklı renklere adasak da kendimizi… Başka başka tonlarını sevsek de… Başlarda mosmor olsa da gözümüz kalbimiz…

Küçücük dokunuşlarla masmavi oldu en sevdiğimiz rengimiz.
 
 
Gökçe Çiçek Gönülaçar
 
 

…SON…

 
 

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

6 Yorum

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 19 Ocak 2021 at 13:39

    Gökçecim harikaydı; kalemine, ruhuna “kadın”a inancına sağlık.
     
    Her bölümde tek bir kadın özelinde “kadın”ın ayağa kalkışını, güçlenişini okumak büyük hazdı.
     
    İyilerin kazandığı hikayelere ihtiyacımız olduğuna inanıyorum. Usandım “kötü”nün pazarlanmasından. Bu yüzden de bu öykü dizisi çok iyi geldi.
     
    Öperim canım 😘

  • Cevapla Gökçe Çiçek Gönülaçar 19 Ocak 2021 at 14:38

    Bütün kadınların birbirine “yuva” olabilmesini yürekten diliyorum. Yorumunuz gerçekten değerli sevgili patroniçem. Umarım çok insan okur ve çok adam ve çok kadına değebilir bu öykü.
     
    Sevgiler

  • Cevapla Yasemen Ökmen 19 Ocak 2021 at 15:57

    Harika bir SON.
    Kadın isterse her şeyi başarır.
    “Kadının en büyük düşmanı yine kadın” derler ama kadının en büyük dostu da kadın.

  • Cevapla Nimet Canbayraktar 19 Ocak 2021 at 16:44

    Çok güzel sonlandı. Keşke, böyle güzel ve cesur hayatlar hep gerçek olsa. İnsan gibi yaşamayı ve yaşatmayı becerse insanlar. Dünya bir cennet ama insanoğlu sanki kin, nefret, korkutma, dayak ve daha yüzlerce kötülükle yok etmeye çalışıyor. Son yaşadıklarımız da tuzu biberi oldu yaşananların.
     
    Dilerim, öykünüz çok kimseye ulaşır ve düşündürür.
     
    Kaleminize ve yüreğinize sağlık.

  • Cevapla Gökçe Çiçek Gönülaçar 20 Ocak 2021 at 22:48

    Nimet Hanım, bölümler boyunca yorumunuzu bekledim 🙂 En sonuna saklamışsınız. Sizin gibi sıkı bir okuyucuyu kaybettim sandım doğrusu.
     
    Ben öykülerimi mutlu bitirmeyi seviyorum. Bence hepimizin buna çok ihtiyacı var.
     
    Dediğim gibi yorumunuzu okuyunca çok sevindim. Hep var olun.
     
    Sevgiler

  • Cevapla Özge Can 31 Ocak 2021 at 12:57

    Morluklardan çiçekler açtırdın canım Gökçe’m. Derin bir oh çektim, çok sevdim mutlu sonu.
     
    Güzel kalbine, fikrine sağlık canım.
     
    Sevgiler

  • Cevap Yaz

    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan