Köşe Yazıları

Hayat; Ne Güzelsin! | 2

21 Ocak 2022

Hayat; Ne Güzelsin!

Değerli Okurlar,

2022’nin ilk “Açık Pencere” yazısını değerli “yazarlık rehberim” Fırat Mehmet Eroğlu’na ayırmıştım. 1. bölümünü yayımladığımız “Hayat, ne güzelsin!” başlıklı romanının son olarak 2. bölümünü sizlerle paylaşmanın büyük sevincini yaşıyorum. Yanı sıra yazarımızın “Sıradan Bir Roman” diye tanımladığı bu son yapıtının bu iki bölümünün ilk kez burada yayımlandığını da gururla belirtmeliyim.

İyi okumalar…
 

***

 

Hayat, Ne Güzelsin!

 

İndeks

Hayat, Ne Güzelsin!: Birinci Bölüm
Hayat, Ne Güzelsin!: İkinci Bölüm

 
 

Denizden Göle Savruluş

 
Göl, denizden sonra göl…

Sürgünün biri, “Yepyeni bir yolculuğun eşiğindeydim. Dağlardan sonra ırmaklar-” diyordu edebiyat ustalarından Ferit Edgü‘nün “Hakkâri’de Bir Mevsim” romanında.

Bir sürgünden bir sürgüne giden o; kazazede, kendinin, başkalarının sürgünü, her şeye karşın büyük umutlarla kendi tansığını yaratarak, “Dağlardan sonra, ırmaklar-” diyebilmişti. Peki ya denizden sonra göle sürülen ben ne yaratacak, nasıl yaşayacaktım?

Kimlik bilgilerim benden çok önce varmıştı oraya. Göl Şehir Merkez Karakolu ile Defterhane Şube amirleri kırk yıllık tanışlarıymışım gibi hiç yadırgamadılar; yarın vaktinde gel, işine başla dediler ve beni kendi halime bıraktılar.

Kokuşmuş numara: örtülü göz hapsi. Akılları sıra adam kandıracaklar.

Sabah dört koldan sarılmış, bir masada buluverdim kendimi. İşbaşı yapar yapmaz buralara atanmanın ne demek olduğunu anladım. Mesai arkadaşlarımla tanış olmam gerekirken, akşama kadar masadan kafamı kaldırmadım. Bütün gözler üstüme dikilmiş. Arada bir göz ucuyla hem kolumdaki saate hem onlara bakıyorum. Saat de onlar da beni iplemiyor. Nihayet paydos zili çaldı da kendimi otele dar attım.

Saatin akrebi bu kez otel odasında beni kıskaca aldı.

Yarabbi, ne zaman gün doğacak?

Çok uzun süren, hiç bitmeyecekmiş gibi görünen büyük bir çöküntüye girdim. Ne yapacağını, ne edeceğini bilmeden sıkıntı çemberinde dön dur. Korktum, üzüldüm, kaygılandım. Umutsuzluk, umarsızlık burgacı… Kötü sayılan ne varsa yanı başımda sanki. Gün gün eskidim.

Fakat içimden bir ses, ne olursa olsun korkma, diyordu: Allah’tan umut kesilmez; her derdin bir dermanı olduğu gibi çıkmazdan çıkmanın da bir yolu vardır.

İşin ucunda ölüm yok ya, alt yanı bir sürgünlük. Amansız cengeldeki yaşantın çok mu iyiydi sanki? Beton ormanın kalabalığı, gürültüsü, kirliliği, kabalığı; insanı çökertip ruhsuzlaştıran havası ciğerlerini sökmüyor muydu? Orada da bir sürgün bir hükümlü değil miydin?

Haydi kalk! Sürekli gözaltında olsan da elin kolun bağlansa da çevrende dost bir yüz görmesen de kıpırda! Kimim kimsem yok, deme. Yandaş olabilecek birileri mutlaka bulunur. İş bu noktaya geldikten sonra yitirecek neyiniz var?

Haydi kalk! Kimsesizliğini yok etmenin en iyi yolu birilerini bulmaktır. Haydi!

Keşke söylendiği kadar kolay olsaydı! Yabancısın, el gün kısmındansın, sürekli gözaltındasın; gönüllü, resmi bir sürü muhbir tarafından durmaksızın izlenmektesin. Hal böyle iken ha kimseyi tehlikeye atmadan bir dost bulmak, ha iğne ile kuyu kazmak.

Başka çare yok, olmazı oldurmak; bir dost, tanış bulmak zorundaydım. İğneler kırılsa da yakayı ele versem de…

Zor, çok zor oldu ama sonunda eski bir dostumla birkaç tanış bulabildim. Sonra da yüzsüzce dalıverdim dünyalarına. Ne de olsa siyasi sığıntıydım, kendi ülkemde mülteciydim.

Onları bulduktan sonra işler az çok yoluna girdi. Yaşamaktan yeniden mutluluk duymaya başladım.

Beni aralarına alıp kahrımı çeken o insanlar öyle iyi, öyle değerli insanlardı ki anlatamam. Hele eski dostum…

Dostum! Garip bir adamdı; hem hüzünlü şair hem çapkın, soytarı. Kendisine soytarı denmesine kızmayacak kadar da hoşgörülü, olgundu. Bu sevimsiz benzetmenin buruk, kekremsi tatta bir anısı var. Çok iyi anımsıyorum, bunu ilkin alımlı bir kız söylediydi. Eski, yeşil bir şehirde güzel günler yaşadığımız zamanların birinde.

(Ah, şu hasret dili, her şey hemencecik yeşil ve güzel olur.)

Ilık bir ağustos akşamı, yeşil şehrin fuar bahçesinde erişkin bir kız ve genç bir çiftle birlikte oturmuş, geç saatlere kadar rakı içip siyasetten psikolojiye aklımıza ne geldiyse konuşmuştuk.

O vakitler aynı yolun yolcusuyduk, muhalif bir hareketin içinde, kimliğimizi gizleyerek yer almıştık. Resmi kurumlarda çalışanların siyaset yapmalarına, siyasal örgütlere katılmalarına hiçbir şekilde izin verilmese de bir yolunu bulup (örneğin: yıllık izinde) toplantılara katılıyor; açıkoturum, seminer falan izliyorduk. İki haftadan beri birlikteydik.

Ah! İnsanın içini gıdıklayan bir yaz sonu akşamıydı; yüreğimizi serinletecek birileriyle olmak istiyorduk; kadın kokusu, rakı kokusu burnumuzda tütüyordu. Meyhaneciler sağ olsun, paraya kıyınca içkiden bol bir şey yoktu. Kadın ise hak getire! Koca şehirde kadın kısmından bildik tanıdık, cana yakın bir onlar vardı. Biz de onlara askıntı olduk.

Kız pek güzeldi, boylu boslu, balıketinde. Gövdesi insanı bir bakışta kendisine çekiyor, bakınca da içinde erime isteği uyandırıyordu. Her baktığımda içim bir hoş oluyor, yanlışlıkla (gerçekten yanlışlıkla mı?) bir yerine dokunduğumda…

Ama soytarı benden daha becerikliydi, ona sokulmakta daha atak davranmıştı. Ben de sap gibi dikilmeyi kendime yediremeyip evli olana yeşillenmiştim.

O da az seksi değildi hani. Bahçenin loş ışığında bile ensesindeki tüyler gözüme batıyor, kısacık kesilmiş sarı saçlarının taçlandırdığı güzel başını her oynatışında yüreğimin atışı hızlanıyordu. Ah, o tüyleri öpmek için neler vermezdim.

Karşımda öylece durmasına, beni çıldırtmasına dayanabilir miydim hiç? Kirpiklerimin arasına aldım, bir güzel soyup rakının buğusuyla yıkadım.

Sonra sevmenin, dokunuşun tadını bilen gövdesini kucaklayıp çimenlerin üstüne yüzüstü yatırdım. Önce ensesini, omzunu; sonra yan çevirip limon çiçeği kokan koltuk altını, göğsünü, karnını öptüm de öptüm. Daha daha aşağılara kayıp yeşil otların serinliğiyle kızılımsı tüylerin sıcaklığında bir ürperdim, bir eridim. Hemen arkasından dizlerini hafifçe içe doğru itip hızlı ama yumuşak bir hareketle belinin kıvrımına geçtim, oradan dolunayı andıran kalçasının yuvarlaklığına…

Dibini boylayıncaya kadar nefes nefese sürüp gittiydi rakı kadehindeki sevişme. Sonrasında boşalmış şişelerin dibine yuvarlanıp kendi ateşimde yanmıştım. Üstüme bir kova su dökerlerken dayak yememiş olduğum için bayağı sevinmiştim ama ertesinde arkadaşım olanı biteni anlatınca utancımdan karı kocanın yüzüne bir daha bakamamıştım.

Dostumla genç kızın durumuna gelince, ben zom olup sızarken onlar gecenin sonuna doğru arkadaşlığı hayli ilerletmişler. Sonra iş sarpa sarmış.

Soytarının dediğine bakılırsa, üstünden cinsellik fışkıran kız her atağında bir kılıf bulup kaytarıyor, bir türlü sevişmeye yanaşmıyormuş. Bütün yaptıkları yarım yamalak öpüşmek ve birbirine sürtünmekmiş.

Yalanın bu kadarı fazla, bana hava atıyor, dediysem de genç çiftin bir ara söylediklerini hatırlayınca… Onlara göre, kızın eline o güne kadar erkek eli değmemişmiş. Zavallım sevgi açlığı çekiyormuş, çok mutsuzmuş.

O açtı da biz toktuk sanki. Bizimki de aynı açlık değil miydi? İki sözün birinin cinselliğe kayması ne içindi peki?

Konuşma boyunca kızcağız anlatılanlardan acı duymuş, sıkılmıştı. Ama biz iki aç geveze, fırsat bu fırsat deyip tacize devam etmiş; içimizden geçenleri uydurma sözlerin, yalanların arkasına gizleyerek arsızca akıtmıştık dilimizden.

Neyse ki çok geçmeden aklımız başımıza gelmişti de söyleşiyi belden yukarı kaydırmıştık. Hava yumuşasın diye de komiklik, şaklabanlık yapmış; fıkralar, gerçi yakası açılmadık fıkralardı ama olsun, anlatmıştık. Bir kızdırıyor bir güldürüyorduk. Oynadığımız oyun, birlikte oluşumuz basbayağı eğlenceliydi. Elbette başrollerde bizimki oynuyordu. Böylece geçip gitmişti kısacık birkaç gün. Siyaset, oyun, şu bu derken ayrılma vakti gelip çatmıştı.

Bir daha görüşemedik. Sevgili arkadaşımın üstüne yapışıp kalan sevimsiz lakap da onun hediyesidir. O günlerden, o kızdan bize yalnızca bu söz kaldı. Yamuk Soytarı…

Dostum kambur, bedeni yamru yumru olsa da düzgün bir adamdı. Tuhaf biriydi ama. Saf, kurnaz ve çokbilmiş… Kimi zaman vur ensesine al ağzından lokmayı. Kimi zaman da insanı parmağında oynatırdı. Güzel söz etmede eşi benzeri yoktu. Sözlerinin çoğu kadınlar üzerineydi fakat kadınsız, yalnız bir adamdı.

Gündüzün büroda paralanır; geceleyin şiirle uğraşırdı. Bazen sesi birdenbire yükselir, garip, gizemli dizeleri odaya saçılırdı; arkasından kalem kâğıt havada uçuşur, bin bir ünlem sarardı ortalığı. İyi kötü şiir yazan birine ne diyebilirdim ki? O şairdi. Kara gün dostuydu. İnsan evladıydı. Varsın soytarı desinler, hiç umurumda değildi. O dostumdu benim.

Onu da sürmüşlerdi. Bir yıl önce mi, ne? Kendisine kalırsa başarıdan ötürü buradaydı. Bizimle dalga mı geçiyordu yoksa sürülmüş olmayı onuruna mı yediremiyordu, başka bir sebebi mi vardı? Belki hepsi, belki hiçbiri… Sürülmüş ya da atanmış, yanımdaydı ya gerisi fasa fiso. O olmasaydı nice olurdum, başıma daha neler gelirdi kim bilir?

Konakladığımız evin sahibine gelince; kırkında, yakışıklı, yürekli bir adamdı. Yürüyüşü, konuşması tıpkı bir külhani, yitik kasaba delikanlısı…

İlk gençlik okumalarında, seyirlerinde kahramanlarım onlardı. Kitap, film, çizgi romanlarda en çok onlara hayrandım. Onlar mert, korkusuz, bileğine güçlü; küçük bir haksızlığa bile göz yummayan, kötülüklere karşı koyan, güçsüzlerden yana delikanlılardı. Sonra büyüdük, büyüdük de halt ettik, o duygular da kahramanlar da yitip gitti.

Hâsılı evdeşi olduğum o insana baktıkça ilk gençliğimi, yitik düşlerimi hatırlıyor, çok sevdiğim roman kahramanları, oyuncular karşımdaymış gibi keyifleniyor, umutlanıyordum. Onun dostluğuna erişmek az şey değildi.

O da bir sürgündü. İçeri girmiş çıkmış, birçok kez işten atılmış, dolaşmadık yer bırakmamış, nihayet Göl kentte konaklayabilmiş. İyi bir elektrik teknisyeniydi. Becerikli, bilgili, işinin ehli bir adamdı. Kimseden yardımını esirgemiyor, kimin başı sıkışsa ona koşuyordu. Kendisini tanımayan yoktu. Nasıl öyle ünlenmişti aklım almıyordu. Çevresindekileri seviyor, onlarca seviliyordu. Bize de alışkın olmadığımız bir biçimde yardım ediyordu. Ailesiyle, karısı ve çocuklarıyla olan ilişkileri de iyiydi.

Doğrusu onu yeterince anlayamıyor, davranışlarının gizini çözemiyordum. Dünyada hâlâ böyle insanlar varmış diye şaşıyordum. Dileğim, onca zaman bize katlandığı için pişmanlık duymuş olmasın!

Çöreklendiğimiz evde güzel bir kadın da vardı. Evimizin kadını, anası… Neredeyse zorla yerleştiğimiz yere, yüzümüz kızarmadan evimiz diyebiliyorduk.

Abartmasız, o müthiş bir insandı. Sonraları birçok kişi onun hakkındaki yargımı doğrulayıp pekiştirdi. Güzel olduğu kadar yumuşak huylu, sevecendi de. Hemen herkesin sert, asık suratlı olduğu bir dünyada az şey değildi öyle olmak.

Havaimavi gözleri, aydınlık yüzü, gördüğü onca çileli yaşama, sıkıntıya karşın hep gülüyor; içimizi ışıtıyordu. Fakat ev işlerinden imanı gevriyordu; yüksündüğünü görmesek de öyleydi, her an ayaktaydı; yaşamın nöbetçisi gibi, uyku nedir bilmez bir deniz gibi, bin çocuklu bir ana gibi…

Sabahtan akşama bir bankada çalış, kocaya ve çocuklara bak; biri küçücük, daha üç yaşında bir yavru, öbürü “özgür çocuk”: yedisinde bir koruk, umut çiçeği…

Özgür çocuk özlemdi, sevinçti, umuttu, serap gibi güzel bir sevdaydı, canımın içiydi. O, benim her şeyimdi…

Gözleri havaimavi kadının çilesi diyordum, koca ve çocuklar yetmezmiş gibi kazık kadar heriflerin kahrını çek, hizmetlerini yürüt; analık duygusu, koca saygısı, iyilikseverlik, konukseverlik adına ne denirse densin olacak şey değildi. Ama gidecek başka yerimiz yoktu ki…

Galiba bizim de kolayımıza geliyordu, bir evde asalakça (konumumuza bundan daha iyi bir sözcük bulunamazdı) hiçbir işe el sürmeden, en ufak bir yardımda bulunmadan ağalar, beyler gibi yaşamak.

Bu yarayı deşmesem daha iyi olur sanırım. İşin ucunda kendi yaptıklarından utanmak da var. Hoş, kızaracak yüz kalmışsa…

İşte böyle! Onlardı sürgün yalnızlığında bana güç veren, yardım eden dostlarım: Yamuk Soytarı, Kasaba Delikanlısı, Havaimavi Gözler, Özgür Çocuk…

Onlarla birlikteyken yalnızlık, umutsuzluk canavarlarını inine sokuyor, dünyaya korkmadan bakıyor; tedirginlikleri, renksiz işi, cansız yaşantıyı bile dert etmiyordum. Öyle mutlu oluyordum ki… Hele akşamları…

Akşamlar!

Büyük Ormandayken karanlığın alacası, arkasından alacakaranlığın karası ortalığa çökünce korku, kargaşa çanları çalar, uykusuz devin çıldırıcı uğultusu yükselirdi.

Çanlar yaklaşmakta olan büyük saati, çoktan şehir olmaktan çıkmış şehrin gece cehennemini haber verirdi. Gecede korkularla karabasanlarla cebelleşir, günü gördüğümde ise nasıl oldu da hâlâ çıldırmadım diye şaşardım.

Bu böyle sürer giderdi.

Gide gide bir göl yamacına dayandım işte.

Şimdi, havanın erkenden kararmasını, akşam alacasının dört bir yanımızı sarmasını istiyorum. Yorgun, bitik gövdemi dinlendirecek, ruhumu bir tül gibi saracak günbatımı renklerinin gölün üstüne yayılmasını bekliyorum.

Akşam olmuş, paydos etmişsin, dostlarla bir araya gelmeye daha epey var. Hiç kimse tarafından izlenmiyor, gözlenmiyorsun. Moralin yerinde. İyisin yani. Dünya’dan da kendinden de hoşnutsun şimdilik. Hava çok güzel, günün yakıcı sıcağı gitmiş, akşamüstünün insanı mayıştıran tatlı ılıklığı gelmiş. Göle iniyorsun. Yeryüzünün en kadınsı denizidir o. Seni bağrına basıyor. Serin, yeşilimtırak suları sana yaşama gücü veriyor. Bu dünyada, diyorsun, böyle bir göl, dostlarım olmasaydı ne yapar, nasıl yaşardım bu kıyımlar, sürgünler arasında?

Çok şükür, çok şükür böyle bir yer var, böyle iyi ve güzel insanlar var bu dünyada. Yüreğindeki ağrı, sızı yavaş yavaş diniyor. Rahat, huzurlu ve mutlusun.

Yeşil koyulaşıyor, mavi lacivertle öpüşüyor, mor dağların arasında tutsak bir gelin gibi kıvranan göl; artık git, diyor, yarın gene gelirsin…

Ağrısı, sancısı kesilmiş bir yürekle huzur içinde dostlarımın yanına dönüyorum.

Burnuma harika kokular geliyor. Buram buram toprak kokusu, yemek kokusu…

Baba ve şair avludaki dut ağacının altında bağıra çağıra tavla oynuyor.

Özgür Çocuk ağaca çıkmış kimseyi iplemeden –anası, babası, şair amcası hep bir ağızdan söyleniyor: yemekten önce karnını doyurma lütfen!- beyaz dutları ağzına tıkıştırıyor. Ağzından fırsat bulduğundaysa tavlanın ortasına fırlatıyor. İkisi birden çocukcağızı alaşağı etmek üzereyken imdadına yetişiyorum. Kucağıma atlıyor. Çilek güzelliğindeki dudakları tıraşı uzamış yüzümde dolaşıyor. Öpücükle kandırıyorum. Ellerimizi yıkamak için hoplaya zıplaya içeri giriyoruz. Tavlacılar da söylene söylene arkamızdan geliyor.

Az sonra hepimiz sofra başındayız. Anamız gene güzel yaz yemeklerinden yapmış; bol etli güveç, şehriyeli pirinç pilavı, cacık ve çoban salatası. Kendisi de her zamanki gibi çok hoş, çok tatlı, yemekleri gibi nefis…

Yaşamak!

Yaşamak, karşılık beklemeden sevgiyle bir arada olabilmek; bir yaz akşamı, bir dut ağacının altına kurulmuş bir sofraya sevdiklerimizle oturmak; ayıpsız, hilesiz birbirimizin gözlerinin içine bakabilmek, birbirimize içten gülümseyebilmek değil de nedir?

Böyle böyle akşam geceyi kucaklıyor, şafak sökümü dünü, hayatı yıkayıp paklıyor, günler günleri eskitiyor, uzun koşusunda haziran ilkyazı gerilerde bırakıyor, toprağı kavuran temmuz kendinden öncesini sarıdan sarıya boyuyor; hayat geçip gidiyordu içimizden, dışımızdan; sular, büyük ırmaklar benzeri çağıldayışıyla akarak.

Bu müthiş akıntı ortasında gitgide alışıyordum her şeye. Geberesiye çalışmak; yöneticilerin ezici davranışlarına katlanmak, sürekli gözetlenmek, denetim altında tutulmak türünden gündelik can sıkıntıları bile artık vız gelip tırıs gidi-yordu. Damgalı olsa da bir kimliğim vardı. Çalışıyordum, hiç olmazsa içeride değildim ve iyiydim.

Benim gibi şuraya buraya sürülen niceleri vardı. Üstelik onlar güzelim ömürlerini, asla geri gelmeyecek gençliklerini dört duvar arasında çürütmüş, sonra da ipe sapa gelmez gerekçelerle acımasızca sürülmüşlerdi. Gittikleri yeni yerlerde yeni zorluklar yaşamış; tanımadıkları, alışık olmadıkları yaşam biçimleri, kültür ve davranışlarla karşılaşmışlardı. Oralarda parasız, yalnız, işsiz güçsüz dolaştırılarak yeniden ve daha büyük yıkımlara sürüklenmişlerdi.

Dışarıda olmanın yarım yamalak özgürlüğü ve çaresizliğin kördüğümü; yaşa yaşayabilirsen, çöz çözebilirsen!

Fazla söze gerek yok, bir insanın çökertilmesi için sürekli gözaltında tutulması yeterlidir.

İnsanların bu yolla nasıl çökertildiklerini kendi gözlerimle gördüm. Kadın olsun, erkek olsun koca koca insanlar içleri kurumuş ağaçlar gibi yıkılıp devriliyorlardı bir bir. Daha dayanıklı olanlar ise özgür dağlarından koparılmış yabanıl kuşlar gibi çırpınıp duruyorlardı.

Evet, onları görüyordum, herkes gibi, uzaktan. Benzerleri olduğum halde gözden ırak bir yerlere saklanarak o güzel kuşların çırpınışını seyrediyordum. Onların haykırışları, umutsuzca kanat çırpmaları yüreğimi paralıyor ama el uzatamıyordum. Taş yağsın başıma da geberip gideyim bu utançtan.

Neydi beni pısırıklığın, sinikliğin çukuruna iten şey?

Neden alçalmanın tahtasına çivilenip kalmıştım, neden?

Ben, korkak bir hayvandım. Gölgemden korkar olmuştum. Bu duruma düşüşüm salt güvenlik kaygısından da değildi. İçimdeki kişiliklerin çatışmasıydı.

Korkuyordum, korkaklığı onuruma yediremiyordum.

Namusluydum, namuslu gibi davranmıyordum.

Bir şeyler yapmam gerektiğini biliyor ama hiçbir şey yapmıyor, yapamıyordum.

O zamanlar henüz bilmiyordum, eğer korku ve kargaşanın her şeye egemen olduğu bir ortamda yaşıyorsan, ne kadar uzak dursan da, geri çekilsen de, gizlensen de, kıytırık sıradan birisi olsan da her an başına bir iş gelebilir, kendini bir belanın ortasında bulabilirsin. Eğer bir yerde korku, kargaşa varsa kim olursan ol, ne yaparsan yap onun içindesin demektir, sorumluluğunu ve bedelini ödemek zorundasın. Kargaşa, korku hüküm sürüyorsa ki alabildiğine sürüyor, sen istediğin kadar kaç…

Dayan! Yeniden başlayabilirsin, yeter ki bugünler geçsin, yeter ki bu vartayı atlat! Kendini koru, sinirlerini bozma. İyileşmen gerek. Son şansını kullanıyorsun, bir daha asla yakalayamazsın bu fırsatı, diyor ve evden işe, işten göle, gölden eve mekik dokuyordum.

Gölün büyüleyici görünümü, (doğanın, çevrenin, gölün canına henüz bütün bütüne kıymamışlardı; nasılsa onlara da sıra gelecekti) esritici havası yetmeyince, tedirginliğin, kaygıların kokusu burnuma gelince kendimi sokaklara, yıkıntılara vuruyor, oralarda deliler gibi dolanıyordum.

Yorulduğumda, bir başına gezmekten bıktığımda kimi bulsam yakasına yapışıyor, onunla bununla çene çalıyor, vakit öldürüyordum. Akşam korkusu, yalnızlık korkusu yeniden başlamasın, aman aman! Şu boğuntulu saatler geçsin, dostlara varayım, gerisi kolay.

Gerçekten öyle oluyordu, eve kapağı atınca, dostlarıma kavuşunca sıkıntı da karamsarlığım da dışarıda kalıyordu. Yemek, tavla, televizyon, hoşbeş derken saatler ilerliyor, odama çekiliyordum. Kendi odamda, kendimle baş başa…

Yalnızlığa rağmen odamda olmak güzeldi; fazla oyalanmadan yatağın altındaki tozlu boşluğa ittiğim küçük bavulumu çıkarıp özgürlüğe kanatlanıyordum. Belleğim, gizlerim orada saklıydı, kitaplarım da.

Büyük Orman’dan gelirken getirdiğim yasaksız kitapları bile saklıyordum artık. Çünkü yasak olsun olmasın kitaplı olmak suçtu. Ben de gizlice okuyor, herhangi birine sımsıkı sarılıp sabahlıyordum.

Elbette bütün geceler feylesofça okumaklarla, düşünmeklerle geçmiyordu. Kimi gece ruhuma derin bir hüzün çöküyor, durup dururken ağlıyordum. Ama ne ağlamak! Kimileyin de çıkmaza giriyor, buralardan kaçıp kurtulmak istiyordum. İlle de sevgilimi görmek istiyordum.

Sevgili dedim de aklıma geldi. Yandım Allah bir gündü. İçim yanıyor, sevgilim, sevgilim diyorum da başka bir söz çıkmıyor ağzımdan. Kara bulutlar tepeme yığılmış, yelkovanların akreplere çelme taktığı bütün saatler beni gösteriyor, kendimle yeryüzüyle cebelleşiyorum. Dalga üstüne dalgayla çalkalanan bir okyanusa düşmüşüm de tutunacak dal yok.

Sevgilim, ah sevgilim! Neredesin? Hiç olmazsa senden bir şeyler olsaydı yanımda; yüzünün, elinin gizli resmini gösteren bir mendil, bedeninin bal kokusunu taşıyan bir giysi, kâğıda yazılmış sıcak bir gülümsemen…

Nasıl da pis bir gündü. Yatma vakti üzüntü içinde odama çekilmek üzereydim ki Yamuk Soytarı sırıtarak karşıma dikildi. Gıcık gıcık gülmenin sırasıydı sanki. Şeytan diyor, al ayağının altına!

“Yahu ne istiyorsun benden! Kan beynime sıçramış zaten. Canına okumadan çekil önümden be adam!”

“A benim sevgili kardeşim, a benim deli divane olmuş biçarem, üzme tatlı canını, gün olur kavuşursun sevgiline. Ne kadar da güzel kokusu varmış bu sevgilinin, kâğıtlara sinmiş, kokla bak, mis mis kokuyor.”

Dostum, ciğerimin köşesi…

Elinde gülen, bana kucak açan, çiçek yüzlü bir mektup. Sevdiğim kadının mektubu. Yüreğim ağzıma geldi. Yoksa bu ışık parçası onun kendisi mi? Sevdiğim saçlarını, ellerini, gözlerini mi postalamış?

Sevgilim, biricik sevdiğim, ah!

Saçları gür bir ormandı. Ardıçların, karaağaçların ay ışığını içerkenki renklerini taşırdı telleri. Elleri pamuk kadar yumuşak, temmuz gibi sıcaktı; rengini buğdaylardan almıştı, başak incesi parmakları sevişmelerde beni hazza boğardı. Gözleri, kıyısında onsuz yaşadığım gölün yağmur içmiş suları, üstüne çiy düşmüş yaban otları, mavi çam ormanı güzelliğiydi; bahardı, dört mevsim akardı içimde yeşil yeşil…

Oh be! Kadınım gövdesini, yüreğini ak kâğıt üzerine düşürmüş, mürekkep mavisiyle bezeyip göndermişti.

Açıp çözdüğüm giysisinin düğmeleriydi. Etek boyu diz kapağında biten, yosun yeşili, düz tafta giysisi. Kendisini ilk öptüğüm gün de üstünde o vardı. Parmaklarım yana yana soydum. Gözlerini, dudaklarını okudum, bal kokan gövdesini öptüm, sevdim, sevdim. Yüreğime su serpildi. Kavuşmanın sevinci, sevişmenin tadı, sevginin yumuşaklığı ne güzel!

Ah, niye güzel şeyler hep böyle kısa ömürlü?

Ah, bu yürek çalkantıları! Bir bakmışsın basit şeylerle küçük sevinçlerle kolayca mutlu olmuşum, coşkuya kapılıp kabımdan taşmışım; bir bakmışsın gene aynı biçimde, fındıkkabuğunu doldurmaz sorunlardan çarçabuk kararıp mutsuzluğa düşmüş, zırıl zırıl ağlıyorum. Dengem sarsılmıştı. Laçkalaşmış sinir sisteminin gelgitinde ha babam sallanıyordum.

Bilmem nasıl anlatsam? Zaten bu yüzden değil mi bunca saçma söz? Usta bir kalemin şıpınişi yazıya dökeceği sözler, benim dilimde körkuyuya ip sarkıtmak gibi oluyor.

Demem o ki yaşamak, sürgün cezası, çevreyle ilişkiler, bürodaki işler, yalnızlık, hele hele aşksızlık hiç kolay değildi. Bütün bu sıkıntıları atlatmak için gönlümü avutacak bir aşk olmalıydı, direncimi çoğaltacak, bana güç verecek umutlar olmalıydı.

Zoru yenmek zorundaydım.

Zorlukların başa çıkılmaz olduğu zamanlarda, işte tam o zamanlarda, ruh mu desem, kuş mu yoksa bir melek mi bilmem, sanki gökler katından biri, gölge gibi araya giriyordu. Yeryüzünde yaşamayı beceremeyip göğe ağmış, sonra da dünyanın üstünde kendiyle baş başa kalmış, kıpırdasa, adım atsa uçuruma, boşluğa yuvarlanacak bir can, bir gölge. Yer ile gök arasında sıkışmış kalmış kıpırtısız bir yaratık.

Onunla aramda pek bir aykırılık yoktu. Kendimden kuşkuya düşmüyordum hiç. Sürekli bir yerlere sığınıyor, bir şeyler bulup kendimi koruyordum. Koşullar her an tepetaklak olma olasılığını taşısa da hemencecik düşüvermek aydın, sürgün birine yaraşmaz, diyordum.

Hayır, pes etme! Haydi, toparlan, kendine gel! Sevgini, umutlarını avuçla yeniden.

Peh peh, başkaldırıcı ruhum atağa kalkıyor, uçurumun eşiğindeki beni tuttuğu gibi umutların düzlüğüne çıkarıyordu. Bu temelsiz inan, anlamsız güven, bu boş sözler, kıytırık avuntular ve beynimdeki sığınaklar ile düşler gözlerimi bağlayarak yaşadığım kargaşayı göremez duruma getiriyordu. Nasıl olsa bir gün her şey bitecek, diyordum. Her şey bitecek, düşünceler, düşler bile…

Issızlığın ortasında kendi kendisiyle yaşamaktan bıkan gölge-can da benimle aynı kanıdaydı. Yukarıda güven içinde tek başına olmaktansa; düşlere sığınıp eli böğründe kalmak-tansa yere inmek, su dolu bir çukurun kıyısında insanların arasında olmak çok daha güzeldir, diyordu.

Yalnız can, yanı başında canlar olsun istiyordu, canıyla dokunabileceği bir başka can…,
 
 
Şen Sevgi Erişen
 
 

BEĞENEBİLECEĞİNİZ İÇERİKLER

9 YORUMLAR

  • Yanıtla Didem Çelebi Özkan 21 Ocak 2022 at 15:30

    Soytarı!
     
    Bence genç kadın az bile söylemiş. Üstünüzden cinsellik fışkırıyorsa eğer size her hamle yapan adamla sevişmeniz gerektiğini düşünen, kaba tabiri ile sizi “gösterip de vermemek”le suçlayan bir zihniyet için “soytarı” demek az bile çünkü.

     
    Bir erkeğin sofrada kalan tek kadını, o kadın evli dahi olsa, aklından geçen her fanteziye nasıl malzeme yaptığını da çok iyi aktarmışsınız Fırat Bey. Kadının nesneleştirilmesi bu iki örnekte de çok başarılı. Rahatsız edici mi? Oldukça. Ama ülkemizde kadını seks objesi olarak görme ve kadına bakış açışı bu, ne yazık ki.

     

    *

     
    Kahramanınızın kendini sorgulama ve öz eleştiri yaptığı bölümleri çok sevdim. Evinde kaldığı kadının onca yükünü biliyor olmasına rağmen erkekçe bir hakla, biraz da kendisine hizmet etmesini doğal karşıladığı o dönemden duyduğu utanç ve eşitlikçi bakış açısı güzeldi.
     

    *

     
    Namusluydum, namuslu gibi davranmıyordum.
     
    Bu bölüm de oldukça etkiliydi 👌🏻
    
 
    Kaleminize, yüreğinize sağlık 👏🏻

  • Yanıtla Fırat Mehmet Eroğlu 22 Ocak 2022 at 07:48

    Has gazetecilere özgü büyük çaba ve derin bilgiyle kaleme aldığı her yazısını hayranlıkla okuduğum; “Açık Büfede Birer Tabağız Hepimiz” romanıyla da usta bir yazarlığa doğru yol alan genç yazarımız Didem Çelebi Özkan
     
    Berhudar ol!
     
    Özgür, bilge bir kadın, dahası sağlam, iyi bir eleştirmen bakış açısıyla dile getirdiğin yorum çok güzel. Roman karakterlerinin ruhunu böylesine çarpıcı birkaç cümleyle ifade edişin hakikaten büyük övgüye değer. Bin yaşa güzel eleştirmen, saygıdeğer genç yazarımız.

    • Yanıtla Didem Çelebi Özkan 22 Ocak 2022 at 10:15

      Fırat Beyciğim her zamanki tevazunuzla övgüye boğmuşsunuz karşınızadaki yazarı fakat inanın ben yazarak tedavi olmak dışında öyle büyük sıfatların peşinde koşmuyorum. Yazmak çocukluğumdan beri benim için bir rahatlama yöntemi. Bu sırada birkaç kişiden de -benzer hislerin karşılığını bulmalarından dolayı- bir onay görüyorsam ne mutlu bana ☺️
       
      “Genç yazar” tabiriniz de gene gerçekliğin ötesinde bir iltifat, zira 45 yaşındayım. Dergimizde bu betimlemenizi hak edecek oldukça başarılı ve yazmaya gönül vermiş genç kalemimiz var 😊
       
      Yüce gönlünüz için teşekkür ediyor; “Diğer yazılarda, öykülerde buluşmak üzere” diyorum.

    • Yanıtla Mine Işılar 24 Ocak 2022 at 23:27

      Hikâyenin kahramanının içindeki yalnızlığı ve bu yalnızlıktan ötürü duyduğu korku, umutsuzluk, endişe, iç çatışması, öz eleştirisi, başkalarıyla kendisini kıyaslaması, renksiz yaşamına katlanmak zorunda oluşu, bunlarla baş etmeye çalışması, çelişkilerine dostlukla aşkla son vererek hayatı katlanır kılma arzusu çok güzel anlatılmış. Yazarı kutlarım.

      • Yanıtla Fırat Mehmet Eroğlu 25 Ocak 2022 at 02:46

        Saygıdeğer Mine Hanım,
        (bu abd-i aciz yazarın mine çiçeği aydınlığı ve güzelliğindeki sevgili okuru)
         
        Siz kadirbilir, aydın bir okur olmanın ötesinde başta bencileyin ihtiyar yazı işçilerinin ve genç yazarların gerçekten ihtiyaç duyduğu sağlam, has bir edebiyat eleştirmenisiniz.
         
        Bu sözlerim abartılı övgü değil; yarım yüzyıldır geceli gündüzlü yazıyorum, baskıları tükenen yarım düzineden fazla kitap yayımladım; kimseye haksızlık yapmak istemem lakin böylesi her cümleyi, yapıtı incelik, titizlik ve derin bilgiyle irdeleyen bir eleştirmenle karşılaşmadım henüz. Bir metni kelime kelime okuyup “…çelişkilerine dostlukla, aşkla son vererek hayatı katlanır kılma arzusu çok güzel anlatılmış” ifadesine varan bir okur-eleştirmen var oldukça bana yeter.
         
        Size söz, elim kalem tuttukça, gözlerim gördükçe ve bu terelelli, yarım aklım akıl ettikçe yazacağım.
         
        Sağ olun, var olun, bana övünç, gönenç verdiniz, beni pek sevindirdiniz vesselam.

  • Yanıtla Şen Sevgi Erişen 22 Ocak 2022 at 13:54

    “Yaşamak, karşılık beklemeden sevgiyle bir arada olabilmek; bir yaz akşamı, bir dut ağacının altına kurulmuş bir sofraya sevdiklerimizle oturmak; ayıpsız, hilesiz birbirimizin gözlerinin içine bakabilmek, birbirimize içten gülümseyebilmek değil de nedir?”
     
    Özlemlerimi dile getirdiğiniz bölümü tekrar paylaşmak istedim.
     
    İstersek yaparı, üretirsek yaşarız.
     
    Kaleminiz kurumasın.
     
    Sevgiler, saygılar

    • Yanıtla Fırat Mehmet Eroğlu 23 Ocak 2022 at 06:55

      Hayatın, sevginin güzelliğini görebilen; hayat ve sevgiyi güzellikle okuyan ve yaşamanın özlemin büyüleyici ışıltısıyla hayata, insana, varlıklara sevgiyle bakan saygıdeğer genç yazarım Şen Sevgi Erişen; güzel gözlerinizden ve ellerinizden öperim saygımla.

  • Yanıtla Fırat Mehmet Eroğlu 23 Ocak 2022 at 06:43

    Bu yazı, iki genç yazara açık teşekkür parçacığıdır.
     
     
    (Bu arada kadın/erkek ayrımı yapmaksızın kimi güzel insanlar için sıkça kullandığım “genç” sıfatına açıklık getirmeliyim. Bunu salt biyolojik yaşla ilintili değil, düşünsel-sosyolojik açıdan kullanıyorum. Bana göre “genç” denilince üç açıdan şunu ifade ediyor:
     
    1. Gençlikteki enerji ve dinamizmini koruyan, dinç…
    2. Her düşünce ve varlığa hiçbir yaş, sınıf, ırk, cinsiyet ayrımı gözetmeksizin bakarak hayat ile sevgi için aydınlık, yeni, güzel düşünceler üreten…
    3. Hayatın yaşanırlığı, sürdürülebilirliği, süreğenliği için iyilik, güzellik yaratan varlık…
     
    Övünmek gibi olmasın ben biyolojik olarak Mezopotamya yaşındayım; diğer iki anlamda ise laf etmek haddime mi düşmüş! Ancak okurlar, gençler, üretenler ve hayatın sahibi ne mene biri olduğumu söyleyebilir…
     
    Demem o ki “Hayat, ne güzelsin!” diyebilmek için hayat, sevgi ve cümle âlem için güzellik, aydınlık, sevgi yarattık mı yarattık yoksa biyolojik olarak yaşlı, genç, çocuk olsak kaç yazar!
     
    Güzel bir şey üretmedikten, güzel bir söz söylemedikten kelli yazar olsan kaç yazar…)
     
     
    Açık Teşekkür:
     
    Açık Büfede Birer Tabağız Hepimiz” romanıyla ustaca yazarlığa doğru yol alan genç yazarlarımızdan Didem Çelebi Özkan‘ın yayın yönetmenliği yaptığı bu genç, güzel dergiye…
     
    ve diline, yazma çabasına derin hayranlık duyduğum; müthiş etkileyici yazılarını, roman ve hikâyelerini pek beğendiğim saygıdeğer genç yazar Şen Sevgi Erişen‘e huzurunuzda teşekkür ederim.
    Bu güzel dergiye ikidir beni konuk edip izzet ikramla güzelce ağırladıkları için…
     
    Kaleminize, derginize minnettarım sevgili genç yazarlar.

  • Yanıtla Şen Sevgi Erişen 23 Ocak 2022 at 21:49

    Övgüleriniz ve gençlik sözcüğüne getirdiğiniz açıklama için çok teşekkür ediyorum.
     
    Ne mutlu yaş alıp da genç kalabilene.

  • Cevap Yaz

    Yazı: Pembeden Yeşile Bütünlük | Yazan: İrem Savaş
    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan