Açık Pencere

Ölümün 1000 Hali | 4 | Mihran

12 Haziran 2024

Öykü: Ölümün 1000 Hali | 4 | Mihran | Yazan: Şen Sevgi Erişen

 

İndeks

Suat ve Gülizar | Bölüm 1
Parkta Belki | Bölüm 2
Adamın Günahı | Bölüm 3
Mihran | Bölüm 4

 

4. Bölüm | Mihran

 

23.11.2020
Ören

Kadın seslendi; “Mihran! Mihran!”

Çocuğa yetişmeye çalıştı. “Oğlum, Mihran!” diye bir daha seslendi.

Çocuk bir ara arkasını döner gibi oldu. Yüzünü tam göremedi. Birkaç adım daha atınca omzundan yakaladı. Kendine doğru çevirdi. Beyaz tenli, koyu renkte dağınık saçlı çocuğun yüzünü görünce oğlu olmadığını anladı. Çaresiz, ona ne olduğunu anlamadan bakan bu küçük çocuğun omzunu bıraktı. Oğlunu bulamamasına değil, kiliseden yiyecek yardımını alamayacaklarına üzüldü. Tek başına gidecekti. Üzeri de pek pejmürdeydi. Saçını elleriyle düzeltti. Paltosunun üzerindeki iplikleri eliyle sıyırarak temizlemeye çalıştı. İçindeki dökük elbisesini örtecek şekilde paltosunun önünü ilikledi.

Keşke yetimhaneye verebilseydi şu çocuğu. 7-8 yaşlarındaydı ama hâlâ doğru düzgün konuşamıyordu. Doğuştan gelen duyma sorunu vardı. Hiç duymuyor değildi, ağır işitiyordu. Bazen “Hiç duymasaydı keşke!” dediği bile olmuştu. O zaman yarım yamalak duyup, anlayıp dinlemeden öfke nöbetleri geçirmez daha kolay bir hayatı olurdu belki.

Hızlıca kiliseye doğru yürüdü. Papazı bulup erzak dolu paketini aldı. Kiliseden tam çıkarken kapıda oğlu Mihran’la karşılaştı. Üstü başı perişandı. Vücut diliyle ne olduğunu sordu. Anlaşılan yine kendinden büyük çocukların arasına karışmak istemiş, onlar da onu istememişlerdi. Belki de onları boyuna posuna bakmadan taciz etmişti. Neler yaptığını tam olarak anlatamıyordu. Ancak anne yüreği oğlunun asabiyetini, taşkınlıklarını ve takıntılarını çok iyi biliyordu. Eğer o bir olayın kendi düşündüğü gibi olduğuna inanıyorsa kimse ona aksini kabul ettiremezdi. Bu yüzden neler olduğunu öğrenmek için ısrarcı olmadı. Saçını düzeltip o kapkara, hafif kanlanmış gözlerinin üzerinde ter ve tozdan kirlenmiş alnını elleriyle açtı. Kolları kısalmış etekleri sökük ceketini düzeltti. Elini tutup onu papazın yanına götürdü. Niyeti çocuklar için dağıtılan yardım paketini de almaktı. İçinden kırtasiye malzemeleri de çıkarsa belki okula gitmeyi ister diye düşündü.
Dilediği gibi de oldu. Paketleri almak çocuğu mutlu etmiş, yüzü aniden aydınlanmış, sokakta az önce yediği dayağı da unutmuştu.

Defter kitap alamamışlardı henüz. Dersleri de iyi değildi.

Okumayı ve matematiği öğrenmişti ama diğer konularda zorlanıyordu. Öğretmeni onun ödev yapmadığını görüyor, idare ediyordu. Üstü başı da kirli, yırtık oluyordu genellikle. Gelmediği günlerin sayısı da artmıştı.

Yine bir gün okula gitmemişti. Annesi işe gitmiş, anneannesi hasta yatıyordu. Arkadaşlarının birçoğu okuldaydı. Onun gibi sokakta dolaşan bir arkadaşı vardı; Agop’un oğlu, Terziyan. Nedense o gün ona takılmak istememişti. Kiliseye girdi. Papazı görmek istiyordu. Papaz Efendi içerdeydi. Toplanan yardımlarla ilgili çalışıyordu. Mihran’ın sesini duydu. Onu yanına çağırdı.

“Gel bakalım yanıma oğlum. Nasılsın? Anneannen iyileşti mi?”

“İyiyim, teşekkürler efendim.”

Bir an duraksadı, anneannesini sorduğunu tahmin etti.

“O da daha iyi” dedi.

“Bir şey mi soracaksın oğul? Konuş hadi.”

Başını anladığını belli eder gibi hafifçe aşağıya indirdi. Papaz da ona başıyla karşılık verdi.

Biraz düşünüp sonra başladı:

“İyilik bizi korur mu? İyilik yapan karşılığını görür mü? İyi olursak bize yemek gelir mi? Annemiz çalışmaya gitmez, evde kalır mı?”

Papaz allak bullak oldu. Alışıktı bu sorulara ama bu defa karşısında daha 7-8 yaşlarında bir çocuk vardı. Belli etmemeye çalıştı. Uzun bir sohbet olacağını anlamıştı. Onunla kolay anlaşmak için gidip kâğıt kalem aldı eline. Geri döndü, başladı yazmaya:


İyilik düşünmek, iyi düşünmek, iyilik yapmak bize huzur verir. O zaman Allah’ın rızasını yerine getirmiş oluruz Mihran. O bizim yaratıcımız. Peygamberimiz o kadar saldırıya uğramış ama doğruluktan ayrılmamış. Yaşam acılarla dolu olsa da hepsi bir gün geçer, unutulur. Çalışkan, doğru bir erkek olursan karşılığında karnın da doyar, ruhun da. Para kazanınca anneni de çalıştırmazsın o zaman. Ama şimdi sabretmen gerekiyor. Evde yemek olmadığında buraya gel. İstediklerinden al, tamam mı?

Yazılanları okudu. Çocuk aklıyla hepsini çözmüştü de “sabır” kelimesinde biraz duralamıştı. O zannediyordu ki bu akşam annesi gelene kadar bekleyecek ya da en fazla uyuyup uyanınca tüm sıkıntıları geçecek, her şey değişecek. Sabretmek böyle bir şeydi onun için.

Papazın verdiği birkaç paskalya çöreğini, şekerleri alıp teşekkür etti, sonra kiliseden çıktı.
 

* * *

4 Yıl Sonra

 
Mihran 12 yaşına gelmişti. Türlü türlü sıkıntılarla boğuşan annesini de sonunda kaybetmişti. Geçici olarak oturmalarına izin verilen fakirhaneden çıkmaları için birkaç haftaları kalmıştı. Ona bakan anneannesinin de onu besleyecek hali kalmamıştı. En iyisi Gedikpaşa’daki ustası ile konuşup kalacağı yer konusunda ona danışmaktı.

Kaç gün önce banyo yaptığını bile unutmuştu. Kurnadaki az bir su ile elini yüzünü yıkadı. Henüz o çok görmek istediği bıyıkları çıkmamıştı. Aynada kendine gülümsedi. Pek fena sayılmazdı. Özel şoförüyle gelen Maria’yı çok özlemişti, sırf onu görmek için devam ediyordu okula zaten. Maria’nın kurdeleyle bağlanmış, taralı saçlarına dokunabilmek onun en büyük mutluluğuydu. Bahçede sıraya dizildiklerinde arkasına geçmeye çalışırdı sırf saçlarına sürünmek ve o mis gibi kokusunu duymak için.
 

* * *

15 Yıl Sonra

 
Uçağı Belçika Hava Limanı’nda indi. Bir kenara geçip oturdu. Küçük bir valizi vardı, bir de yiyecek çıkını. Karnı acıkmıştı. Birkaç lokma attı ağzına. Yol onu iyiden iyiye sersemletmişti. Nerede oturup nerede ineceğini bilemeyince vücut diliyle sağına soluna sormuş, valizini bagaja vermek istememiş, çıkınıyla birlikte yanına almıştı.

Neler yaşayacaktı kim bilir bu yabancı ülkede. Patronunun hakkında bile çok az şey biliyordu. Bildiği tek bir şey vardı, o iyi bir ayakkabı ustasıydı ve bir patron onu keşfetmiş, uçak biletini vererek Belçika’ya getirtmişti. İçi umut doluydu. Yaşadığı sefalete rağmen doğup büyüdüğü İstanbul’u, gezip dolaştığı mahalleleri ve birkaç gariban arkadaşını özleyecekti. En büyük dileği bir gün bir araba alıp onları ziyarete gitmek, sabahladıkları Agop’un meyhanesinde onlara rakı ısmarlamak ve belki de Maria’sını son bir kez olsun görmekti.

İyi bir çocuktu kendi çapında. Fakir ama dürüsttü. Sözüne güvenilir, kavgadan kaçmaz, kıyasıya girişirdi. İnsanlarla sorun yaşamıyor değildi. Ama bazıları çok kötü niyetli, içten pazarlıklıydı ona göre. Hep arkasından vurmuşlardı onu kahpece.

Kadınlardan yana da şansı yoktu. Anneannesi onu kendine bakan bakıcı kızla evlendirmeyi çok istemiş ve bunu sonunda başarmıştı. Karısını sevmemişti ama kısmet olunca ağız dil bağlanmıştı işte. Üç de çocuğu olmuştu karısından. Hepsini bırakıp gelmişti bu uzak memlekete. Karısı gelmek istememiş, kocasının aldatıldığını düşünüp onun para kazanacağından da emin olamamıştı.

Zavallı kız!

Onun duyma yetisinde sorunu olduğunu biliyordu evlendiğinde ama onun bu kadar kıskanç, kafasında oluşturduğu vesveselere sıkı sıkıya bağlı, dedikodulara inanan ve kıskandığında kaba güç kullanan biri olduğunu evlendikten sonra öğrenmişti. İlk çocuğu doğduktan sonra da ondan ayrılamamıştı. Gidecek bir yeri de yoktu zaten.

Yurt dışına çalışmaya gitmek isteyince ne onunla gitmek ne de çocuklarını göndermek istemişti.

Haklıydı elbette; çocuk oyuncağı mıydı, tanımadığı yerlerde üç çocuk yetiştirmek, onların karınlarını doyurmak. En azından burada kendi cemaatleri onları tanıyor, yardımlarını da eksik etmiyorlardı. Hiç yoksa iş buluyorlardı. O da ne iş olsa yaparak evini geçindiriyor, bu adama muhtaç olmamaya çalışıyordu.

Kocası iyi bir ayakkabı ustasıydı. İnşallah yaban ellerde aldatılmaz, sersefil olmazdı. Onun para kazanıp çocuklarını yanına aldırması hayallerine bir türlü inanamıyordu. Ama en büyük çocuğu Dimitri umutlanmıştı. Babasının zengin olacağına da inanmıştı, onu bir gün götüreceğine de.

Dimitri Belçika’ya babasının yanına tam bir yıl sonra gitti fakat aksilik bu ya, babasının işleri bozulmuştu. O ilk çalıştığı büyük ayakkabı patronunun verdiği işi bırakmak zorunda kalmış, ne iş bulursa yaparak zaman geçiriyordu ama durumu pek de iç açıcı değildi.

Çocukcağız orada zar zor bir okula başladı. Bir gün eve dönerken bir cüzdan buldu yerde. İçi Belçika franklarıyla doluydu. Evirip çevirdi. İçindeki parayı tahmin etmeye çalıştı. Bir yandan da eve doğru yürüdü. Babasını görür görmez cüzdanı ona uzattı. Babasıyla el kol ve mimiklerle hemen anlaştılar.

O gece hiç uyumadı Mihran. Oğlunu kaydettirmek istediği yatılı okula parası yetmiyordu. Birçok da eksikleri, eve alınacak önemli ihtiyaçları da vardı. Oğlana doğru düzgün bir palto bile alamamıştı. Cüzdandaki paraya çok ihtiyaçları vardı. Birazını alsa mıydı acaba? Yok yok olmazdı belki kimlik, banka kartı gibi şeyleri çöpe atıp paranın tamamını alsa daha iyi olacaktı. Vicdanı sızladı. Yapamazdı. Kendini bir hırsız olarak görmek istemedi. Bunu düşünmek gururuna dokundu. Maria geldi aklına. Ona vermek istediği bir hediyeyi alacak parası olmadığı günlerde bile bunu yapmamıştı. Allah’a sığındı. Yorganı başına kadar çekip dualarını etti. Annesini düşündü. Ona sarılmak istedi.

Ertesi gün oğlunun elinden tutup doğru polise gitti.

Polis ifadelerini aldı. Sahibini bulunca onları arayacaktı. Çaresiz eve döndüler. Ağızlarına atacak birkaç lokma bulmak umuduyla mutfak dolabını karıştırdılar. Dimitri’yi üst kattaki komşuya gönderdi biraz ekmek almak için. Onu beklerken evdeki ilk günlerde büyük heveslerle aldığı usta işi ahşap sallanır koltuğuna oturdu.

Açlığı pek umursamıyordu, alışıktı ama oğlunu düşünüyordu. “Kör talihim!” dedi, derin bir iç geçirdi. Ne günahı vardı? Çocukluğundan beri yoksul yaşamıştı. Soğuk kış gecelerinde anneannesinin evinde kaldığı günleri hatırladı. Kadıncağız yakacak birkaç parça odunu bile zor bulurdu. O günlerde bile sabah nasıl umutla uyandığını anımsadı. Gedikpaşa’da çalışırken çok yakın bir arkadaşı ona Kur’an-ı Kerim vermişti. Merak içinde okumuştu o zaman. Etkilenmişti de. Doğru yoldan ayrılmayıp sabretmeyi öğütleyen sözleri tekrarladı içinden. Allah’a inancını derinliklerinde hissetti. Bir ayindeki ilahilerin melodileri geçti aklından. Sakinleşip içi aydınlandı. Kendini iman gücüyle biraz toparlamıştı. Şimdi kolları sıvayıp kahvaltıyı hazırlamalıydı.

Ertesi gün kapıya son model bir araba yanaştı, şoför kapıyı açtı. İki kişi aradıkları evi bulmak için kapı önündeki adama onları sordu. Zil sesini duydu küçük Dimitri. Hemen inip kapıyı açtı. Misafirlerle yukarı çıktı. Adamlar çok beyefendi görünüyorlardı, içeri buyur edip olayı anlattı.

Onu dinleyip Dimitri’yi de gözledikten sonra bir şeye ihtiyaçları olup olmadığını sordular. Bir yardım yapmayı düşünüyorlardı da önemli olan onların istediği bir şeyler yapmaktı. Düşürdükleri cüzdan onlar için gerçekten çok önemliydi ve yüklü bir parayla da doluydu.

Sonuç olarak Mihran onlardan düşünmek için bir süre istedi. Ne istemeliydi, hangisi daha önemliydi uzun uzun düşündü. Birkaç gün içinde karar verdi; oğlunun eğitimini onların üstlenmesini isteyecekti.
 

* * *

 
Zaman zaman vatanına gidiyor, karısı ve çocuklarıyla görüşüyordu. Anneannesi uzun yıllar yaşamış, evine almıştı onları. Her gidişinde eşine ve büyük kızına daha mesafeli duruyordu. Onlar da öyle. Bir tek en küçük kızı ona daha yakın davranıyordu. O da yaşanmış dayaklı kötekli günleri hatırlamadığı için öyleydi muhtemelen. O küçük kızının ona duyduğu yakınlığını ölen annesine benzemesine bağlıyordu. Kızın adı; Maviş’ti. Şimdi yanlarında kaldıkları büyükannenin de en yakın gördüğü torunuydu Maviş.

Sonunda Maviş’le konuşup kararını verdi. Belçika’ya onu da götürdü, keşke götürmeseydi. Kızcağız orada babasının kıskançlıktan gözü kararan hallerini, hırsını, öfke patlamalarını ve nihâyetinde hapse atıldığı günü de gördü.

Belçika’ya geldikten kısa bir süre sonra yanına İstanbul Beyazıt piyasasından tanıdığı Roza isimli bir Rus Ermeni’si kız arkadaşını getirtmişti Mihran. Önce onun iş bulmasına yardım etmiş, evine almış ve önü alınamayan arzularına yenik düşüp yatağına girmişti. Ardından bitmek bilmeyen kıskançlıkları, şüpheleri başlamıştı. Roza ayrılmak için biraz para biriktirmeyi denemiş ama Mihran’ın sevgi dolu yüreğini hissedince onunla beraber olma isteğine karşı koyamamıştı. Sevişirken başka bir adamdı, yaşarken başka oluyor, bütün korkuları, şüpheleri, iç sesinin çığlıkları onu kıskıvrak sarıyordu. Onun kollarının arasına girdiğinde hiç kimsede duyamadığı bir sevgi, merhamet, kibarlık, dokunuşlarında daha önce görmediği bir yumuşaklık buluyordu.

İyi zamanlarda beraber yer içer gezerler, sinemaya giderler, nadir olarak da Pup’da bira içerlerdi. Her şey iyiydi ama bir sebep bulup bağırır çağırır, üzerine yürürdü. O da zor bela elinden kurtulunca odasına kaçar ya da üst kattaki Katya Hanım’a sığınırdı.

O kendine itiraf edemese de Roza’ya olan aşkı yanıp tutuşan yanardağ gibi büyük ve vazgeçilmezdi. Roza, akıllı, silik bir yüzü olsa da vücudu kadınsı, bacakları sütün gibi dikkat çekici, alımlı bir kızdı. İstanbul’da Beyazıt piyasasından mal alıp sattığı günlerde tanışmışlardı onunla. Çok yardım etmiş, onu evine götürmüş, karısı ve çocuklarıyla tanıştırmış, sonra ev bulmuş, ev kirasını ödeyemeyip aç kalınca da yüklü miktarda para vermişti.

Ne yazık ki kurtulamadığı şüpheleri onu delirtiyordu zaman zaman. Kulağı az işittiği için çocukluğundan beri arkasından iş çevrildiğine inanmıştı hep! Onun en büyük dayanağı kilisede dinlediği vaazlardan edindiği “Allah inancı”, rehberi ise Kur’an’dı. Namaz kılmayı da öğrenmişti. Çocuk yaşta Gedikpaşa’da esnafla birlikte camiye gitmiş, huşu içinde dua ederken uzun uzun kubbesini seyredip peygamberin, meleklerin hayalleriyle konuşmuştu. Bütün kutsal metinleri okuyup pazar günleri çoğunlukla kiliseye gitmeye devam etse de içine kaçmış kötü hisleri kontrol etmesi için daha zamanı vardı. İhanet ve aldatılma fikrine o kadar inanmıştı ki onlarsız bir Mihran düşünemez olmuştu zavallı.

Allah inancı, çalışmak, kadın ve kandırılmak… Adeta bunlar olmadan o olamazdı! Mihran olabilmek için bunlara ihtiyacı vardı, kendini böyle kurgulamıştı oldum olası.
 

* * *

 
Roza’yla kavga edip ayrıldıkları günlerdi. Kızı Maviş’le yaşıyordu. Oğluyla ayrı düşmüşlerdi. O da yazık ki okuluna maddi zorluklar nedeniyle güçlükle devam edebilmiş ve sonunda mezun olamadan çalışmaya başlamıştı, üstelik de başka bir şehirde. Roza çok geçmeden Mihran’ın evine geri dönmüştü. Maviş’le arkadaş olmuşlardı. Roza’nın dertlerini dinler, babasının ona olan kaba tutumundan rahatsız olurdu ama ne çare? Babasının iyi kalbini bilir, onu öyle kabul ederdi Maviş. Onu üzmemek için elinden geleni de yapardı.

Bir gece eşyalarını almak için eve geldi Roza. Maviş de evdeydi. Roza’da evin anahtarı vardı. Kapıyı çalmadan girdi. Mihran da sallanır koltuğunda uyukluyordu. Karşısında Roza’yı görünce gözleri parladı. Sevincini saklamak istedi. Roza selam verip eşyalarını toplamaya başladı.

“Ev buldum çıkıyorum” dedi. O an göğsüne sanki bir bıçak saplandı. Kal diyemedi, git de diyemedi. Kalktı Roza’nın yanına gitti. Onu seyretti. Roza da ister istemez güzel günler geçirdiği bu adama içi sızlayarak baktı. O birkaç adım daha yaklaşarak; “Ne güzelsin, Roza” dedi. “Özlemişim seni.” Roza da dayanamayıp boynuna sarıldı. Maviş duymasın diye kapıyı kilitleyip yatağa girdiler. Dayanılmaz öpüşlerle kulaklarına birbirlerini bırakamayacaklarını fısıldadılar. Sabaha kadar seviştiler. Yorgun düşüp uykuya daldılar.

Gece ayrılmamaya ama ayrı oturmaya karar verdiler. Ertesi gün Roza evine gitti. Arada sırada onun evine de geliyordu. Mihran bir gün eve geldiğinde Roza’yı bir genç çocukla buldu. Şarap içiyorlardı. “İş arkadaşım” diye tanıttı genci. O da önce terslenmedi ama sonraları her eve geldiğinde Roza ve o erkek arkadaşına ait bir şeyler bulma niyetiyle yatak altlarını, dolapları karıştırdı. İçine büyük bir şüphe düşmüştü. Daha yeni para vermişti Roza’ya. Gidip erkeklerle gizlice yesin diye mi? Hayır, buna dayanamazdı.

Roza’yla konuşmalıydı. Bir gün onu eve davet etti. Maviş üst komşularında kalmıştı. Roza gayet neşeliydi. Onun niyetinden habersiz kahkahalar atıyordu. O akşam beraber duşa girdiler. Delicesine seviştiler. Kendilerini yatağa zor attılar. İçinden “Roza’dan nefret ediyorum, herkesle yatıyor bu kadın” diyor ama ayrılığı düşünmek bile onu büyük bir zavallılığın, acizliğin içine çekiyordu. O böyle gelgitler yaşaya dursun, Roza sevdiği ve çok yardım gördüğü bu adamdan ayrılmaya çalışıyordu iç dünyasında. Ama her bu eve gelip görüştüklerinde ondan kopamıyordu. Nasılsa gün gelir bir yolunu bulurdu izini kaybettirmenin. Hele şu genç sevgilisiyle biraz para biriktirsinler, o zaman kaçar giderdi buralardan. Ne onu ne de bu şehri görürdü gözü o zaman. Yıllarca sefalet çekmiş, çalışmış çabalamış ama bir türlü huzurlu, sıcak sevgi dolu bir yuvası olmamıştı. En büyük dileği pek yakında düşlediği gibi bir evi olmasıydı.

Roza bunları düşleye dursun, Mihran da ayrı planlar yapıyordu. Roza’nın ihânetlerinin bir sebebi olarak onunla evlenmemesini bulmuştu son günlerde. Eşine haber gönderip boşanacaktı. Sonra da Roza’yla evleneceklerdi. O zaman Roza ona daha güçlü bağlanacak, tamamıyla onun olacaktı. Ona güvenebilir miydi? Emin olamadı. Dondu kaldı bir süreliğine bakışları.

Bir gün Maviş de evdeyken Roza geldi yine.

Akşam vaktiydi. Aralarında sudan sebepten bir tartışma çıktı. Esas sebep Roza’nın evlenme fikrine sıcak bakmayışıydı. Aralarındaki tartışma büyüdü. Maviş bu kavganın arasında kalmamak için yine üst komşuları Katya’ya çıktı. Aşağıdan korkunç bağırış sesleri geliyordu. Çok geçmeden kapıya bir polis arabası geldi; hem babasını hem de Roza’yı aldılar. Bıçakla kadını yaralamıştı. Eve gelince kan izleri gördü Maviş. Çok korkmuştu. Şimdi ne olacaktı?

Önce ifadelerini aldılar. Birkaç gün kodeste kaldı. Olayı anlatırken; “Beni tahrik etti, evlenecektik, beni aldattı, paralarımı yedi, ben de çılgına döndüm” demişti. Önce bıçakla saldırdığını kabul etmedi. Yüzünü ve göğsünü yaralamıştı oysaki. Sonunda mahkemeye çıkacaklardı.

Maviş geldi ziyaretine, o çok sevdiği, güvendiği kızı. Ona yiyecek bir şeyler taşıdı, giysiler getirdi. Maviş dışarıda Roza’yla görüşüyordu. Şikâyetçi olmaması için onu ikna etmeye çalıştı. Roza bunu kabul etse bile hükümet kadın hakları konusunda çok hassastı. Bir avukat verdiler ona, Türkçe çevirmen de. Olayı tekrardan anlattırıp savunma hazırladılar. Son celsede hâkim önünde af diledi Roza’dan, barıştılar. Ama çıkan karar yine de olumsuzdu. Mihra,n Charleroi Bölgesi Jamioulx Hapishanesi’nde bir yıl yatacaktı.

Hapishanenin soğuk duvarları ona çocukluk günlerini hatırlattı.

Belirli günlerde papaz geliyor ve mahkûmlarla konuşuyordu. İsteyenler için pazar ayini de düzenleniyordu zaman zaman. Onu, eski bir mahkûm olan Cezayirli Müslüman Hüseyin’in odasına vermişlerdi. Çocukluğundan beri çıkarmadığı boynundaki haçı görmüştü adam. Biraz uzak duruyordu ondan. Mihran ise o namaza durduğunda hemen yanına geliyor beraber namaz kılıyordu. Daha sonra sırf birlikte bir şeyler yapmış olmak için onunla oruç da tuttu. Hüseyin’in bakışları yavaş yavaş değişti ona karşı. İçi biraz olsun rahatlamıştı, daha rahat uyuyordu artık.

Odalarında iki yatak, bir küçük masa ve bir demir dolaptan başka bir şeyleri yoktu. Birbirlerinin dilini bilmiyorlardı. O çocukluğundan beri vücut diliyle anlaşmakta usta olduğu için bu bakımdan pek bir sorun yaşamadılar. Ama özel eşyaları açısından hiç de böyle değildi mesele. Mihran kısa bir süre sonra Hüseyin’in onun dolabındaki her şeyi yavaş yavaş çaldığını keşfetti. Ne yapacaktı şimdi? Az değil, bir yıl bu adamla yaşayacaktı.

Maviş ve hatta bazen Roza da ziyaretine geliyordu. Her geldiklerinde yiyecek giyecek bir şeyler getiriyorlardı. Bazen portakal, francala ekmek, akide şekeri bazen de çorap, iç çamaşır, süveter gibi şeyler. Fakat ne gelse üç dört güne varmadan hepsi yok oluyordu. Hüseyin bu konuda çok acımazdı. Kardeşlerime gönderiyorum demişti bir defasında. Mihran gelen yiyecekleri beraber yemek istiyordu ama birini beraber yeseler beşini kaçırıyordu Hüseyin. Bir şey söyleyip kırmak istemiyordu onu. Anlar bir gün, yapmaz diyordu. Ama nafile, o yine beş portakalın üçünü çalıyordu, Mihran ise bu durumu yüzüne vurmaktansa arkadaşça çözmeyi planlıyordu.

Namaz kılıp, oruç tutuyor ve Kur’an da okuyordu onunla. Müslüman hiç hırsızlık yapar mı, diye kara kara düşünüyordu kendi başına kalınca. Görevli bir psikolog belirli aralıklarla mahkûmlarla görüşüyordu. Hapishane müdürünün olaydan haberi olmuştu. Onun yaşadığı sıkıntıyı biliyorlardı. Uyumlu davranışları onun ceza indirimi almasına sebep olacaktı. Ama sorunu çözemiyorlardı.

Mihran ona hırsızlığın kötü bir şey olduğunu anlatmaya çalışmak için birçok yol denedi. İyi insan olmak için neler yapılması gerektiğini ona anlatmaya çalışıyordu her fırsatta. Kur’an’da okumuştu Hüseyin. Hayret ediyordu onun hırsızlığa devam etmesine. Sonra fark etti ki o Kur’an’ı anlamadan okuyordu. Yaptığı şeyin günah olduğunu, günahın ne demek olduğunu da tam olarak bilmiyordu. Hüseyin çalmaya devam ediyordu.

Diğer mahkumların bazıları ve idareciler onların bu ilginç durumunu konuşuyorlardı. Hıristiyan olan bir adam bir Müslümana Ku’ran’ı anlatıyordu.

Sonunda birçok iyi hal gösteren Mihran, günü gelmeden serbest bırakıldı. Zor ayrıldılar birbirlerinden hatta ağladılar bile. Gerçek birer dost olmuşlardı. Ama tam olarak ne o Hüseyin’i anlayabilmişti ne de Hüseyin onu!

İçeriden çıktığı gün Roza ve Maviş gelmişti. Roza’nın genç sevgilisi işlerini yoluna koyamamış, ayrılmışlardı. Önlerinde yeni bir hayat vardı. Mihran uslanmış, Roza hırslarından vazgeçmiş, Maviş de annesini özlemiş, dönmek istiyordu.

Maviş’i ilk uçak bileti alabildiklerinde Türkiye’ye gönderdiler. Roza da Rusya’ya gitmeliydi. Annesi çok hastaydı. Gitmeden önce evlenmeye karar verdiler. Kilisede evlendiler. Fakat ne yazık ki evlilikleri pek uzun sürmedi, Mihran’ın bitmek bilmez suçlamaları kabusa dönüşmüştü, ayrıldılar.
 

* * *

 
Yalnız yaşadı ve yıllar sonra İstanbul’una geri döndü. Emekli de olmuştu. Elindeki parayla bir ev aldı. İlk eşi ve kızları Maviş’le beraber oturdular bu evde. Bu arada Maviş de evlenip boşanmıştı.

Mihran’ın beraber oturduğu kişilere patlamaları devam ediyordu ne yazık ki. Bu yüzden evden uzaklaşıp bir süreliğine başka bir şehirde, bir tatil beldesinde oturmaya karar verdi. Artık yaşlanmıştı o da. Kendine bakacak birine ihtiyacı vardı. Burada bir kadınla tanıştı ve onunla evlendi. Ama çok geçmeden yüreği ona karşı güvensizlik hisleriyle doldu. Paramı çaldı, beni aldattı, demeye başladı. Sonunda ondan da ayrıldı. İstanbul’a döndü.

Bir gün bir kafeteryada oturacak yer bulamayan bir kadın onun masasına oturdu. Gazete okuyordu. Önce selamlaştılar sonra sohbete başladılar. Ardından Mihran cebinden birkaç sayfa çıkardı. Yazarak daha kolay anlaşıyorlardı. Kadınla daha sonra da buluştular. Ona hiç yalan söylemedi. Artık hayattaki en büyük emeli günlüklerini yazacak, basacak birini bulmaktı. Bu kadın bunu yapabilir miydi? Çocukluğunda çektiği sefaleti, delik ayakkabılarını, Maria’sını, annesinin çektiklerini, karısı ve çocuklarını geçindirmek için nasıl çabaladığını, aldatılmalarını, terk edilişlerini, uğradığı haksızlıkları, hayal kırıklıklarını yazmıştı. Anneannesinin onu ısıtmak için koynuna aldığı, aç yattığı günlerini, aşkına layık olmayan Roza’sını, ona söylediği yalanları anlatmıştı günlüklerinde. Kumkapı’da kafa çektiği arkadaşlarını, onların birbirinden acıklı hikâyelerini, hapishanedeki günlerini, Hüseyin’in hırsızlıktan vazgeçmesi için yaptıklarını ve daha birçoğunu.

İşitemediği için yeterince anlaşılmadığını düşünmüştü hep. Oysaki yalnız değildi, derinlerinde hissettiği anlaşılamadığı duygusunu onunla paylaşan pek çok işiten insan vardı. Hayat bir yandan tek başına yaşanıyordu, doğruydu ama hiç kimse yine de yalnız değildi.

O sesini duyan, cevap veren birileri olsun istemişti hep. Bunun için sayfalarca yazmıştı. Annesinin sesini duyuyordu bazen kulaklarında, “Ah Mihran, ah!”

Kendisi için çok değerli anılarıyla dolu günlüklerini bu kadına verdi.

“Yazdıklarımı oğlum Dimitri okusun istiyorum” dedi. Ve büyük bir ümit ile sordu; “Ben ölmeden önce bunu bastırabilir miyiz Madam?”
 
 

Devam edecek…

 
 
Şen Sevgi Erişen
 
 

BEĞENEBİLECEĞİNİZ İÇERİKLER

No Comments

Düşünceleriniz bizim için değerli! Yazı hakkındaki yorumlarınızı paylaşarak sohbetin bir parçası olun.

error: Kopya korumalı içerik!

Yazı: Pembeden Yeşile Bütünlük | Yazan: İrem Savaş
Girne Antik Liman
Girne Antik Liman
Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan