İndeks
Suat ve Gülizar | Bölüm 1
Parkta Belki | Bölüm 2
Adamın Günahı | Bölüm 3
Mihran | Bölüm 4
3. Bölüm | Adamın Günahı
Fevzi’nin kızı Mihriban, Kırmızı Saçlı Mihriban, Terzi Mihriban, Cavidan’ın kızı Mihriban, Ergun ile Füsun’un annesi Mihriban.
İstanbul’da 1930 yılında doğmuştu. Ailenin en güçlü kuvvetli oğlu olan Çolak Fevzi’nin kızıydı. Oğlu ve kızıyla beraber yaşıyordu Mihriban. Yenikapı’da sahil yoluna yakın iki katlı küçük bir evin üst katında oturmaya başlamışlardı.
Eşinden ayrılalı birkaç yıl olmuştu. İki çocuğuyla ortada dımdızlak kalınca durumu iyi olan halasının yanına bir süreliğine sığınmış, o evdeki dikiş makinesiyle dikiş dikip para kazanmaya çalışmıştı. Sonra da zar zor ayrı bir ev tutabildi. Yenikapı’da ucuz bir ev. Evin küçük balkonuna çıkınca bir yandan karşısındaki ekili bostanı seyreder, diğer yandan sahilden içerilere vuran mis gibi deniz kokusunu içine çekerdi.
Yıl 1956.
O zamanlar iki çocuklu dul bir kadın olmak kolay değildi. Hele onun gibi kızıl saçlı, teleme peyniri gibi beyaz tenli bir kadınsa. Doğma büyüme İstanbulluydu. Görmüş geçirmiş bir aileden geliyordu. Ancak annesi geçimsiz bir kadındı. Mihriban’ın babası bir şanssızlık sonucu düştüğü hapishanede vurulunca o da dul kalmıştı. Geçinemeyince de mecburen bir adamla beraber oturmuş, kızını yanına sığdıramamıştı. Zaten bu yüzden alelacele kötü bir evlilik yapmıştı Mihriban. Şimdi o da annesiyle görüşmüyor hatta evine almıyor, düşkün durumunu duyuyor ama ilgilenmeye yanaşmıyordu.
Bir sabah evinin balkonuna çıkmış, alışık olduğu o İstanbul kokusunu içine çekiyor, bugün teslim edeceği elbiseden alacağı parayı düşünüyordu; bir de ödeyeceği kirayı. O sırada karşısındaki bostanda çalışan gence gözü takıldı. Genç adam da eğildiği yerden kalkıp ona doğru baktı. Uzaktan da olsa bir anlığına göz göze geldiler. Hemen toparlanıp içeri girdi perdeyi çekti. Çok geçmeden yanık yanık bir türkü geldi genç adamdan camdaki gölgesine doğru. Derin bir iç geçirdi. Bugün ona düşen mutluluğu almıştı bu sesi dinlerken. İşe koyuldu.
Böyle ara sıra balkona çıktığında -öyle çıkıp rahat rahat oturamazdı tek başına balkonda- hem bostanı seyreder hem hayallere dalardı. Bostanın arkasında oturdukları babaanne evini, kalabalık sofraları, misafir telaşlarını, akşam sofada toplanıp yapılan sohbetleri, çalınan müziklerin eşliğinde edilen dansları hatırlardı. Ahşap köşkler yıkılmış, akrabalarının hemen hepsi çevredeki apartmanlara dağılmışlardı. O da şimdi geçim derdine düşmüştü işte.
Bir Yaz Gecesi
Çocuklar henüz uyumuşlardı. Bostandaki incir ağacının altında oturup yiyip içen, çoğu bostanda çalışan genç adamların sesi geliyordu birkaç saattir kulağına. Belli ki kafa çekiyorlardı. Hem dertli hem de neşeliydiler. Karanlıkta süzülüp balkona çıktı. Onun balkondaki karartısında saçlarından dökülen yıldızlar gibi bir parıldama gördü genç adam. Şarkı söylenmeye başladı inceden inceye. Duyurdu ona sesini; sevdalı, yumuşak, bekleyen bir ses. Onu dinlerken mehtap ışıdı yüzünde, saçlarını düzeltti elleriyle ve birinin kendisini düşünmesinin huzurunu hissetti bedeninde. Karanlıktaki ışık oldu o şarkı o gece, Mihriban’ın gönlünde.
Birkaç Gün Sonra Öğle Vakti
Kapının önüne inmişti. Yemek yapmak için birkaç patates almıştı köşedeki bakkaldan, biraz da soğan. Yarım ekmek de vardı evde. Geçen gün halasının yanına gittiğinde birkaç lira harçlık vermişti kadıncağız Allah razı olsun. O da bitmek üzereydi. Kendini değil iki çocuğunu düşünüyordu. Ama içinde bir inanç vardı. Önüne bir iş çıkacak o da rızkını çıkaracaktı elbette. Bunları düşünürken elinde kazması küreği, ayaklarında lastik çizmeleriyle geçen gece sesini dinlediği genç adam belirdi karşısında. Bostana çalışmaya gelmişti anlaşılan. Selamlaşıp tanıştılar.
– Siz mi söylüyorsunuz o şarkıları?
– Arkadaşlarla beraber vakit geçiriyoruz işte. Beğeniyor musunuz?
– Sesiniz çok güzel. Bana konser gibi geliyor.
– Siz hangi şarkıyı isterseniz onu söylerim.
– Teşekkür ederim. “Mehtaplı Gecelerde Hep Seni Andım” şarkısını dinlemeyi çok isterim.
– Olur tabii. Yeter ki siz isteyin.
– Kibar çocuksunuz. İsminiz nedir?
– Adım Ali, lakabım Tatar yani Tatar Ali.
– Benim adım da Mihriban. Doğma büyüme İstanbulluyum.
– Belli oluyor.
– Siz nerelisiniz?
– Göçmenim ama alıştım buraya. Durun bekleyin Mihriban Hanım, size bostandan birkaç yeşillik getireyim.
– Zahmet etmeyin.
Tatar Ali bu, hiç durur mu? İçini sarmış bir yangın, tut tutabilirsen! Bir koşu bostana girip tazecik kıvırcıklardan koparıp Mihriban Hanım’a getirdi. Kadıncağız görünce “Bir buket çiçek gibi” dedi. Yüzü aydınlandı. Sonra verecek parası olmadığını düşünüp altında kalmaktan korktu. Eline aldığı yeşillikleri geri vermek istedi. Ali geri almadı.
– Ne demek lafı mı olur? Bunlar benim hakkım zaten, dedi. Buranın sahipleri benim gibi Romanya göçmenleri. Üç kardeşler; Todori, Kiro, Boris. Ben de hem burada hem de mahallenin kahvesinde çalışıyorum. Ekmek parası işte!
– Çok naziksiniz Ali Bey.
– Teşekkürler Mihriban Hanım. Ben bir başıma kendimi idare ederim ama siz öyle mi, çocuklarınız var görüyorum. Onlara bakmak lazım!
Tatar Ali bu kadar lakırdıyı nasıl konuşabilmişti kendi kendine şaşırdı. Birden hafiflemiş hissetti kendini duman çektiği zamanlardaki gibi.
– Bakkala gideceğim, ekmek lazımsa alıvereyim.
– Olur, valla pek makbule geçer. Parasını sonra veririm.
– Aman beni mahcup etmeyin, kaç liralık şey ki?
Tatar Ali’yi bir gören duyan olsa zannederdi ki ya düğün var ya da bayram! Onun yüreği göçüp geldiği köyündeki gül yüzlü kızlar gibi açılıp, boyunlarına taktıkları sarı liralar gibi parladı o anda. Bir Romen türküsü döküldü ağzından. Hem söyledi hem bakkala doğru koşturdu.
İşte böyle, bu genç adamla sık sık karşılaşmaya başlamıştı Mihriban. Bazen balkona çıktığında onu görüp mahcubiyetle konuşmasını dinler, biraz olsun beğenildiğini, yalnız olmadığını, sevildiğini hissederdi.
Ali, kapının önüne gelip zili çalar, kadın balkona çıkınca bostandan getirdiği kucak dolusu yeşillikleri utangaç bir yüz ifadesiyle gösterip sepeti aşağıya sallandırmasını ister, onları yerleştirirken bir yandan da hâl hatır sorardı. Kadıncağız ise onun getirdiklerini beş kuruş vermeden almaya hem utanır hem de hiçbir karşılık beklemeden yaptığı bu iyiliğin kanatlarına ilişir kendi yüreğinden Ali’nin yüreğine uçardı.
– Başka bir ihtiyacınız var mı? Hemen şuracıktan alıvereyim.
– Yok yok teşekkür ederim. Allah razı olsun. Sen ne yapıyorsun? Kahvede mi kalıyorsun?
– Evet. İşim de evim de aynı yerde.
– Evin yok yani.
– Bir döşek bir yorgan yetiyor bana.
– Öyle, daha gençsin elbet bir gün senin de bir evin olur!
Ali’ye ev bark ne gerek! O gönlünün sultanını bulmuş artık. Ayakları yere basmıyor sevincinden.
Cebinde birkaç kuruşu olunca hemen bakkala gider, telaşlı telaşlı raflara bakar, tezgâhın üzerine aldıklarını yığardı. Mihriban Hanım’ın çocuklarına bisküvi, çikolata, sakız da alırdı. Bakkal da şaşkın şaşkın onun peşinden dolaşır hesap çıkarmaya çalışırdı. Yine böyle günlerden bir gündü.
– Nasılsın Ali?
– İyiyim Abi.
– İhtiyaçlar birikti galiba.
– Öyle oldu Abi. Hesapla bakalım; 1 kilo un, 1 kilo şeker, 2 paket margarin, 1 kilo pirinç, 1 kilo mercimek, 1 paket çay, 2 ekmek.
– Tamam, acelen mi var? Otur biraz şuraya.
Ali tezgâhın dibinde duran tabureyi alıp kapının önüne çıktı. Bir yandan üstünü başını düzeltirken diğer yandan ceketinin iç cebinden Birinci paketini çıkardı, sigarayı ağzına tutturdu, daldı gitti. Yakmayı bile unuttu garibim.
Bir süre sonra bakkal abisi yanına gelince birkaç laf ettiler.
– Hayırdır, nereye gidecek bu paketler?
İhtiyacı olan birine demeye utandı, “Şey Abi, bizim kahveye götürüyorum” dedi, gözlerini adamdan kaçırarak.
Böyle başlar ol hikâyeyi devran; Tatar Ali ile Mihriban.
Ali ona âşık, Kerem gibi yanmaktadır vesselam. Her an hayaliyle yaşar, onun için söyler tüm şarkılarını artık.
Ali’nin yüreği bir topan ekmek
Yârini görmezse devrilir döşek
Yurdundan ayrılmış özlemleriyle
Ali’nin kalbinde yangınlar sönmez
Anası babası gözünde tüter
Kalbinin sultanı kapıda bekler
Var mı Ali’ye soru soracak
Bu halin ne ola
Uyuşmuş kalmışsın; içki sigara
Bir de ağzında kara bir duman
Alışmış zehrin toz büyüsüne
Gözlerin kararır, uçuşur yapraklar
Artık sormasınlar ne yaptın diye
Bir zamanlar kimse sormadı sana
Aç mısın diye
Şimdi sormaya yüzünüz mü var?
Şimdi konuşmaya sözünüz mü var?
Düşler görür Ali; pembe düşler. Arkadaşlarıyla dumanı çekince hayalinde tatlı tatlı uçarken hep onun dalgalı kızıl saçlarını, sesini, dudaklarının pembeliğini, zarafetini görür. Uyumadan önce mutlaka ona aşkını anlatmayı dener, defalarca nasıl konuşacağının provalarını yapar. Onun gibi zarif olmayı, ona temiz görünmeyi düşler hep. Onu incitmeden sevecek bir Ali olmak ister. Bazen yapamayacağına inanıp tüm hayallerini çöpe atar. Hüzünden ölecekmiş gibi hissedince de bir şişe şarabın içine düşüp boğulur. İçer, içer, içer. Ertesi gün de yaptığına pişman olup ortalarda birkaç gün görünmez.
Birkaç Yıl Sonra
– Füsun’u ben götüreyim. Bugün işteki ilk günü.
– Yok canım gerek yok. Arkadaşları var, onlarla gider. Seni yanında istemez ki zaten.
– Olsun! Ben onun arkasından giderim. Belli etmem ki beraber olduğumuzu.
– Hayır Ali gerek yok! Sen işine bak!
Oğlan seslenir içeriden; o da 12 yaşında olmuştur. Ali’yi pek sevmese de katlanmaktadır çocuk. Şimdilik yapacak bir şey yoktur. İşe girip para kazanırsam ancak o zaman atarız der bu adamı evden.
Kadın onunla yaşamaya karar vermiştir ister istemez. Geçimlerini o sağlamaktadır hâlâ. Sevgisi de cabası. Ama ne yaparsa yapsın onu içlerine tam olarak almaz çocuklar. Hep bir yama gibi kalır yanlarında. Ali de farkına varır bu evde istenmediğini, parasına ihtiyaçları olmasa bir dakika tutmayacaklarını anlar.
Bazen de kapı dışarı edilmeyi hak ederdi ya, neyse… Kendini yetersiz hissedip uyuşturucu falan kullanıp şarap şişelerini de devirince ne yaptığını bilmez bir halde eve gelirdi. Kapıyı nasıl açtığını bile hatırlayamazdı. Evdekileri gecenin bir vaktinde kaldırır, gürültü yapar, bağırır çağırır, sonunda durum dayanılmayacak bir hal aldığında da kapının dışına atarlardı onu. O da dışarıda kaldırımda bir köşede uyur kalırdı gecenin sonunda.
Böyle sabahlarda üstü başı perişan bir halde çalıştığı kahveye gider, ertesi gün de eve dönemezdi. Serseri takımına takılır, orada burada gezer, bazen de köprü altına gider onlarla sabahlardı. Eski arkadaşları onun geri döndüğünü görünce çok sevinirdi. Aralarından bir kişinin bile eksilmesi onların çaresizliğini, derinlerinde yer etmiş acılarını, dışlanmışlıklarını ve ezikliklerini hatırlatırdı onlara. Onlar bir aradayken kendilerini güçlü hissederlerdi. Gözlerini açıp ayılana kadar dünyayı umursamazlar, her şeyi unuturlar, bir tek kendilerini düşünürlerdi.
İyi geçindikleri zamanlarda, bayram ziyaretlerine -Mihriban Hanım’ın aile büyüklerine giderken eli yüzü düzgün olsun diye itina gösterir en iyi takımlarını giyer- hepsini Mihriban Hanım seçerdi doğal olarak- bir aile babası gibi hissederdi kendini. Üstelik ona “Ali Bey” diye hitap edilirdi gittiği yerlerde. Bu ailenin içine girmişti girmesine ama ne yaparsa yapsın onları hak ettiğine inandıramıyordu kendini bir türlü, serseri olmaktan çıkıp “Ali Bey” olduğuna da.
Her şey bir yana bir şeyler yerli yerine oturmasa da bırakamadı bu adamı Mihriban. Erken gelmediği günlerden sonra çaresiz eve dönünce sessiz sedasız içeri süzülürdü. Eli kolu dolu gelirdi mutlaka. Kızına, oğluna harçlık bırakırdı. Onlar onu istemeseler de o onları evladı yerine koymuştu. Öksüzlüğünü yetimliğini hatırlardı onları görünce. Çok mücadele vermişti bu hayatta. Çok küçük yaşından beri hayatını kazanmak zorunda kalmıştı. Bu arada birçok sokak serserisiyle, hırsızı uğursuzuyla, kumarbazı, ayyaşıyla düşüp kalkmıştı. Her şeye rağmen insanlığını kaybetmemişti. Ama düzenli bir aile hayatına uyum sağlamak için büyük çabalar sarf edip yıllarca yiyip içtiği arkadaşlarına sırtını dönmek onun için de çok zordu. Bir yanıyla bilinen lakabıyla “Tatar Ali” diğer yanıyla “Ali Bey” olup iki ayrı kişi gibi yaşamak kolay değildi.
Onu en çok düşündüren, umutsuzluğa sürükleyen şey kadının onunla resmen evlenmeyi kabul etmemesiydi. “Benim aileme göre değilsin Ali. Seninle yaşamamıza benim muhtaçlığım sebep oldu. Nikâh yapamam, bunu isteme benden” dememiş miydi ona kaç defa. O da demişti ki; “Sen bilirsin. Hani ben senin için söylüyorum, istersin diye yani.” Böyle söylediğinde kadının cevabı şu olurdu; “Yok, yok hayır! Ben insanların ağzını kapatırım. Sonuçta cümle âlem senin bize baktığını biliyor. Senin nereden çıktığını, bana denk olmadığını bile bile koynuma aldım. Sen bize bakmaya devam ettikçe bu evde yerin var. Eski hayatını özlediğin zaman çekilmez oluyorsun. Emin değilim böyle ne kadar devam edebileceğimize! Ne nikâhı, unut sen onu!”
Bu sözler kulaklarında yankılanır, çıktığını sandığı çukura yeniden dönme fikri onu korkutur, derin bir elem hisseder, içinden ılık ılık bir şeyler akardı. Hangisi onun yuvasıydı? Kadının bu düzgün derli toplu ama çöl sıcağı gibi önce yakıp kavuran sonra gece ayazı gibi buz kestiren yatağı mı yoksa içip içip de sızdığı kahve köşesindeki döşeği mi? Böyle iki arada bir derede geçiyordu ömrü.
Çocuklar büyüyüp işe girdikten sonra ona ihtiyaçları azalmıştı. Bunun farkında olan Ali’nin de yaşı ilerlemiş eskisi gibi umudu da kalmamıştı kendisinden. Ardından daha sık geç gitmeler, dışarıda bir yerde kıvrılıp yatmalar, evdekilerin söylenmeleri, yatak odasına alınmamalar, patırtı gürültü ve sokağa atılmalar birbirini izledi.
Olsun diyordu Ali; yine de evdekiler istediğinde gidip kalacağı bir yeri, bir yuvası -her ne kadar elinden kaymakta olsa da- beraber yemek yiyebilecekleri bir sofraları vardı. Her gece unutmazsa dua ederdi Allah’a. Tekleye tekleye giden bir otomobil gibi olsa da bir şekilde yürüyen bu beraberliklerinin sonunu düşünmek istemiyordu hiçbir zaman.
Arkadaşlarıyla oyalanıyordu ya onlar ne yazık ki her beraber olduklarında ona gizlice uyuşturucu verirlerdi hiç acımadan. Sonra yine birkaç gün eve gidemezdi Ali. Evdekiler her şeyin farkındaydılar. Eve geldiğinde bir soğuk hava eserdi aralarında, her şeye sil baştan yeniden başlarlardı.
Sona Yaklaşırken
– Ne oldu Ali, hayırdır bu saatte sen buralara gelmezsin?
– Sorma Abi!
– Bir şey mi oldu? Söyle hele. Oğlum şuradan iki çay ver bize. Anlat bakayım, yüzün bembeyaz olmuş. Ne oldu söyle hadi.
Çaycı çayları getirdi. O bir noktaya diktiği gözlerini zorlukla çevirdi karşısındaki kahveciye.
– Zor be Abi! Anlatması çok zor! Bende hata. Ama her şeyi alıp gitmişler. Ev bomboş!
– Kim gitmiş, sizinkiler, çocuklar mı?
– Evet Abi, oğlan evlenmiş çıkmıştı zaten. Kız ile annesi beraber bütün eşyaları alıp…
– Nereye gitmiş olabilirler?
– Bilmiyorum. Beni yanlarına almak istemediler belli ki. Onları arasam bulsam ne yazar? Bırakmışlar beni işte.
– Deme be Ali! Bırakmışlar seni ha! Üzülme, gün doğmadan neler doğar. İç şu çayını hele. Onlar gittiyse biz de gitmedik ya. Kahvenin bir köşesinde kurarsın döşeğini. Birkaç güne unutur, daha önce onlarsız nasıl yaşadıysan öyle yaşarsın yine.
– Kurarım döşeğimi, yaşarım. Yine de gözümün önünden gitmeyecek onların anıları. Ben şimdi kim için peynir zeytin alacağım, kim için çalışıp para kazanacağım, sabah tıraş olup saçımı kime tarayacağım? Ah usta, ah! Elbiselerimi de bir torbaya koyup bırakmışlar.
– Niye almadın eşyalarını, gidip getirelim onları.
– Bilmem evi öyle boş görünce onları almak aklıma gelmedi. Çıktım yürüdüm. İşte öyle dalgın dalgın. İçimde bir yangın.
– Vah Ali, vah!
– Hak ettim mi ben bunu Abi?
– Ne hak edeceksin Ali?
Ali’nin o gün söyleyemediklerini bomboş bırakılan evin duvarları duydular. Camlar onu konuştu, yer döşemelerinin her bir motifi sızım sızım sızladılar. Mutfak rafları derin derin iç çektiler. Ya Mihriban’ın kedileri… Arka bahçeye çıkan kapının önüne doluştular. Kediler onun gözlerinin içine bakıp; “Bizi de bıraktı, gitti” dediler. Son mamalarının kalıntılarını sıyırdılar kaplarından. Bahçedeki ağaca tırmandı biri, diğeri yan bahçeye geçti. En yaşlı olanı kapının önündeki taşın üzerine oturdu, çok geçmeden uyumaya başladı. Hiçbir Ali’yle ilgilenmedi. Hayat neydi ki onlar için? Hiçbir şey devamlı değildi ki zaten. Gelen gelir, giden giderdi. Bugün varsa yerler, yarın yoksa yemezlerdi kedicikler.
Ama Ali için öyle miydi ya? Onun canından can gitmişti. En yakın bildiğinden en büyük darbeyi yemişti, temiz düzgün bir yaşama tam da alışmışken.
O günden sonra bir ölüden farksız yaşadı Ali.
Mihriban’ın sesini duymaya devam etti bir hayli vakit. Kızının, oğlunun hayalini gördü geceleri. Sokaklarda karşılaşmayı umdu uzun bir süre.
Kahvede yatıp kalkmaya başladı yeniden. Çayları doldururken bardaklara aktı yüreği, bulaşıkları yıkarken elinden kaydı gitti bardaklar. Serseri, evsiz barksız arkadaşlarına gün doğdu. Ama o artık eskisi gibi onlarla içip zil zurna sarhoş olmak da istemiyordu.
Babasını hiç görmemişti ya, annesini hatırlıyordu. O da bırakıp gitmişti bir gün aniden Ali’yi. Yine o günkü gibi gökyüzü üzerine çöküp tüm vücudunu yere doğru iteklemişti ya artık buralarda durması için de hiçbir sebep kalmamıştı. Keşke gücünü toplayıp bir başka diyara gidebilseydi. Ya da sahildeki bir balıkçı teknesine atlayıp bütün gece yıldızları seyredip şarabını tek başına içebilseydi. Üşüyordu, çok üşüyordu. Biraz sonra sigarasındaki dumanı içine çektiğinde ne denizin çırpıntısı ne de içinde kaybolduğu bu dünyadan eser kalmayacaktı.
Tatar Ali olmanın en sahici halini yaşayacak, içtikçe içecek, her şeyi unutacaktı. Ona artık “Tatar Ali” değil “Yitik Ali” diyeceklerdi.
* Mihriban ile Ali’nin hikâyesidir bu. İkisine de Allah rahmet eylesin.
Sürçülisan ettiysem af ola!





No Comments