Anne, Baba; sizi selamlıyorum. Sevgilerimi sunuyorum, başta doğuşumu sağlayacağınız için ikinize, hayata ve “Büyük Plan’a”. Tüm Dünya’yla beraber zor günlerden geçiyorsunuz. Birbirinizi bulmanız bile yıllarınızı aldı. Oysa ne kadar da yakındınız birbirinize. Ama haksız da değilsiniz, gündelik hayatın içinde sezgilerinizi hissetmeniz için bile pek…
Nasıl bu kadar büyüdün, birkaç günde. Saçların ellerimde, göğsümün üzerinde. Sabahı bekleyemem. Kollarım uzuyor kilometrelerce, bir kez görmek için bu sabahtan önce. Ya seni aramalıyım ya da yazmalıyım bir an önce. Gözlerimde taşınmaz bir heyecan, kalbimde büyük bir istekle sevginin, özlemin davetine, bir de…
Bu öykülerdeki kurgumuz bu olsun! Bir şeyler yaşansın ve az sonra ne olacağını bilmediğimiz bir yaşam diliminden oluşan hikâyeler dökülsün önümüze. Hadi başlayalım öyleyse……
Sevmeyi bilmedim, bir yengecin bakışını bilemediğim gibi. Anlaşılamadığım anlaşılmazlığım, yargılamadığım bir zamanım olsun henüz vakit varken rahat bir nefesin tadını çıkara çıkara ölmek için yargılamasız bir bakış. Neyi affetmeliyim, kimden o arkamdan gelen fısıltılar? Doğarken yanında mıydım yargıladıklarımın? Evlatlarım hariç, onları da tanıyamam aslında,…
Ben bir kuş kadar uçucuyum, tutulmak istemeyen bir geçiciyim. Dünya’nın bir ucundan girip öte yanından çıkmaktır isteğim. Görünmemek görmek, duyulmamak duymak, sevilmemek sevmek, korkutmamak korkmak dileğim. Denizin en dibine dalmak oturmak, bir dağın zirvesinde soluklanmak, bir pınarın suyuyla yıkanmak, bir âşığın ezgisinde olmak isterim.…
“Işık olmadan göremezsiniz” dedim. Merceği, aynaları anlattım. “Işık nedir? Nasıl davranır? Nasıl görürüz?” diye sordum. “”Işık kaynağı nedir? Bir kaynaktan ışık nasıl oluşur? Güneş’teki patlamalar nasıl ışık verir? Akkor lambalar, floresan lambalar, neonlar falan… Işığın yolu nasıl gider? Doğrusal mıdır, köşeyi döner mi?” bunları…






