Gülmeye görsün yüzümüz Bir yerlerden bir havadis Çıkagelir ansızın Seslenir hayat güleç yüzümüze, pek yüzsüz Ve sonra Sonra ve yine sonra Üstten güneş vururken yüzümüze Alttaki akıntı çalmaya devam eder ömrümüzü Hep böyle gelgitler içinde Zorluğa alıştırdılar, aşk dolu gönlümüzü İstediler ki bıkalım sevmekten…
Belki evet, uçurumlar var iki bakış arasında. Belki imkânsız görünüyor bazı dostluklar. Ama öyle bir mecra ki bu dünya, kartal ile tavşanı yoldaş edebilir, şeker ile tuzu da, siyah ile beyazı da. Aşk vardır, birbirine zıt görünenler arasında.…
Kuşkusuz Geçecek bu zor günler de Yerini belki daha zorlarına bırakarak Biraz daha pişmiş Biraz daha olmuş, anlamış Ve elbet Biraz daha yorulmuş olacağız Büyümenin bedelini ödeye ödeye Yan yana ve can cana olmanın Gerçek sevginin Duruluğun, sadeliğin değerini anlayacağız Yeni yeni şiirler büyüyecek…
İçimizdeki çocuk, dışımızda hissedilmeli, duruşumuzda yaşamalı, bakışımıza yansımalı, içimizde hapsolursa hiçbir kuşun kanat çırpışı, hiçbir rengin yansıması güç katmaz gücümüze. O yüzdendir, bu zor dünyayı bırakalım içimizdeki çocuklara. Şimdiden daha iyi olacağına kefilim çünkü büyümek, büyüttü dertleri. Hatırlatsın içimizdeki çocuk; dünya bir misafirhane, kötülüğe…
Kaybolma sakın fikrimin derinlerinde. Hep öyle baksın ki bana gözlerin en zor zamanlarda dahi kötümserliği savurup denizlere atabileyim.…
Dünyaya yeni bir bahar getirdi Elleri yumuk yumuk Rayihasında cennet bahçeleri En sevgili şiirler gibi Nasıl da hayat dolu güzel gözleri Mavilikler serperken o hayatsı bakışlar Annesine derdini anlattı minik “Varlığım yorgun anne, yorgunum İçimi saran bu yorgunluk, olmasın sonum.” Henüz iki buçuk…
Dört yandan içtenlik bekliyorum. Dört yana haykırıştır bu. Daha fazla kaybedecek zaman yok. Yorgun akrep ile yelkovan. Uyan daldığın o yalan uykulardan. Kendine gel, yapabilirsin. Hadi be insan. Hadi be insan.…
Yüksek sesle söyleyemediğimiz sözlerimiz var bizim. Gözüne bakarken iç çekişler ardı sıra. Bi’ sıtma tutar gibi üşüyorum yokluğunda. Ne olur gelsen ey sevgili. Çaya simit banardım seninle her ne kadar sevmesem de. Çay da demlerim, ne yapalım aşk işte.…
Asra düşen felaketler, yüzümüze, gözümüze, en çok da gönlümüze çarpan acılar ders olsun. El ele tutuşmanın, yan yana ve can cana olmanın değerini bilerek, severek ve bu sevgiyi ifade ederek yaşama haklarına saygı duyarak her canlının ve her ânın bizden insanlık beklediğini unutmadan, tükenmeden…
Kendimizi sevmeye, tamir etmeye, yeniden doğurmaya hislerimizi, iki sevgi aşığı kalbiz, insan inanmıyorum diyor. Yoruldum, kırıldım, diyor. Ve işte sonunda, bir kalpte dinlendiğini hissediyor. Yokluğunda sigara söndürdüğüm, sorgularım geldi aklıma. Seninle karşılaşmadığım. Kim diye sorduğum. Şehrin ışıklarını seyir ederken gözlerimi kapatıp serinine ulaşma isteğim…
Renklerin ahengiyle sar gönlünü arkadaş, yoldaş bil siyah ile beyazı. Tenden ötürü senden vazgeçme. Seni kaybetme, iki kendini bilmez sözle. Diline sahip çık. Kalbindeyse dilindeki kalbini temizle… Ki sen insan, haddi sınırlı, ömrü sınırlı, varlığı anlamlı güzel yaratık……
Sevgilim, kadınım. Uyandım seni düşündüm ter içinde. Ya da seni düşlerken uyandım. Doğrusu bilmiyorum artık. Anladım, kuraklığıma bir bardak su, yastığındaki koku çare olmuyor.…
Vazgeçip giderken, fırtınaları peşimde, eteğimde sürüyerek, dudaklarımı ısıran martılar, dulaklarımı ısıran çığlıklar, içimden yükselen öfkeyi, hıçkırığı kim duyar? Kim bilir, gülen yalancı dudaklarımın ardında zehir kusan nefesimi, ellerimi kelepçeleyen bu özlemi?…













